Serginizin ismi “Bu Bir Oyuncak Değil” açıkça bir uyarı barındırıyor. Serginin çıkış noktasını ve sizi çocukluk, oyuncaklar ve hafıza üzerine çalışmaya yönelten süreci anlatır mısınız?
Aslında çıkış noktam, kendi çocukluk hafızam. Oyuncakları sadece çocukluğa ait nesneler olarak değil, bugün de bizimle yaşamaya devam eden duyguların taşıyıcısı olarak düşünmeye başladım. Korkular, aidiyet, hayal kurma biçimleri… Bunların yetişkinlikte de devam ettiğini fark ettikçe bu formlar üzerinden çalışmaya yöneldim.
Sergide bazı nesnelerin işlevlerini kaybettiğini, dönüştüğünü ya da alışıldık biçimlerinden uzaklaştığını görüyoruz. Bir nesnenin işlevini değiştirmek, onun anlamını ve bizim onunla kurduğumuz ilişkiyi nasıl dönüştürüyor?
Bir nesnenin işlevini değiştirdiğimde, izleyicinin ona bakışının da değişmesini istiyorum. Tanıdık bir nesne hâlâ orada ama artık bildiğimiz şeyi yapamıyor. Bu da nesnenin kendisinden çok, bizim onunla kurduğumuz ilişkiyi sorgulamamı sağlıyor.
Çocuklukta oyuncaklar yalnızca oyun nesneleri değil; güven, aidiyet, hayal gücü ve kimlik oluşumuyla da ilişkili. Sizin işlerinizde oyuncaklar ve gündelik nesneler bu anlamları nasıl taşıyor?
Benim için oyuncaklar çocukluğun hafıza taşıyıcıları. Bir matruşka, bir salıncak ya da bir kâğıttan kayık sadece kendi formlarıyla değil, bende bıraktıkları duygularla var oluyor. Kendi hafızamdan yola çıkıyorum ama izleyicinin de kendi anısını o nesnelerin içinde bulmasını istiyorum.
“Disiplinler arasında dolaşmak üretirken en sevdiğim şeylerden biri”
Heykel ve tekstil, doku ve üretim pratiği olarak birbirinden oldukça farklı iki disiplin. Bu zıt materyalleri bir araya getirmek, kimlik ve aidiyet gibi karmaşık kavramları yansıtmada size nasıl bir ifade alanı açtı?
Disiplinler arasında dolaşmak üretirken en sevdiğim şeylerden biri. İşlerimde de genellikle bir tezatlık kuruyorum; bazen işin adıyla anlattığı şey arasında, bazen de malzeme ve dokunun kendisinde. Sert bir malzemeyi yumuşak hissettirmek ya da tanıdık bir şeyi alışılmadık bir malzemeyle karşılaştırmak gibi. Tekstil de bu anlamda bana malzeme ve doku üzerinden bu tezatlıkları kurabileceğim başka bir alan açıyor.
Bu sizin ilk kişisel serginiz ve bugüne kadarki üretiminizin kapsamlı bir seçkisini sunuyor. İlk kez tüm bu eserleri tek bir çatı altında, birbirleriyle konuşan bütüncül bir hikâye olarak görmek size ne hissettirdi?
Aslında kendi çocukluk odamı dışarıya açmışım gibi hissettirdi. Serginin o renkli dünyasının içine girdiğimde, kendi çocukluğuma ve o dönemin iç hikâyesine de yeniden girmiş gibi oldum. Eserlerin bir araya geldiğinde birbirleriyle konuştuğunu görmek de benim için biraz kendi hikâyeme dışarıdan bakmak gibiydi.
Ön gösterimi İstanbul’da yapsanız da serginin asıl mekânı Urla’daki Bademler Sanat Köyü. Şehrin ritminden uzak, kendine has kültürel bir dokusu olan bu köyün atmosferi, sergideki eserlerin ruhuyla nasıl bir diyalog kuruyor?
Bademler Sanat Köyü, Türkiye’nin ilk Çocuk Oyuncakları Müzesi’ni de bünyesinde bulunduran bir yer. Bu nedenle serginin burada gerçekleşmesi benim için ayrıca anlamlı. Sergide izleyicinin kendi çocukluk oyuncağıyla karşılaşmasını isterken, burada benim yeniden yorumladığım oyuncakların da müzedeki gerçekten oynanmış oyuncaklarla karşılaşması gibi bir durum oluşuyor. Bir tarafta geçmişte gerçekten çocukların oynadığı oyuncaklar, diğer tarafta ise geçmişteki oyuncaklara referans veren ama benim yeniden ürettiğim işler var. Böylece eskiyle yeninin karşılaştığı, iki farklı zamanın yan yana geldiği bir alan oluşuyor.
“İzleyicinin sergiden hatırlama duygusuyla ayrılmasını isterim”
Serginin vurgusu izleyiciyi “kendi hafızası ve aidiyet duygusu ile karşılaşmaya çağırması”. Ziyaretçilerin bu mekândan ayrılırken yanlarında hangi soruyu veya duyguyu götürmesini arzu edersiniz?
Benim için serginin en güzel karşılığı, izleyicinin bir esere bakarken kendi çocukluğundan bir anıyı hatırlaması olur. Belki uzun zamandır düşünmediği bir çocukluk anısı, bir nesne ya da bir duygu yeniden aklına gelir. Sergiden biraz o hatırlama duygusuyla ayrılmasını isterim.
Sergide kendi çocukluk hafızanızdan yola çıkarken izleyicinin de kendi geçmişiyle karşılaşmasını amaçlıyorsunuz. İzleyicinin sergiden ayrılırken kendi hafızası ve kimliği üzerine hangi soruyu düşünmesini istersiniz?
Aslında tek bir soruyla ayrılmasını istemem. Sergiden daha çok bir duyguyla ayrılmasını isterim. Hepimizin bir noktada ortak oyuncakları oldu ama o oyuncaklarla kurduğumuz ilişki, onlara yüklediğimiz duygular ve tanık oldukları hikâyeler birbirinden çok farklıydı. Ben de izleyicinin sergide gördüğü bir nesne aracılığıyla kendi geçmişindeki o zaman dilimine yeniden gitmesini ve belki uzun zamandır hissetmediği bir duyguyu tekrar hissetmesini isterim.