28 Temmuz 2026

Ölümle karşı karşıya: Cahit Sıtkı Tarancı

Ölümü ve yaşam sevincini aynı şiirde buluşturan Cahit Sıtkı Tarancı, iç dünyasındaki çatışmaları dizelerine taşıyarak Türk şiirine unutulmaz eserler kazandırdı. Hayatı, şiire adanmışlığı ve ölümsüzlük arayışıyla bugün de ilham vermeyi sürdürüyor.

Ölmek varsa günün birinde gayri,

Göz nuru, el emeği, alın teri

Yaşadığım iyi kötü günleri

Değişmem hiçbir cennet masalına.

Yukarıdaki kıta Cahit Sıtkı Tarancı’nın İnsanoğlu adlı şiirinde geçmektedir. Cahit Sıtkı’yı bu güzel şiirinden sonra tanıyalım.

Cahit Sıtkı 4 Ekim 1910’da Diyarbakır’da doğdu. Asıl adı Hüseyin Cahit’tir. Diyarbakır’ın eski ve köklü ailelerinden Pirinççizâdelere mensup Bekir Sıtkı Bey’in oğludur. İlk ve orta okulu Diyarbakır’da okudu. Daha iyi bir öğrenim görmesi için babası tarafından İstanbul’a Saint-Joseph Lisesi’ne gönderildi. Ardından bu okuldan Galatasaray Lisesi’ne geçti. Burada ölünceye kadar dostlukları devam edecek olan Ziya Osman (Saba) ile tanıştı. Mezun olunca yine babasının isteğiyle Mülkiye Mektebi’ne kaydoldu (1931). Derslere karşı ilgisizliği ve çirkinliği dolayısıyla kendini içkiye vermesi, birtakım gönül maceraları yaşaması yüzünden dört yıl sonra diploma alamadan okuldan ayrılmak zorunda kaldı. Ancak kaydını Yüksek Ticaret Mektebi’ne nakletti (1935). Bu arada Sümerbank’ta memur olarak çalışmaya başladı (1936). Cumhuriyet gazetesinde hikâyelerini yayımlayan Nadir Nadi’nin maddi desteğiyle öğrenimine devam etmek üzere 1938 yılı sonlarında Paris’e gitti ve orada Ecole Sciences Politiques’e kaydoldu. Paris’te Oktay Rifat’la birlikte bir süre Paris Radyosu Türkçe Yayınlar Servisi’nde spiker olarak çalıştı. Temmuz 1940’ta Paris Almanlar tarafından bombalanırken Paris’i terk edip önce Lyon’a, oradan Cenevre’ye geçti. İsviçre’de kısa bir süre kaldıktan sonra güçlükle Türkiye’ye dönebildi.

Bir süre Diyarbakır’da ailesinin yanında kalan Cahit Sıtkı, Mart 1941’de askere gitti; Ekim 1943’e kadar Ankara, Burhaniye ve Ilıca’da görev yaptı. Askerlik dönüşü işlerini İstanbul’a nakletmiş bulunan babasının yanında ticarethanenin muhasebe defterlerini tutmaya başladı. Ancak babasıyla anlaşmazlığa düşünce işten ve ailesinden ayrıldı. 1944 yılı sonlarında Ankara’ya gitti ve Anadolu Ajansı’na mütercim olarak girdi. Bu tarihten itibaren aralarında Orhan Veli Kanık, Ahmet Muhip Dıranas, Melih Cevdet Anday, Baki Süha Ediboğlu, Oktay Rifat, Ceyhun Atuf Kansu, Yaşar Nabi Nayır, Cevdet Kudret Aksal, Sabahattin Eyüboğlu gibi şair ve yazarların bulunduğu edebiyatçılar çevresinde yaşamaya başladı. Daha sonra Toprak Mahsulleri Ofisi’nde yine mütercim olarak çalıştı; buradan Çalışma Bakanlığı’ndaki mütercimlik kadrosuna geçti. 1951’de Cavidan Hanım’la evlendi. 1954 yılında hastalandı; kısmî felç dolayısıyla konuşamadığı gibi hareket de edemiyordu. Hastalığı sırasında bir süre İstanbul’da, bir süre de Diyarbakır’da ailesinin yanında kaldı. Arkadaşı Samet Ağaoğlu’nun yardımıyla tedavi için gittiği Viyana’da öldü (12 Ekim 1956); cenazesi Türkiye’ye getirilerek Ankara’da toprağa verildi. Diyarbakır’da doğup büyüdüğü ev daha sonraki yıllarda Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi hâline getirildi. [1]

