02 Şubat 2026

Kolektif hafızanın kırık aynasında: Filistin’in sinemasal kimliği

Filistin sineması ve edebiyatı, unutma ile hatırlama arasındaki çatışmada kolektif hafızanın izini sürüyor. Travma, sürgün ve parçalanmış kimlikler; sessizlik, ironi ve kırık anlatılarla görünür kılınırken, kayıp bir tarihten çoğul bir gelecek ihtimali doğuyor.

Tarihin unutulanları ve hatırlayanları, insanlığın kolektif hafızasına dair en sert çarpışmaların yaşandığı alanlarda ortaya çıkar. Filistin meselesi, bu anlamda yalnızca politik bir dram değil, aynı zamanda hafıza ile unutmanın, anlatı ile sessizliğin birbirine karıştığı bir trajedidir. Rosemary Sayigh’ın “Filistinliler neden kendi hikâyelerini anlatmakta zorlanıyorlar?” sorusu ile Emil Habibi’nin edebî ironisi; bize Filistin’in tarihini sadece bir olgu olarak değil, bir yara olarak düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Unutulanlar ve hatırlayanlar arasında gidip gelen bu travmatik tarih, modern Filistin sinemasında kendine özgü, çarpıcı bir dil bulmuş durumda.

Filistin’in yazılı tarihi, çoğu kez sömürgeci anlatının gölgesinde, sessizliğin ve dışlanmanın içinde şekillendi. Arşivlerin bir kısmı yok edilmiş, anlatılar itilip kakılmış, kolektif hafıza ise paramparça edilmiştir. Bu noktada, edebiyat ve sanat, susturulanların sesi olma görevini üstleniyor. Ghassan Kanafani’nin öykülerinde, Jabra İbrahim Jabra’nın romanlarında ve Mahmud Derviş’in şiirlerinde karşımıza çıkan, yalnızca kayıp bir ülkenin değil, susturulmuş bir halkın trajedisidir. Sinema ise bu sessizliğin görsel anlatıya dönüşüp evrenselleşmesini sağlayan en güçlü araçlardan biri hâline gelmiştir.

Filistin tarihi, Britanya mandasından İsrail devletinin kuruluşuna kadar, genellikle “ötekinin” kaleminden yazıldı. Bu anlatıda Filistinliler, birer figüran veya “kaybolmuş topluluk” olmaktan öteye geçemedi. Bu nedenle ulusal anlatının inşasında büyük bir eksiklik, kolektif bellekte sürekli bir yarık meydana geldi. Sömürgeci anlatı, yalnızca toprakları değil, hafızaları da işgal etti. Hannah Arendt’in dediği gibi, “hafızanın yokluğu, insanı köksüz bırakır.” Filistinliler, tam da bu köksüzlükle mücadele ederek kendi tarihsel anlatılarını kurmaya çalıştı.

1948 Nakba’sı (Büyük Felaket), Filistin’in kolektif belleğinde silinmez bir iz bıraktı. Yaklaşık 750 bin insanın yerinden edilmesi, köylerin haritadan silinmesi ve toplumsal yapının dağılması, yalnızca fiziksel bir kayıp değil, aynı zamanda psikolojik ve kültürel bir travma yarattı. Bu travma, nesiller boyunca aktarılırken, anlatıların parçalanmasına, zamanın lineer değil, dağınık yaşanmasına yol açtı. Filistinli sanatçı ve yönetmenlerin eserlerinde bu parçalanmışlık, belleğin sarsıcı bir yankısı olarak kendini gösterir.

Filistinli kimliğin temelinde yer alan sürgün, geçicilik ve belirsizlik, anlatının zamansal bütünlüğünü de bozmuştur. Edward Said’in “exile” kavramı, yalnızca mekânsal bir kopuşu değil, zamansal bir kesintiyi de işaret eder. Sinemada ve edebiyatta zamanın döngüsel, kimi zaman kırık bir akış olarak sunulması, bu köksüzlük hissinin bir yansımasıdır. Sürgün, geçmişle gelecek arasında bir karanlık kuyuya dönüşür; kimlik ise her şeye rağmen bir arada tutulmaya çalışılır.

Sürekli yenilenen travmalar, anlatının bütünlüğünü bozar; hafıza birikir, katmanlaşır ama bir türlü tam anlamıyla “anlatılamaz.” Cathy Caruth’un “travmanın anlatımsızlığı” teziyle paralel olarak, Filistin sineması ve edebiyatı da çoğu zaman suskunluk, boşluk ve tekrarla şekillenir. Sinemada tekrarlanan sahneler, eksik kalan diyaloglar ya da zamansal sıçramalar; tüm bunlar, geçmişin ve yaşananın tam olarak dile getirilememesinden kaynaklanır. Filistin anlatısı, tam da burada evrensel bir trajediye dönüşür: Anlatı, daima eksik ve hep yeniden kurulmaya muhtaçtır.

