13 Temmuz 2025

Sihirli kutu: Televizyon

20. yüzyılın en etkili icatlarından televizyon, basit bir kutu olmaktan çıkıp toplumların siyasi, sosyal ve kültürel dokusunu derinden etkileyen bir güce dönüştü. Bu dönüşüm, modern dünyanın ve Türkiye'nin dönüşümünü yansıtırken, toplumu şekillendirmeye devam ediyor.

Televizyon, 20. yüzyılın şüphesiz en etkili icatlarından biri olarak basit bir “resim kutusu” olmanın çok ötesine geçti; toplumların siyasi, sosyal ve kültürel dokusunu derinden etkileyen, dönüştüren ve yansıtan bir güç hâline geldi. İcadından ilk yayın günlerine, altın çağından günümüzün dijital ve interaktif platformlarına uzanan bu serüvenin, aynı zamanda modern dünyanın ve Türkiye’nin dönüşümünün de bir aynası oldu. Farklı nesiller, farklı içerikler izlese de hepsi aynı ekrana baktı on yıllar boyunca… Ekranın tipi değişti, kanallar çeşitlendi, içerikler dönüştü, kültür değişti, dünya değişti. Hatta televizyon fikri, her şeyde olduğu gibi kutu gibi dar sınırlardan çıktı; önce dantelli tüpünden kurtuldu, inceldi, HD hâle geldi, sonra dijital platformlarda özgürleşti, internet ağında bambaşka bir yere evrildi. Fakat insanlar ekrana bakmaktan vazgeçmedi. Peki, bu ekran nasıl icat edildi, bizim önümüze ne ara konuldu?

Hikâyenin temeli, 1800’lerin son yıllarına dayanıyor ve pek çok isimle anılıyor. İcatlar devrinden bahsediyoruz, patentlerin havalarda uçuştuğu dönemler… Elektrikli makineler, telefon, taşınabilir kamera, gramofon… Sinema yavaş yavaş yaygınlaşmaya başladı, ilk taş plaklar gramofonlarda döndü. İlk radyo dalgası da bu dönemin sonunda başarıyla nakledildi. Pek çok icadın birbiriyle etkileşim hâlinde ve hızlıca artması, televizyonun oluşumunu da katmanlandırdı. Bu yüzden televizyonun icadı, tek bir mucitten ziyade, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında birçok bilim insanı ve mühendisin katkılarıyla gerçekleşti. Mekanik sistemlerle başlayan bu ilk denemeler, İskoç mucit John Logie Baird’in 1926’da ilk televizyon görüntüsünü başarıyla iletmesiyle somut bir başarıya ulaştı. Ancak televizyonun bugünkü hâlinin temelini atan, Philo Farnsworth ve Vladimir Zworykin gibi isimlerin öncülük ettiği elektronik sistemler oldu.

İlk düzenli televizyon yayınları, 1930’larda başladı. Bu alanda öncü rolü, kamusal yayıncılık anlayışıyla 1936’da düzenli yayına geçen İngiliz BBC (British Broadcasting Corporation) ve ticari yayıncılık modelini benimseyen Amerikan RCA (Radio Corporation of America) üstlendi. 1936 Berlin Olimpiyatları’nın televizyondan yayımlanması, bu yeni aracın kitleleri ne denli etkileyebileceğinin ilk büyük göstergesi oldu. Bu ilk yıllar, teknolojinin emekleme dönemiydi; yayınlar siyah-beyazdı, saatler kısıtlıydı ve televizyon alıcıları lüks birer tüketim malıydı. Her yeni şey gibi… Radyo gibi…

Tabii yine de radyo ve televizyonun kitle iletişimdeki gücü fark edilmeyecek gibi değildi. Çok geçmeden bu aygıtlar herkes tarafından alınabilir hâle gelecek, bu ilk heyecanların yerini kapitalizmin ve totalitarizmin kontrol mekanizması alacaktı.

Siyasi ideolojiler ve kültürel akımların sahnesi

Televizyonun dünyadaki gelişimi, içinde bulunduğu siyasi ve toplumsal koşullardan ayrı düşünülemez elbette. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, televizyon hızla yaygınlaşmaya başladı ve oturma odalarının başköşesine yerleşti. Bu dönemde televizyon, iki temel model etrafında şekillendi: Az önce bahsettiğimiz üzere BBC ve RCA modeli…

Kamu hizmeti yayıncılığını amaçlayan BBC modeli, Avrupa’da yaygındı. Bu modelde televizyon, devlete ait veya özerk bir kurum tarafından finanse ediliyordu. Temel amaç, kâr elde etmekten ziyade halkı eğitmek, bilgilendirmek ve eğlendirmekti. Bizdeki TRT'nin ilk kuruluşu da bu felsefeye dayanır mesela.