Ölüm ve yaşama sevgisi arasında Cahit Sıtkı

Ölüm teması için Cahit Sıtkı’yı açıklayan bir noktayı belirtelim: Bayram sabahı yahut bayram yemeği ölülerin hatırlandığı bir zamana ait gelenek olarak onda yer eder. Ve psikolojik hava bununla daha gerçek bir görünüş alır. “Yaşamak” ise ölüme karşı tema olarak C. Sıtkı’nın şiirini sevilir hâle getirir. Bunu gün (güneş)·, ışık, pencere ve gökyüzü gibi hayata bakış, onu görüş ifadesi olan semboller yoluyla canlı ve yaşanılır bir hava içinde duyurur. Hatta bu sevgi o kadar kuvvetle görünür ki ölümde bile yaşamak düşünce ve isteği hâkim olur. Dalgın Ölü de bu ölüm kalım davası kadın sevgisiyle espri olarak sonuca varır. “Yaz gecesi”nde yaşamayı kutsallaştırır: “İbadet gibi bir şey teneffüs etmek…

 Hastanede Ziyaret Günü, İnsanoğlu, Sulh Bir Hatıra Oldu, Bugün Hava Güzel, Gün, Bugün, Bahar Sarhoşluğu, Hep Yaşadığıma Dair gibi şiirlerde tabiatla kaynaşmış bir insan ruhunun yaşama sevgisi, daima ışık ve gök seyrini özlemlerinin kuvvetli oluşlarıyla yaşanan bir şiir havası yaratır.

C. Sıtkı’da, devrin şiirinde çok bulunan bir işret hâlinin ifadesi vardır. Bütün bir şiir teması olacak kadar değer verdiği de olur. Çilingir Sofrası, Abbas, Madem ki Vakit Akşam böyledirler. Her iki temi bir arada veren Affet Bizi Lâmba bu bakımlardan yenilik gösterir. Cem içkinin esatiri sembolüdür. Bazen de “Doğrudur en güzel dünyada olduğumuz” diyerek pesimizme saplanır. Yaşayışını bir teselli hâlinde de olsa aşkı sayesinde daha çok güzelleştiren şairin son devrinde en üstün temi budur. Otuzbeş Yaş’taki orijinal örnekler, hep hatırası yaşanmış maceralardan gelen duygularla örülüdür. Genel bir aşk görünüşünün Kara Sevda, Aşk, İlk Aşk, Desem Ki, Ferman Sendedir gibi şiirlerde bulmak mümkündür. Daha gerçek bir sevgi görünüşü, Şasırtmaca’nın fanteziliğinden sonra Sevdalı Bir Saadet, Adaya Davet’te ve Hatıralar da vardır. Hatıra hâlinde bir aşk temi Bir Aşk Hatırası ile Hayal Ettiğim Şey’in ana motifleridir.

Tarancı’da, her zaman, ufak tabii unsurların bu duygu ile örülüşü, tabiatı insanla birleştirmesi bakımından, bir özellik olarak söylenebilecek derecededir. Onda ayrıca bir tabiat şiiri de vardır. Peyzaj’lar bunun en iyi örnekleridir. Öteki durumlardaki Cahit Sıtkı’nın şiiri, en küçük parça görünüş veya hayat unsuruna kadar genişleyen bir tarkij taşır. Böylece küçük şeyler, onda büyük anlamların yanı sıradır veya onların bağlayıcısı. Nitekim Goethe, “Dünyada manasız şey yoktur, her şey ancak görüş tarzına bağlıdır” der. Bu söz özellikle Tarancı’nın şiirini içtenlikle ve tabii kılan unsurların değerini kanıtlamak için yeter sanırız. Anlamsız görünenden anlamlı bir şiir havası yaratmak, çevresinde gördüğü küçük şeylere karşı duyduğu sevgi, Tarancı’nın sanat karakterini verir. [2]