Filistin sinemasında dönemsel kırılmalar

1970’lerde başlayan ve “üçüncü dönem” olarak adlandırılan Filistin sineması, bir ulusal anlatı inşa etme çabasının ürünüydü. Bu sinema, kayıp toprakların, direnişin ve birlik arayışının görsel bir manifestosuna dönüştü. Her filmde, bir yandan travmatik bellekle yüzleşiliyor, diğer yandan ulusal kimliğin inşasına dair bir umut sergileniyordu. Fakat bu anlatı çoğu zaman tek sesli, homojen ve mitik bir geçmişe yaslanıyordu. Sinema, gerçekliği olduğu gibi göstermekten ziyade, bir ulusal efsane yaratmaya hizmet ediyordu. Üçüncü dönem Filistin sinemasında ulusal birlik ve homojenlik arayışı, toplumsal çeşitliliğin ve bireysel hikâyelerin gölgede kalmasına yol açtı. Bu dönemdeki filmler, çoğunlukla kahramanlık, adanmışlık ve ortak bir hedef etrafında şekillendi. Fakat bu yaklaşım, Filistinlilerin farklı yaşantılarını, kadınların, çocukların ya da farklı inanç gruplarının sesini yeterince yansıtamadı. Mitik bir geçmiş inşa edilirken, güncel farklılıklar ve çatışmalar arka plana itildi.

1980’lerin ortasından itibaren, Michel Khleifi gibi yönetmenlerle başlayan “dördüncü dönem”, Filistin sinemasında yeni bir döneme işaret etti. Khleifi’nin “Wedding in Galilee” ve “Under the Fig Trees” gibi filmlerinde, ulusal anlatının tek sesliliğine karşı bireysel öyküler, kadın deneyimleri, toplumsal farklılıklar ön plana çıktı. Artık sinema yalnızca birlik ve direnişi değil; aynı zamanda içsel çatışmaları, toplumsal cinsiyet meselelerini ve günlük hayatın zorluklarını da anlatıyordu. Bu yeni sinema dili, Filistinli kimliğin içsel çeşitliliğine ve çelişkilerine ışık tuttu.

Dördüncü dönemin sinemasında mekân, kimlik ve kültürel çatışmalar, karakterlerin içsel yolculuklarıyla birleşti. Ghassan Salhab, Annemarie Jacir, Elia Suleiman gibi yönetmenler; filmlerinde sınırların yalnızca haritada değil, zihinlerde ve ilişkilerde de var olduğuna dikkat çektiler. Bu sinema, “ne burada ne orada” olmanın, sürekli bir arada kalamayışın sinemasını kurdu. Filistinli olmanın anlamı, artık yalnızca bir pasaport ya da bayrak meselesi değil; bir aidiyet ve yabancılık, bir birlik ve çoğulluk arasında sıkışmak demekti.

1990’larla birlikte, Oslo Anlaşması sonrası toplumsal yapı değişirken, Filistin sineması da yeni arayışlara yöneldi. Artık bir yandan ulusal birlik hayali ve mitik bir geçmiş özlemi sürerken, diğer yandan farklı sesler ve heterojenlik talebi giderek güçleniyordu. Elia Suleiman’ın “Kutsal Direniş” gibi filmlerinde, mizah ve ironiyle toplumsal çatışmaların içsel boyutları işlendi. Sinema, geçmişi romantize etmektense, bugünün çok sesli gerçekliğini ve çatışmalarını irdelemeye başladı.

Filistin’in beyazperdesi; yalnızca kendi iç dinamikleriyle değil, İsrail sinemasıyla da sürekli bir diyalog ve çatışma içinde gelişti. Her iki tarafın sineması; çoğu zaman birbirini yansıtmak, anlatmak ya da eleştirmek üzerinden kimlik inşa süreçlerine katkıda bulundu. İsrail sinemasında Filistinliler çoğunlukla “öteki” veya görünmezken, Filistin sineması da İsrailli karakterleri genellikle baskı unsuru olarak temsil etti. Ancak son yıllarda, iki tarafın genç yönetmenleri arasında sınırları, kimlikleri ve “diğerini” sorgulayan, daha karmaşık ve çok katmanlı filmler ortaya çıkıyor.