Ticari yayıncılık özelliğiyle öne çıkan RCA/Amerikan modelinde ise gelir, reklamlardan elde ediliyordu. Yayın akışını ve içeriğini büyük ölçüde reyting kaygısı ve reklam verenlerin talepleri şekillendiriyordu. Bizde bu model, 1990’larla birlikte ilk özel kanalların kurulmasının ardından yaygınlaşmaya başladı.

Ancak bu iki modelin ötesinde radyo, televizyon ve sinemanın gücü, kitleler üzerinde o kadar etkiliydi ki hegemonyanın birer ideolojik aygıtı olarak kullanılmaya başlandı. Örneğin radyo İkinci Dünya Savaşı’nda, sinema Sovyetler’de, televizyon ise Soğuk Savaş yıllarında propaganda aracına dönüşmüştü. Zira Batı Bloku, televizyonu tüketim kültürünü, demokrasi ve özgürlük ideallerini yaymak için kullanırken; Doğu Bloku ise komünist ideolojiyi ve devletin resmî görüşünü halka ulaştırmak için bir araç olarak gördü. Farklı ülkelerde benzer uygulamalar zamanla yaygınlaştı. Fakat zaman geçtikçe siyasi patronaj, yerini başka hegemonik güçlere bıraktı: kapitalizmin güçlü ellerine.

1980'lerle birlikte yükselen neoliberal politikalar, televizyon yayıncılığını kökten değiştirdi. Devlet tekelleri kırıldı, özel televizyon kanallarının sayısı hızla arttı ve yayıncılık, küresel bir endüstri hâline geldi. Bu dönem, reytingin kral olduğu, popüler kültür ürünlerinin ve eğlence formatlarının öne çıktığı bir dönemin başlangıcı oldu.

Türkiye'de televizyon: TRT tekelinden dijital platformlara

Radyoyla uzun süre yetinen Türkiye'nin televizyonla tanışması, dünya standartlarına göre daha geç oldu. İlk deneme yayını 9 Temmuz 1952’de İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından gerçekleştirildi. Fakat düzenli bir yayın için gerekli altyapı hâlâ tam anlamıyla sağlanamadığından denemenin ötesine bir türlü geçilemedi. On yıldan fazla bir süre sonra Akşam gazetesi 1 Temmuz 1964 tarihli yayınında manşetine müjdeli bir haberi taşıdı: “Nihayet Türkiye televizyonuna kavuşuyor.” O günlerde Alman, İngiliz, Hollandalı, Amerikan ve Japon firmalarından yayınlar için hükûmete yaptıkları teklifler de haberlerde gündeme getiriliyordu. Basın Yayın Umum Müdürü Altemur Kılıç, bu haberlerin getirdiği meraka karşılık bu kavuşmanın en kısa sürede yaşanacağını söylüyordu. Pek kısa sürede bu olmadı tabii ama önce kurumsallaşmak gerekiyordu.

1961 Anayasası’nda bir televizyon şebekesi kurulması öngörülmüş, hem radyo hem televizyon yayınlarının tüzel kişiliğe sahip özerk bir kamu kuruluşunca yürütülmesi istenmişti. Bu kamu kuruluşu “Türkiye Radyo Televizyon Kurumu”, yani TRT olacaktı. Bu yüzden Akşam gazetesinin haberlerinden henüz birkaç ay önce 1Mayıs 1964’te TRT kuruldu. Fakat bir türlü televizyon yayınlarına cesaret edilemiyordu. Zira 1962 Ağustosu’nda kabul edilen Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’na dâhil değildi, bu da işleri zorlaştırıyordu. Kurulacak şebeke pahalıydı, hitap edeceği kitle ise seçkin bir zümreden öteye gidemeyecekti, alıcılara ulaşmak için de yerli üretim olmadığından dışarıdan ithal gerekecek, bu da döviz kaybına sebep olacaktı. Dolayısıyla televizyona yatırıma devlet tam anlamıyla yaklaşamıyordu. Abdi İpekçi, 20 Mart 1965’te Milliyet gazetesinde yayımlanan cümleleri bu yaklaşamama duruma bir eleştiri sunuyordu: “Gerçek bir kalkınmanın eğitimsiz, bilgisiz, görgüsüz ve kültürsüz kütleler tarafından asla başarılamayacağı düşünülecek olursa ve televizyonun bu bakımdan sağlayabileceği faydalar hatırlanırsa, meselenin üzerinde daha dikkatli durmak gerekir. Bir kere televizyon, Türkiye gibi okuma yazma bilmeyenlerin çoğunlukta bulundukları toplumlarda eğitim fonksiyonu daha büyük önem kazanacak bir araçtır. Televizyon satın almak kudretine sahip olmayan vatandaşların dahi bu yayınlardan belirli toplantı yerlerinde faydalanmaları mümkündür. Nitekim büyük halk toplulukları, radyo yayınlarını yıllardan beri gazino, kahve gibi yerlerde takip etmektedir.”