Lise çağlarından itibaren hemen bütün hayatını ve emelini şiir okumak, şiir yazmak, şiir hakkında eserler etüt etmek, konuşmak, tartışmak, kısacası şiirle birlikte yaşamak teşkil eden şaire göre; bunun dışındaki işlerle vaktini geçirmek, bu sanata büyük bir saygısızlık ve hatta hıyanettir. Nitekim ikmale kalarak Diyarbakır’a gittiği sırada, kendisine gönderdiği mektupta matematik, fizik, kimyadan bahisle, çalışması için teşvikte bulunan yakın arkadaşı Ziya Osman Saba’ya verdiği 29 Haziran 1930 tarihli cevapta, aşağıdaki satırları kaleme alır:

Mektubunda hoşuma giden bir şey varsa, o da mütemadiyen fizik ve kimyadan bahsedişindir. Bu, mektubuna hususi bir renk veren belki en parlak meziyetindir: feragat! Bu hususta sana gıpta ettiğimi ve meşru bir kıskançlık duyduğumu söylersem, bunu da en samimi bir takdir hissi olarak karşılamalısın. İşte buraya geleli neredeyse yirmi gün olacak, iki gün muntazam iki saat çalıştım dersem, gülme Ziya!. Müsellesattan (trigonometriden) otuz beş sahife kadar okudum, fakat egzersizlerini bir türlü yapamıyorum. (...)

Senin bir şeyine cidden kızıyorum Ziya! Matematik, fizik, kimya ilimlerini sevmeyen veya onları yapamayanları aşağı görüyorsun ve fizik ve kimya öğrenmekle ancak âlim olunacağını zannediyorsun. Bunlar, kökünden sökeceğin manasız kanaatlerdir. Şiirin zevkini tatmış bir adamın bu gibi fikirler taşıması, şiir perisine gizliden gizliye bir hıyanettir. Seni şimdiden ikaz ediyorum ve bir daha böyle şeyler işitmemek isterim…” [3]

Her şairin ölüm olgusunu şiirleştirmesinin altında başka başka etkenler yatar. Cahit Sıtkı Tarancı’da bu etken, yaşama olan sevgisiyle, kaçınılmaz olan ölüm gerçeğinin doğurduğu karşıtlıktan kaynaklanan bir iç gerilimdir. Bu gerilim onu hep yazmaya götürür. Şair, yaşam sevincinin ardından ölümün trajedisini hatırladıkça Türk şiirinin ve kendi şiirinin güzel örneklerini verir.

Şiirine yansıyan iç dünyası

Bilindiği gibi insan davranışlarının arkasında çok çeşitli etkenler vardır. Bunlardan biri de bireyin duygusal yapısı, olaylara bakışı ve yaşamdan beklentisidir. Bireyin bu duygusal yapısı eylemlerini etkiler ve sonuçta olumlu veya olumsuz olarak yine ona yansır. Kişinin kendisine, yaşama ve olaylara bakışından kaynaklanan farklı ruhsal durumlar onun düşünce dünyasının ve muhayyilesinin biçimlenmesinde etkili olur. Bu psikolojik gerçeklik, Cahit Sıtkı’nın şiirlerini yorumlamada bizim için bir anahtardır. Tarancı’nın kendisi de bir yazısında şiirleri ve yaşamı arasındaki yakın ilişkiye doğrudan dikkat çeker: “İnsanın her yazısı kendinden, benliğinden bir parça olmalı, nasıl ki bir kuşun kanatlarından bir tüy koparabilirsin, bir çuval parçası değil. Bu tüyle kuş arasında ne kadar münasebet varsa yazılarla muharririn arasında da öyle bir münasebet olmalı...” Bu ilişkiyi Berna Moran ise şöyle izah eder: Sanatçıdan esere, eserden sanatçıya giden eleştiri yöntemi iki yönlü uygulanabilir. Eleştirmen kâh eser dışı belgelerle yazarın eserini aydınlatmaya çalışır kâh eserde bulduğu özelliklerle yazarın kişiliğini.

