13 Temmuz 2026

Peki Şimdi Nereye?: Barışın kadın hikâyesi

Nadine Labaki'nin “Peki Şimdi Nereye?” filmi, Lübnan'ın mezhepsel bölünmüşlüğünü kadın dayanışması ve mizah üzerinden sorgulayarak, savaşın karşısına barışı ve ortak yaşam umudunu koyan güçlü bir anlatı sunuyor.

Lübnan, dünya üzerinde dinî çeşitlilik bakımından en karmaşık siyasi yapılardan birine sahip ülkedir. Maruni Hristiyanlık, Şii ve Sünni Müslümanlar, Dürziler, Ermeniler, Rum Ortodoks toplulukları bu grupların her biri; yüzyıllar boyunca hem bir arada yaşamış hem de birbirinin kanını döktü. 1975-1990 yılları arasında yaşanan ve resmî olarak bir kazananı olmayan Lübnan İç Savaşı, toplumsal hafızada derin ve kolektif bir travma bıraktı. Lübnan sineması ise 1970’lerden itibaren entelektüel ve politik aktivizmin sesi hâline geldi. Georges Nasser’in 1957 yılında Cannes Film Festivali’nde gösterilen “Nereye?” filmiyle başlayan uluslararası görünürlük, iç savaş döneminde ve sonrasında Randa Chahal Sabbag, Jocelyne Saab ve Heiny Srour gibi öncü kadın yönetmenlerin militarizme karşı geliştirdiği dişil sinema diliyle olgunlaştı. Labaki de çocukluğunu sığınaklarda, savaşın gölgesinde geçirmiş bir yönetmen olarak bu geleneğin mirasçısıdır. Labaki’nin filmi bu tarihin üzerine oturur ama onu doğrudan anlatmaz. Köy, zaman ve mekânın belirsizliği içinde var olur: ne tam olarak iç savaş dönemindedir ne de günümüzdür. Lübnan'daki dinî ve mezhepsel uçurumların dönemsel değil, kronik ve yapısal olduğunu söyler filmin dili.

Nadine Labaki’nin “Peki Şimdi Nereye?” adlı 2011 yapımı filmi, savaşın yarattığı etnik ve dinî gerilimlere karşı küçük bir Lübnan köyünde kadın dayanışmasının gücünü anlatarak hem evrensel hem toplumsal temaları işler. Film, Hristiyan ve Müslüman kadınların mezarlık ziyaretiyle başlayan bir törenle açılır. Tozlu ve kurak bir dağ yolunda, siyah elbiseler içindeki bir grup kadın, göğüslerine vurarak ve fotoğraflar taşıyarak senkronize adımlarla yürür. Bu kadınların bir kısmı başörtülüdür, bir kısmının boynunda ise haç kolyeleri asılıdır. Bu görsel tasarım, dinsel farklılıklarına rağmen kadınların çektikleri acının ve yitirdikleri canların ortaklığını vurgular. Ancak kadınlar köy mezarlığının kapısına geldiklerinde bu senkronize yürüyüş bozulur. Yol ikiye ayrılır: Hristiyan kadınlar haçlarla donatılmış bölüme yönelirken, Müslüman kadınlar hilal sembollerinin bulunduğu tarafa geçerler. Sosyolojik açıdan bu sahnede yas, toplumu yeniden bütünleştirir. Ancak bu filmde iki ayrı topluluk, aynı ritüeli yan yana ama ayrı ayrı icra eder. Ortaklık mümkündür; birleşme ise henüz değil. Labaki bu sahneyle hem umut hem de sınırı aynı anda sunar bize.

Toplumsal barışın inşasında kadın dayanışması

Köyün ortasındaki kafe, neredeyse tarafsız bir bölge gibi işlev görür. Labaki’nin bizzat oynadığı Amale, bu kafenin sahibidir ve seyircinin gözü bu mekândan kopmaz. Kafe, Hristiyan ve Müslüman erkeklerin aynı masa etrafında oturduğu, sigara içtiği ama aynı zamanda gerilimin arttığı bir yerdir. Mekânda kırılgan bir eşitlik vardır. Dışarıdan gelecek bir haber ya da bir kıvılcımla bu eşitlik dağılabilir. Hristiyan bir genç ile Müslüman bir genç kızın arasındaki gizli aşk, bu mekânda filizlenir. İkisi de toplumsal yasağı bile bile birbirini ister.