Nihayet 1967’de İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı tartışmaların kahramanı televizyondu. TRT, Ankara’da kapalı devre programlar yapmaya başlamıştı. Devlet Planlama Teşkilatı, Demirel hükûmetinin isteğine uyup televizyona onay verdi. Fakat Cumhuriyet gazetesinde dönemin Devlet Planlama Teşkilatı’nın Müsteşarı Turgut Özal, “Televizyon konusunda bazı endişelerimiz var. Böyle bir kuruluş evvela büyük mikyasta ithalata ve dolayısıyla döviz harcamalarına sebebiyet verecektir. Diğer taraftan halkın tasarruf temayülünde menfi yönde tesirler yapacaktır. Bu bakımdan İkinci Beş Yıllık Plan çerçevesinde, yalnız Ankara ve İstanbul’da bir televizyon yayının mümkün olabileceği kanısındayım. Bütün Türkiye’de bir televizyon yayını sağlamak şimdilik çok güçtür” beyanatında bulunmuştu. Çok geçmeden demek ki fikirler değişti. Aynı gazetede tam tersi durumu tarif eder şekilde bu sefer şu haber verildi: “İncirlik Amerikan hava üssünde yayın yapan Amerikan Hava Kuvvetleri İncirlik Televizyonu, yakında Amerikalılarla yapılacak bir anlaşmadan sonra ‘açık yayın’ yapacaktır. Yıllardan beri çalışan ve kapalı devre yayın yapan televizyon istasyonundaki neşriyat, kablolarla İncirlik’te oturan Amerikalıların evlerine bağlanmaktaydı. Öre yandan Adana’da televizyon alıcılarının sayısı bir hayli artmıştır. Televizyon alanlar Kıbrıs, Şam ve Beyrut’un yayınlarını gayet net olarak izleyebilmektedirler. İncirlik açık yayın yaptığı takdirde gayet rahatlıkla istifade edebileceklerdir.”

Tartışmalar ve politikalar bir yana demek ki gündelik hayat pratiklerinde çoktandır yer almaya başlamıştı televizyon. Artık düzenli yayınlara başlanabilirdi. Artık 31 Ocak 1968'de Ankara'da başlayan ilk TRT yayını, Türkiye için yeni bir dönemin habercisiydi. 1968’den 1990’a uzanan yeni bir dönem…

TRT’nin tekel olduğu bu dönemde televizyon, devletin kontrolünde bir “okul” işlevi gördü. Yayınlar, millî kültürü, resmî tarihi ve Türkçenin doğru kullanımını yayma misyonu taşıyordu. Haberler, devletin resmî bülteni niteliğindeydi ve eğlence programları sıkı bir denetimden geçiyordu. Yasaklı şarkılar, şarkıcılar bile vardı. 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 Darbesi gibi askerî müdahaleler, TRT’nin özerkliğini zedeledi ve onu tamamen iktidarın propaganda aracına dönüştürdü. Siyah-beyaz başlayan bu dönem, 1980’lerde renkli yayına geçişle yeni bir boyut kazandı.

Özel kanalların doğuşu ve sonrası

1990 yılında Almanya üzerinden yayın yapan Magic Box (Star 1), Türkiye’deki TRT tekelini fiilen yıkan ilk özel televizyon kanalı oldu. Bu gelişme, bir dönüm noktasıydı. Turgut Özal’'ın liberal politikalarının bir yansıması olan bu süreç, kısa sürede onlarca özel kanalın kurulmasıyla sonuçlandı. Özel kanalların gelişiyle Türkiye’de televizyonculuk anlayışı tabii ki tamamen değişti.

Reyting savaşları başladı. Daha renkli, daha hareketli, daha “halkın dilinden anlayan” programlar öne çıktı. Talk show'lar, reality show'lar, yarışmalar, özel haber bültenleri ve yerli diziler ekranları fethetti: Adam Olacak Çocuk, 7’den 77’ye, Evet Hayır, Bir Kelime Bir İşlem, Olacak O Kadar, Bizimkiler, Süper Baba, Şehnaz Tango, Mahallenin Muhtarları, Kaygısızlar…

Siyasi liderler ve partiler için televizyon, miting meydanlarının ötesinde, halka ulaşabilecekleri en önemli mecra hâline geldi. Canlı yayın tartışmaları, seçim dönemlerinin vazgeçilmezi oldu: 32. Gün, Siyaset Meydanı, A Takımı…

Reklamlar ve diziler aracılığıyla yeni yaşam tarzları, tüketim alışkanlıkları ve moda akımları topluma sunuldu. Televizyon, kapitalist tüketim kültürünün en etkili taşıyıcısı oldu artık.

