Uzun yıllardır büyük bir titizlikle oluşturduğunuz sinema arşivi, sizin için bir nevi "adanmışlık" olarak nitelendiriliyor. Bu arşivin güncel durumu nedir? Bir röportajınızda bahsettiğiniz "kurmak istediği sinema müzesi" hayali, günümüz koşullarında nasıl bir somutlaşma evresinde? Türkiye'de bu çapta bir müzenin gerekliliğini ve potansiyel etkisini nasıl görüyorsunuz?
Benim belki de sinemada başaramadığım tek şey, bu arşivi kurumlaştıramamaktır. Çünkü bu artık hem ekonomik hem de zamansal olarak beni aşan bir olgu. Bu arşive ben bir bellek çalışması olarak lise yıllarında başlamıştım ve hâlâ aynı hızda devam edebiliyorum. Bir müze değil de Türk Sineması Bilgi Belge Merkezi'ni oluşturmaktı hayalim. Çünkü her şeyi hızla yitiriyoruz, hızla kaybediyoruz. Ben 20 yıl boyunca üniversitelerde ders verirken Lütfü Akad'ın 3 filmini sayan öğrenciye pek rastlamadım. Bellek tamamıyla gidiyor. Sinema ile ilgili araştırmacıların arşivlerini çoğu yabancı sinemaya yolluyor. Ben bu arşivi Türk sinemasının bilinmeyen veya bizim yapmadığımız araştırmalarla daha zenginleşmesi ve hem bilimsel hem akademik hem kuramsal araştırmaların çoğalması için yaptım. Bütün bu malzemeyi hazırladım. Ne yazık ki bu hafızaya sahip çıkan hiçbir zaman kimse olmadı. Ve olmamaya da devam ediyor. Oysa ki Türk sinemasının %80’lik malzemesini kapsıyor. Bu malzemeleri de birçok yönetmen bana emanet olarak verdi. Ben de emanet olarak bunları gelecek kuşaklara aktarmak istiyorum. Fakat bir bellek yok olmak üzere. Mesela Sami Şekeroğlu'nun arşivi el değiştirdi. Mithat Alam arşivi el değiştirdi. Türk Sinema Araştırmaları arşivi el değiştirdi. Yani var olanlar yok olup gidiyor. Bunların yerine koyacak hiçbir şey bulamazsınız. Eldekiler son arşivlerdir. Son olarak Agah Özgüç'ün arşivi de dağılıp gitti.
“Ben arkeolojinin her konuda çok faydalarını gördüm”
Bu arşivin özü, aslında sizin kazı gibi işlediğiniz çalışmalarınız. İstanbul Üniversitesi'nde önce hukuk, ardından klasik arkeoloji ve prehistorya eğitimi aldınız. Bu disiplinler, sinema eleştirmenliği ve tarihçiliği kariyerinize hangi benzersiz bakış açılarını ve araştırma yöntemlerini kattı? Özellikle arkeolojinin "kazı yaparak kökeni bulma" mantığı, sizin sinema tarihindeki “İlk Türk Filmleri” ya da “Osmanlı'da Sinema” gibi tarihsel çalışmalarınızı nasıl etkiledi?
Tabii üniversitede okurken aynı zamanda gazeteciliğe de başlamıştım ailem gazeteci olduğu için. Özellikle arkeoloji, sanat olgusuna farklı bakmamı sağladı. Öncelikle mitolojiyi bilmeden o düş gücümüzü zenginleştirmek mümkün değil. Çünkü her şey mitolojiyle başlıyor. Biliyorsunuz mitoloji dediğimiz eserler, özellikle İlyada ve Odysseia; İncil'den daha çok Avrupa'da okunan kitaplar olabiliyor. Bu zenginleştiriyor sizi. Sanata, kültüre farklı bir disiplin içinde bakmanızı sağlıyor. Ben arkeolojinin her konuda çok faydalarını gördüm. En azından sanatsal bir yöntemle, ilkesel bakış açımı zenginleştirdi ve geliştirdi. Gazeteciliğim ile birlikte her iki eğitimimin de çok büyük faydalarını gördüm.