Hikâye, yakınlardaki bölgelerdeki mezhep çatışmalarının haberi geldikçe ilerler. Haberleri alan köy erkekleri küçük kavgalar çıkarınca kadınlar müdahale eder: Televizyonu bozup haberleri engeller, kadınlar konuşarak erkeklerin dikkatini dağıtır, hatta bir grup “Batılı” Ukraynalı dansçı tutarak eğlence düzenler. Filmin en özgün ve cesur fikri belki de burada yatar: köydeki kadınlar, dışarıda patlak veren mezhepsel şiddet haberlerini erkeklerden saklamaya çalışır. Gazeteleri yakarlar, radyoyu bozarlar, televizyon antenini bozarlar. Bu eylem, sıradan bir yalanın çok ötesinde bir siyasi iradeyi temsil eder. Kadınlar, tarihin erkeğin şiddetiyle yazıldığını düşünür ve bu kez tarihin dışına çıkmaya karar verirler. Bu sahne üzerinde sosyolojik olarak durmak gerekir. Bilginin akışını kontrol etmek, tarihsel olarak iktidarın en temel araçlarından biridir. Devletler sansür koyar, medyayı yönetir, haberin çerçevesini belirler. Labaki burada bu aracı, devletin elinden alıp sıradan köylü kadınlara verir. Ama amaç baskı değil, hayatta kalmaktır.

Köyün Belediye Başkanı Yvonne, Sahte Meryem Ana görüntüleri yaratıp erkekleri uyarmaya çalışır; bu, başlangıçta bir şov olsa da dinî figürün gerçekliği sorgulanır hâle gelir. Bu sırada bir kaza yaşanır: Erkeklerden Rabih’nin kardeşi köy dışındayken top mermisiyle ölür; Takla’nın küçük oğlu da aynı cürüm üzerine annesinin elinden kayarak ölümcül şekilde yaralanır. Takla, büyük oğlunun intikam peşinde koşmasını engellemek için onu bacağından vurur ve bağlar. Hristiyan kadınlar, Meryem Ana heykelinin ağladığını, gözyaşları döktüğünü iddia ederler. Bu haber kısa sürede yayılır ve köydeki gerilim bir anda din karşısında kaybolur. Meydan kalabalıklaşır; insanlar dua etmeye başlar. Mucize gerçek değildir; kadınlar tarafından kurgulanmıştır. Ama işlev görür. Toplumu duraksatır, dağıtır, öfkeyi askıya alır. Köyün Müslüman sakinleri de bu mucizenin önünde dua eder. Bu bağlamda Labaki’nin sorusu şudur: Dinin toplumsal barışa katkısı, inancın hakikatle mi yoksa toplumsal işlevi ile mi ölçülür?

En sonunda kadınlar, imam ve papaz ile iş birliği içinde erkeklere uyuşturucu karıştırılmış yemek servis ederek bir defa daha barışı sağlar. Erkekler saatlerce uyuşup bilincini kaybettiğinde, kadınlar silahları kamufle eder ve “ötekileri” temsil edercesine giyinir: Hristiyan kadınlar Müslüman kıyafeti giyer, Müslüman kadınlar Hristiyan sembolleri takınır. Erkekler bu manzarayla karşılaşınca ne yapacaklarını bilemezler. Kim kimi vurmalıdır? Erkeklerin donup kalması tesadüf değildir. Şiddet, kime ait olduğu netleşmiş bir hedef ister. Kimlik karıştığında şiddet de yolunu kaybeder. Labaki burada sosyolojik bir gözlemi sahneye taşır: Şiddet grupların birbirinden kesin çizgilerle ayrılmasına muhtaçtır. O çizgi bulanıklaştığında şiddet askıya alınır.