Güncel Filistin sinemasında varoluş ve direniş

Günümüz Filistin sineması, kimlik ve sınır kavramlarını salt politik birer gerçeklik olmaktan çıkarıp, derin bir varoluşsal sorgulamanın merkezine yerleştirir. Bu sinema, mekânsal sınırların ötesinde bellek, aidiyet ve ötekiyle ilişki gibi temel meseleleri irdelerken; izleyiciyi de sınırları yeniden düşünmeye davet eder. Mülteci kamplarının dar koridorlarından Kudüs’ün çok katmanlı ve tarihsel yük taşıyan ara sokaklarına, diaspora coğrafyalarının köksüzlüğüne kadar her mekân, sinemada bir anlamlar mozaiğine dönüşür. Buradaki karakterler, yalnızca politik baskıların ya da fiziki sınırların mağduru değildir; aynı zamanda hafızalarının, geçmişlerinin ve kimliklerinin parçalanmışlığıyla da mücadele ederler. Filistinli yönetmenler, “diğerinin” temsiline yeni bir katman eklerler. Artık “diğeri” sadece İsrailli asker ya da otoriteyi simgeleyen bir figür değil; aynı zamanda mahrem ilişkilerde, aile içi çatışmalarda, hatta bireyin kendi iç dünyasında da kendini gösterir. Bu çoğulcu yaklaşım, ötekiyle ilişkiyi basit bir karşıtlık üzerinden değil; ironik, trajik ve kimi zaman absürt anlar üzerinden işler. Sinemanın dili burada, sessizlikler, boşluklar, üstü kapalı diyaloglar ve kırık zaman akışlarıyla örülür; böylece anlatının düz çizgisi kırılır ve çoğul, katmanlı bir gerçeklik inşa edilir.

Hayatta kalma meselesi, günümüz Filistin filmlerinde yalnızca fiziki bir direniş olarak değil, anlam üretme ve yeni kimlik biçimleri inşa etme edimi olarak da karşımıza çıkar. Bu arayış, Elia Suleiman’ın “Kutsal Direniş” (Divine Intervention) filminde, sıradan hayatın mizahi ve ironik anlarında kendini gösterir; karakterler, gündelik engelleri aşarken, kimliklerini sorgulamanın ve yeniden inşa etmenin yollarını bulurlar. Benzer şekilde, Annemarie Jacir’in “Wajib” filminde, bir baba ile oğulun Nasıra sokaklarındaki yolculuğu, aile bağları, toplumsal baskılar ve aidiyet soruları etrafında, hayatta kalmanın yalnızca bedensel bir mücadele değil, aynı zamanda duygusal ve kültürel bir yeniden doğuş olduğunu gösterir. Kimi zaman bir çocuğun oyununda kimi zaman bir kadının gündelik mücadelesinde, varoluşun dayanak noktaları yeniden tarif edilir. Bu filmlerde direniş, bazen mizah ve ironiyle, bazen ise sessiz bir kabullenişle kendini gösterir. Böylelikle sinema, travmanın ve kaybın ötesinde, toplumsal hafızanın yeniden inşası için bir alan açar; izleyiciye, kayıp ve belirsizlikten filizlenen umudu hissettirir.

Bu sinemanın en çarpıcı katkılarından biri, “üçüncü alan” olarak adlandırılabilecek bir anlatı zemini kurmasıdır. Bu üçüncü alan, ne bütünüyle geçmişin mitik birlik söylemine ne de günümüzün dağınık ve parçalı gerçekliğine teslim olur. Michel Khleifi’nin “Under the Fig Trees” gibi filmleri, köy yaşamının gündelik ayrıntılarında hem geçmişin izlerini hem de yeni anlamların filizlendiği bir geçiş alanı yaratır. Diğer yandan, Najwa Najjar’ın “Hırsızın Gözleri” (Eyes of a Thief) filmi, bireysel hikâyenin toplumsal belleğe nasıl eklemlendiğini gösterir. Burada, toplumsal ve bireysel farklılıklar çatışmak yerine, birbirini tamamlayan parçalara dönüşür; kimlik, sabit bir öz olmaktan çıkar ve sürekli yeniden inşa edilen, akışkan bir yapıya bürünür. Filmler, seyircisini bu çoğul gerçeklikte konumlandırırken, ulusal anlatının sınırlarını aşan, evrensel bir varoluş arayışına davet eder. Böylece Filistin sineması, sınırların, aidiyetin ve ötekiliğin ötesinde, yaşamın kırılgan ama inatçı ısrarını perdeye taşır.

Filistin sineması, unutulanların ve sürülenlerin sesi olarak yalnızca bugüne değil, geleceğe de ışık tutuyor. Bu sinema, kayıp bir ülkenin yasını, travmasını ve parçalanmışlığını anlatırken; aynı zamanda yeni bir kimlik, yeni bir hafıza ve yeni bir gelecek inşa etme gücüne de sahip. Sinemanın diliyle anlatılan her hikâye, tarihin sessizliğine karşı bir başkaldırı, unutmaya karşı bir direniştir. Filistin’in tarihi, bir kara delikte kaybolmuş gibi görünse de sinema sayesinde her defasında yeniden hatırlanıyor, yeniden yazılıyor. Ve belki de en nihayetinde, gerçek birlik ve özgürlük, ancak bu çoğul ve derinlikli anlatılar sayesinde mümkün olabilir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...