“Bugün ulusal sinemamızın onu koruyan bütün duvarları yıkıldı”
Günümüzde dizi/platform içeriklerinin yükselişi, uzun metraj sinema izleyicisini ve festival ekosistemini etkiliyor. Bu dönüşüm Türk sinemasının estetik, endüstri ve izleyici bağlamında hangi kalıcı etkilerini doğuracak? Yerli auteur sineması bu süreçte nasıl korunur ya da yeniden kurulur?
Zaten 90'ların sonundan ve 2000'lerden sonra Yeşilçam dediğimiz klasik sinema bölümü yok olup gitti. Bunun yerine “bağımsız sinema” dediğimiz; bir sektöre bağlı olmayan, dağınık kişisel gayretlerle film yapan bir ticari yana döndük. Bugün bile Türkiye'de major dediğimiz dev Amerikan şirketlerinin müsaadesi olmadan bir dağıtım hakkını elde etmemiz mümkün değil. Yabancı sermaye yasasıyla yapılan değişiklik dolayısıyla yabancıların ülkemize şirket kurup filmlerin dağıtım haklarını elde etmesi gibi ayrıcalıklar tanındı. Bugün ulusal sinemamızın onu koruyan bütün duvarları yıkıldı. Bir sektör olamamanın sancısı var. Bu sektör olamamanın sancısı sinemamızın her yanına aktarılmaya başlandı. Nedir bunlar? Mesela artık 10-15 yıldır, belki de 20 yıldır festivallerde ana akım filmler yok. Mainstream dediğimiz, ana akımlar filmler kalmadı. Sadece art house filmler olduğu vakit de sinema bir adım ileriye gitmez. Bugün festivallerde bir görüntü kirliliği var. İşte geçen sene ben jüriydim, defalarca bütün A-tipi festivallerde jüri oldum. Evvelden bir festivalde film izlerken heyecan içinde izlerdik. Bugün artık keçi boynuzu örneği bir filmi bulmak için 8-7 tane filmi zorluk içinde izleyebiliyoruz. Çünkü “art hause” eline kamerayı alanın film çektiği, kendi kişisel sorunlarını bize empoze etmeye çalıştığı ve sinemasal değeri ve estetik değeri çok farklı olan, çok düşük olan filmlerdir. Ben buna karşıyım. Ana akımsız sinema olmaz. Bu bir geçiş sürecidir. Mutlaka yerine oturacak ama yerine otururken de kan kaybı var. Kan kaybı nedir? Birincisi; kapısı sokağa açılan büyük, bin iki bin kişilik sinema salonları yok olmaya başladı. Sinema salonları küçüldü ama aynı zamanda ücret olarak pahalandı. Artık genç sinemacının yetişebileceği bir film izleme alışkanlığı yok. Çünkü 300-400 liraya bir film izlendiği vakit; bizim zamanında haftada 4-5 kere sinemaya gittiğimiz döneme göre bir genç sinemaya ayda bir bile gidemiyor. İkincisi; sinema literatürü. Son 10 yıldır yazılı sinema dergimiz yok. Bir öğrencinin yetişmesi için mutlaka inceleme ve araştırmanın yapıldığı kuramsal dergilere gereksinim vardır. O da olmayınca yeni nesil sinemacılar; biraz da parası varsa kısa zaman içinde gelişi güzel bir şekilde kendi kişisel dünyalarını anlatıyor. Böylelikle Antalya, Ankara ve Adana gibi A-tipi film festivallerimizde büyük ödülü, belki de 5-6 ödülü olan filmlerin bile vizyona girmesi zorlaşıyor. Çoğumuz o filmleri görmüyor bile. Sinema biraz yerinde patinaj yapıyor. Sinemayı tümden bir yere getirmek zorundayız ki bu da ana akım filmlerin desteklenmesi, yapılması, festivallerin buna göre örgütlenmesi ile olabilecek bir durumdur.
“Eskiden sinemaya gitmek bir ritüeldi”
Peki hocam, az önce de bahsettiğimiz üzere sinema salonlarının küçülmesi, hatta tek bir ekrana hapsolması noktasından bir soruyu sormak istiyorum. “Eski İstanbul Sinemaları: Düş Şatoları” gibi eserlerinizde, sinemanın sadece bir film izleme yeri değil, aynı zamanda bir sosyal yaşam ve kültür mekânı olduğunu gösteriyorsunuz. Günümüzdeki “AVM sinemacılığı” ile İstanbul'un o eski, kendine has ruhu olan semt sinemalarını karşılaştırdığınızda, sinema izleme deneyimimizde ve toplumsal hafızamızda ne gibi kayıplar yaşandığını düşünüyorsunuz?