Popüler kültürdeki rolü: Diziler ve toplumsal etkileri

Türkiye’nin siyasi atmosferi değiştikçe televizyon kanallarındaki içerikler de doğal olarak dönüşmeye başladı. İdeolojik aygıt, bu sefer kapitalizmin izinde ilerliyordu. 2000’li yıllar ve ardından gelen diğer iki on yıl içinde televizyon, tüketim toplumunun hem aynası ve hem de körükleyicisi oldu. Zira kültür endüstrisi, popüler kültürün yeniden üretildiği bir alandı ve endüstrinin fabrikalarından biri de elbette televizyondu. Dolayısıyla yaşam biçimlerindeki dönüşümü, iki taraflı etkileşimi televizyon dizilerinde hissetmek mümkündü.

Kanalların ve hedef kitlelerinin arzuları ile diziler şekillenmeye başladı. Bazı diziler tarafından kimlikler üzerinden klişeler yaratıldı; zengin-fakir, doğu-batı, köy-kent, modern-barbar ikilikleri kullanıldı. Bu kimi zaman “biz” ve “öteki” inşası için mihenk oluşturdu; kimi zamansa ikiliklerin zıtlıklardan ibaret olmadığını, birliktelik kurulabilecek alanın her daim açık olabileceğini gösterdi.

Bazı diziler de merkezine gündemdeki toplumsal sorunları aldı: Kadına yönelik şiddet, töre cinayetleri, göç, mafya ilişkileri vs. Bazen bu sorunlardan reyting devşirildi, bazense sadece toplumsal farkındalık amaçlandı. Kimisi sorunların üreticisiyken kimisi empatik bir pencereden bakmayı sağladı.

Bazı dizilerle ise dostluğun sıcaklığına, bir mahallenin güvenli dayanışmasına şahit olduk. Kimlik siyasetini, sınıf çatışmasını, toplumsal sorunları yeniden üretenler bir yana; sanırım en unutulmayanları ve özlemle anılanları bunlar oldu. Bugünde artık olmayan her şeyi gönlümüze kazıdığı için… Bizimkiler, 7 Numara, Ekmek Teknesi, Avrupa Yakası, Leyla ile Mecnun gibi dizilerin bugün dahi tekrar tekrar izlenmesinin elbette bir sebebi var.

Değişen ekran, dönüşen izleyici

Televizyonun dünü ve bugünü arasındaki fark, teknolojik devrimle özetlenebilir. Geçmişin tüplü, tek kanallı ve pasif izleyicisi olan televizyonu, günümüzde yerini yüzlerce kanalın, HD yayının, akıllı TV’lerin ve en önemlisi internetin getirdiği interaktif bir deneyime bıraktı.

Netflix, BluTV, Exxen gibi “streaming” (akış) hizmetlerinin yükselişi, geleneksel televizyonculuğu yeni bir rekabetle karşı karşıya getirdi. Bu platformlarla izleyici belirli bir yayın akışına bağlı kalmak zorunda değil; istediği içeriği, istediği zaman, istediği yerde izleyebilme özgürlüğüne sahip. Bu durum, “binge-watching” (art arda izleme) gibi yeni izleme alışkanlıkları yarattı. Dijital platformlar, daha cesur, niş ve sansürün daha az hissedildiği içeriklere olanak tanıyarak geleneksel kanalların içerik üretimini de etkiliyor artık.

Televizyonun icadından bugüne uzanan yayın yolculuğu; modern toplumun siyasi, kültürel ve teknolojik evriminin bir nevi özetidir. Bir zamanlar devletin sesi olan bu “sihirli kutu”, önce özel kanallarla pazarın kurallarının geçerli olduğu bir arenaya dönüştü, sonra da dijital platformların yükselişiyle kişiselleştirilmiş ve sınırsız bir içerik evrenine evrildi. Değişen ve dönüşen her hâlinde televizyon, toplumu şekillendirmeye ve ona ayna tutmaya devam ediyor. Platformlar, ekranların tipi, içerikler dönüşüyor olsa da insanlar yine o ekranın karşısında kendilerini buluyorlar… İyi ya da kötü, öyle ya da böyle…

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...