Cahit Sıtkı Tarancı ile şiirleri arasındaki münasebet, bir başka anlatımla, onun şiirlerinde konu ettiği ölüm olgusuna bakışıyla, yaşamı arasındaki ilişki öylesine iç içedir ki onun her davranış ve düşüncesi, her eylem ve arzusu hemen hemen ölüm düşüncesiyle örtüşür. Yani yaşama sevinci duyduğunda ölümden nefret ederken, “ölüm” konusunu şiirleştirir; yaşamdan nefret ederken de yine “ölüm” olgusunu anlatır, ölüme sığınır. Cahit Sıtkı, iç dünyasında yaşadığı bu ölüm-hayat çatışmasının ardındaki kaygının ana nedenini daha sonraları Ziya Osman Saba'ya da anlatır. “Şimdi sana bir itirafta bulunabilirim: Form meselesine bu kadar takılıp kalmam, onun hakiki mahiyetini araştım1a yolunda bu kadar çalışmam fizik çirkinliğimin mahsulüdür.

Kendi bedenini beğenmeme veya kendini bedensel açıdan çirkin görme duygusu onu bir taraftan doğrudan yalnızlığa ve ölüm düşüncesine götürürken, diğer taraftan da bu eksikliğini şairlik gücüyle aşarak ölümsüzlüğü hedefler. Dolayısıyla bütün bu bireysel ıstırapların ve kendini beğenmeyiş psikolojisinin yanında, şairi bu derece güzel ölüm şiirlerini yazmaya yönlendiren etmenlerden biri de "şair olmak" hedefidir. Bu hedefini gerçekleştirme isteğinin altında ise "çirkin yüzüne", "ölmez bir çehre" vermek yatar. Cahit Sıtkı, ölümsüzlük arzusu içinde kendisini belli eden bu şair olma hedefini şöyle dile getirir: “... Emin ol ki sükûtî zamanlarımda çirkinliğimden, kısalığımdan adeta şeytani bir zevk duyuyorum ve aynanın karşısına geçerek ne kadar küçük, ne kadar maskara olduğumu görerek gülmekten katılıyorum. Sonra birdenbire aklıma bir fikir geliyor... Gözlerimde parıltı, kulaklarımda uğultu, dudaklarımda asabi bir bükülüş hâlinde tecelli ediyor... Ciddi bir vaziyet takınıyorum ve kendi kendime diyorum ki: Sen eğer yaşamış olmak istiyorsan, eğer hakiki saadete mazhar olmak ihtirasında isen, bu gülünç suratından ölmez bir çehre yap... Şimdi hâline gülenler ileride varlığın önünde el bağlasınlar... Şimdi gururunu ayakları altında çiğneyenler yarın gururunun zirvesine basamak olsunlar... Şimdi seni ölüme mahkûm görenler bir gün senin ölmeyeceğine iman getirsinler... Dünyalara sığmayan varlığın ebediyetin koynuna girip ilahî bir şehvetle çırpınsın...” [4]

Notlar

[1] İnci Enginün, Cahit Sıtkı Tarancı, TDV İslâm Ansiklopedisi, 2011, İstanbul,40. cilt, s. 15.

[2] İlhan Geçer, Şiirimizde Cumhuriyet Nesilleri: Cahit Sıtkı Tarancı Üzerine, Milli Kültür, Ankara: Kültür Bakanlığı, 1977, cilt: I, sayı: 7, s. 53-55.

[3] Önder Göçgün, Hayatının Tek Emeli Şiir Olan: Cahit Sıtkı Tarancı, Milli Kültür, Ankara: Kültür Bakanlığı, 1990, sayı: 77, s. 25-26.

[4] Mehmet Emin Uludağ, Ölüm ile Yaşam Arasında Cahit Sıtkı Tarancı, Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi (SBArD), Diyarbakır: Akademik Araştırma ve Dayanışma Derneği, 2007, cilt: V, sayı: 10, s. 128-130.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...