Bakın sinema, mahallece gidilen bir etkinlikti. Orada sadece film izlenmezdi. Sinemaya gidiş bir ritüeldi. Kamusal alanda, aynı salonda farklı kuşaklardaki insanlar bir paydada buluşurdu. Bugünü bir düşünün, artık televizyonu dahi belli yaştakiler izliyor. Herkes bilgisayarlarıyla ve cep telefonlarıyla bir şeyler izliyor. Artık kamusal alanda değiliz. Teknoloji geliştiği, özellikle de kapıları sokağa açılan sinema salonlarının yok olduğu bu zamanda kalabalıklar içinde yalnızlığı yaşıyoruz. Bir apartmanda bile birbirini tanımayan birçok insan her dairede farklı bir dünya yaratabiliyor. Sinema ortak bir payda yaratabiliyordu; dedeyle torununun, gelinle damadın veya kayınvalidenin birlikte film izleyip aynı keyfi aldığı, birlikte sinemaya gittiği alışkanlıklar bugün yok. Şimdi soruyorum, hangi aile bugün hep birlikte bir sinemaya gidebiliyor, aynı tadı alabiliyor? Artık ‘Film izlemekse evimizde de izleyebiliriz, bilgisayarımızda da izleyebiliriz, telefonda da izleyebiliriz’ diyebiliyorlar. Hâlbuki sinemaya gitmek dediğim gibi bir ritüel, ayrıcalıklı bir eğlence biçimi, bir kültürel doyum yeriydi. Onu yitirdik biz. Bunlar yitirilince artık bellek de yok olabiliyor. Kamusal alanda bir toplumun kaynaşması da yok olabiliyor. Giderek ayrışıyoruz. Hâlbuki sanat; bizi birleştiren, hele o kamusal alanda hep birlikte aynı filmden aynı keyfi alan bir toplum yapmıştır. Giderek zevklerimiz, beğenilerimiz, her şeyimiz ayrışmaya başladı. Yalnızlaşıyoruz ve kendi dünyamızın içinde, bu kadar kalabalığın içinde, teknolojinin bu kadar ilerlemiş olduğu bir dönemde giderek yalnız kalıyoruz.
Gazeteciliğin mutfağında yetişen, gazete ve dergilerin sinema sayfalarında uzun yıllar editörlükten genel yayın yönetmenliğine kadar farklı kademelerde görev almış biri olarak, günümüzdeki “dijital sinema eleştirmenliği” ve sosyal medya üzerinden yapılan yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çinlilerin bir sürü vardır, “En iyi hafıza kalem ve kâğıttır, mürekkeptir” derler. Ben dijitalde hem okumaya hem de yazmaya hiç niyetli olmadım. Çünkü bir görüntü kirliliğinin yanında bir de fikir kirliliği var. Dijitalde herkes derdini anlatabiliyor. Ama yarına kalacak hiçbir değer taşımaksızın. Sabun köpüğü gibi. Birdenbire var ve yok olabiliyor. Ben dijitale karşı değilim. Teknolojiye karşı olmak mümkün değil. Ayak uydurmak gerek. Ben bugün tabii ki dijitale hayır diyemem, çünkü dünyanın bütün kütüphanelerine, müzelerine girebiliyorum. Makalelerimi yayımlayabiliyor, binlerce kişinin makalesini görebiliyorum. Yani bugün albümlerimizi bile dijitale emanet ettik. Ama gittiği yere, geleceğe baktığımız vakit; tüm kişisel verilerimizi sahip bile olmadığımız bir yere emanet ediyoruz. Bu yüzden kâğıt, kalem ve kitap bana göre hep geçerli ve kalıcı olan bir şeydir.