Son sahnede köy erkânı, Nassim’in cenazesi için mezarlığa toplu yürüyüş yapar. Burada köyün Müslüman ve Hristiyan mezarları yan yana görünür; aradaki yol, farklılıklarımıza rağmen ortak bir dünyada olduğumuzu simgeler. Köylüler cenazeyi nereye defnedecekleri sorusunda “Peki şimdi, nereye?” diye sorar; bu soru, savaşa vakit harcadıkları bir yolda dayanışmanın alternatifi olarak barış yolunu vurgular.

Kadın bakış açısı ve barış söylemi

Film boyunca Labaki’nin en tutarlı ve en cesur iddiası şudur: Bu köyde şiddet erkekler tarafından yaratılır, barış ise kadınlar tarafından sessizce ve sürekli olarak üretilir. Ama bu üretim ne tanınır ne de ödüllendirilir. Kadınlar, sistemi ayakta tutmak için kendilerini tüketirler; erkekler ise sistemin onlara sunduğu rolleri oynarlar. Cinsiyet rolleri geleneksel sınırları aşar. Köyde geleneksel olarak “erkek işi” olarak görülen çatışmayı bitirme sorumluluğu başarısız olunca, kadınlar aktif rolle öne çıkar. Kadınların annelik ve koruyuculuk rolleri, köyün meselelerine doğrudan müdahale etmelerini sağlar. Bu bağlamda Meryem Ana arketipi öne çıkar. Kadınlar bazen Meryem’i bedenlenmiş gibi kullanırken, bazen de Meryem Ana’nın şefkatli anneliğiyle özdeşleşir. Erkekler genellikle sersem ve küçük düşürücü biçimde tasvir edilir. Kadın dayanışması ve görünmez bilgi savaşı, erkeklerin “otokontrolsüz” çocukvari tavırlarını kontrol altına alır.

Labaki, filmlerinde sıklıkla toplumsal konuları kadın merkezli bir bakış açısıyla işler. İlk uzun metrajlı filmi “Karamel”de Lübnanlı kadınların gündelik hayatındaki evrensel sorunları mizahi bir dille yansıtmış, geleneksel kadın imajının dışına çıkmıştı. “Kefernahum” (2018) ise göçmenlerin ve çocukların dramını dünya kamuoyuna taşıdı. “Peki Şimdi Nereye?” de bu geleneği sürdürür: Labaki, hem kendi coğrafyasına ait hem de evrensel sorunları ele alan bir yaklaşım sergiler. Önceki eserlerindeki “kadınlar devrede” temasını buraya taşır; özellikle kadın dayanışmasının gücüne vurgu yapar. Yönetmenin niyetinin entelektüel bir soyutlama değil, olası çözüm yollarını hayal ederek barış için fikirler üretmek olduğu söylenebilir.

Nadine Labaki’nin “Peki Şimdi Nereye?” filmi, Lübnan’ın kolektif hafızasındaki iç savaş travmasını ve mezhepsel bölünmüşlük gerçekliğini, dinî tartışmaları sinemanın sunduğu sembolik imkânlarla tartışmaya açan sarsıcı bir eserdir. Açılıştaki siyahlar içindeki yas yürüyüşünden kapanıştaki yönsüz cenaze törenine kadar uzanan süreç, sembollerin ve toplumsal kimliklerin ne kadar yapay ve dönüştürülebilir olduğunu kanıtlar. Yapısal ve sınıfsal analiz eksikliğine rağmen film, ataerkil ve militarist şiddet döngüsünü kırmak adına dişil aklın ve sivil itaatsizliğin ne denli yaratıcı yöntemler üretebileceğini gösteren güçlü bir barış manifestosudur.

Son sahnedeki “Peki şimdi, nereye?” sorusu seyircinin sorusudur da: Zira tarihte ne kadar zaman kaybedildiği, sınırlar/mallar yerine acılara yol açan savaşların gerekliliği sorgulanır. Labaki, bu soruyu cevapsız bırakarak barış yolculuğunu devam eden bir arayış olarak gösterir. Sonuçta “Peki Şimdi Nereye?”, renkli mizahıyla bölgemizin kara tarihine ayna tutan, toplumsal barışa çağrı yapan etkileyici bir filmdir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...