Bu yüzden de matbu olarak yayımladığınız pek çok çalışmalarınız var. Bu çalışmalara baktığımızda hâlâ yanıtını aradığınız bir tarihsel soru ya da tartışma var mı? Bu tartışmalar ışığında akademide ve sahada yetişen yeni kuşak sinema tarihçileri/eleştirmenleri için hangi kitapları, arşiv kaynaklarını ve metodolojik yaklaşımları “mutlaka” öneriyorsunuz?
Hâlâ yanıt aradığım sorular var tabii… Ben senede dört kitap yapan biriydim. Fakat yeni sinema tarihçileri bile ne yazık ki istenilen ve arzu edilen sayıda yetişmiyor. Artık tarih zaten sıkıcı gibi gözüküyor herkese. Hele sinema tarihi... Bu üniversitelerimizde de aynı. Üniversitelerdeki sinemayla ilgili çalışmalara baktığınız vakit hâlâ bütün akademisyenler Fuat Uskunay'la Weinberg arasındaki bir yere tıkalı kalmış. Farklı bir bakış açısını getiremiyorlar. Oysa ayrıştırıcı ve analiz edici sinema tarihlerimiz henüz yazılmadı. Ama bunu yazılabilecek şekildeki dokümanlara, bilgi ve belgeye ulaşmak da giderek zorlaşıyor, çünkü yok olmak üzere. Bunlar korunmadıkça bu tarih de olmayacak. Belgesiz bir yerde tarih olmaz. Giderek belgesizliğe evriliyoruz. Bir 20 yıl önceki filmin bilgisine kavuşmak bile kavuşmak çok zor.
Ben 50 yıldır gazetelerde sinemayla ilgili yazıyorum. Yeni kuşak sinema eleştirmenlerine tek tavsiyem; bir film izlesinler, on kitap okusunlar. Kitap okumadan sadece izlemek hiçbir şeyi vermez. Ben defalarca izlerim ama hâlâ eksik taraflarım var. Filmlerle ilgili kitaplar, eleştiriler bana büyük bir ufuk açıyor. Ben sadece kendi yazdıklarımı değil, her yazılanı okuyorum. Bir de kendi bilgimi eklediğim vakit daha da zenginleşiyorum.
“Bir filmin yarınlara kalması için bir emek mahsulü olması gerekiyor”
Çalışmalarınızda “popüler olandan değil, kalıcı olandan yana olmayı” ilke edindiğiniz biliniyor. Günümüz Türk sinemasında hem gişede başarılı olup hem de kalıcılık potansiyeli taşıyan, yani sinema tarihine geçecek nitelikte gördüğünüz yapımlar veya yönetmenler var mı? Bir sinema tarihçisi gözüyle, bir eserin "kalıcı" olmasını sağlayan temel unsur nedir?
Bir formül vereyim size. Bir filmin iyi olması, yarınlara kalması için üç ögeden en az ikisini yapması lazım. Üç şey var. Bir; seyircisinin çok olması. İkincisi; eleştirmenlerden olumlu not alması. Üçüncüsü; ödül kazanması. Üç tane seçenekten ikisini yapan iyi filmdir. Üçünü yapan başyapıttır. Onun için bir film sadece ödül alır ama seyirci tarafından izlemezse bir anlamı yok. Üç saç ayağı üzerinde durması gerekir. Bunları yapan filmler başyapıt olarak yarınlara kalır. Zaten üçünü yapan çok nadir filmler vardır.
Nuri Bilge Ceylan’ın, Zeki Demirkubuz’un ilk filmlerini kaç kişi izledi? Ticari yapıt olmadılar ama ödül kazandılar. Geçmişe baktığımızda Metin Erksan'ın “Sevmek Zamanı” iş yapmıyor diye vizyondan kaldırıldı. “Kuyu” aynı şekilde… “Yılanların Öcü” sansüre takıldı. Ne oldu? Yine yarınlara Metin Erksan kaldı. Yılmaz Güney kaldı. Yarına kalması için bir filmin, bir emek mahsulü olması gerekiyor. Biraz zahmet, biraz da ticari amaçlardan uzakta kalmak gerekiyor. Geçmişte gerçekten sinemayı yaşam biçimi yapıp söyleyecek sözü olan kişiler vardı. Toplumunun derdini anlatanların olması lazım yeniden. Sanat, toplumun gerçeğini söylemeli. Bunu yaparsak sinema ilerler.