Bir oyunbozan: Luigi Pirandello
Luigi Pirandello’nun başyapıtı Altı Kişi Yazarını Arıyor, geleneksel tiyatro kalıplarını yıkarak gerçeğin ve kimliğin doğasını büyük ustalıkla sorguluyor. Oyun içinde oyun kurgusuyla yazılan eser, oyuncularla yazarsız kahramanlar arasındaki çatışmayı sahneye taşıyarak izleyiciyi şaşırtıyor.
Luigi Pirandello, 28 Haziran 1867'de İtalya'da doğdu. Özellikle oyun yazarı olarak tanınan Pirandello'nun roman ve kısa hikâyeleri de bulunuyor. Önceleri sadece edebiyatla uğraşan yazar, 1893 yılında ilk önemli yapıtı olan Marta Ajala'yı yazmış, ardından bu eseri 1907 yılında L'Esclusa adı ile yayımladı. Luigi Pirandello, 1917’den itibaren önemli tiyatro eserleri yazmaya başladı diyebiliriz. 1919’da eşini bir akıl hastanesine yatırmak zorunda kalmış, sonrasında büyük acı duyarak eve geri getirmek istemiş ama Antonietta yani karısı hastaneyi terk etmek istememişti.
Luigi Pirandello, 1925’te Mussolini'nin desteği ile Roma Sanat Tiyatrosu’nun sanat yönetmeni olmuş, dünya çapında ün ve dünya turu yapma imkânı kazanmıştı. 1925-1926 yılları arasında ise son ve en önemli eseri olan Uno, Nessuno e Centomila’yı yazacaktı. 1934’e gelindiğinde kalemi ona Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıracaktı. İki yıl sonra, 10 Aralık 1936'da ise Roma'daki evinde tek başına hayatını kaybetti.
Pirandello’nun şüphesiz en bilinen ve en önemli oyunu olan Altı Kişi Yazarını Arıyor, 1921’de Milano’da ilk kez sahnelendi. Bu oyun, Pirandello’nun “oyun içinde oyun” olarak adlandırılan tiyatrosunun ilk örneğini teşkil ediyor. Altı Kişi Yazarını Arıyor (Sei personaggi in cerca d’autore) adlı oyunun, Pirandello’nun iki öyküsünden esinlenerek yazıldığı biliniyor. Bu öykülerden biri 1911’de yazdığı Bir Kahramanın Trajedisi, diğeri ise 1915’te iki ayrı bölüm hâlinde yayımlanan Kahramanlarla Söyleşiler adlı hikâyesidir.
Meydan okuma ya da kalıpları yıkmak
Öykülerinin kahramanları Pirandello’nun gözünde canlı birer bireydir. Altı Kişi Yazarını Arıyor’da Pirandello, sahneye koyulacak oyunda kendi meydan okuyuşunu gizlemeyi başaramaz. Yazılı metni yani yazarın oyuncu üzerindeki üstünlüğünü övmekten kendini alıkoyamaz. Oyunda oyuncular yüzeysel figürler; boş, kültürsüz denecek kadar az bilgili, kaba insanlar olarak ortaya çıkar.
Oyunda sahne bomboştur. Geleneksel tiyatroda olduğu gibi belirli bir mekân, olayın algılanmasına yardımcı olacak yapay nesneler bulunmaz. Mekânı anlatacak herhangi bir eşya da yoktur. Oysa izleyici mekânda nesneler ve kişiler görmeye alışkındır. Seyirciler salona girdiklerinde perdeyi kalkık bulacaklardır. Amaç; hazırlanmamış bir oyun sahnesi izlenimi vermektir. Bu boş sahne içerisinde prova yapmak için bir araya gelecek olan oyuncuların, yazarları tarafından terk edilmiş altı kahramanla buluşması ve yaşanan çatışma seyirciyi oldukça şaşırtacaktır.
Başoyuncu ve diğerleri
1930’lu yılların başlarında İtalya’da yeni yeni telaffuz edilmeye başlanan “yönetmen” kelimesi, 19. yüzyılda Capocomico (Başoyuncu) olarak biliniyordu. Altı Kişi Yazarını Arıyor hâlen bu geleneği sürdüren bir oyun olmuştu, oysa ardından gelecek olan Bu Akşam Doğaçlama Yapıyoruz adlı oyun tamamıyla “oyuncu tiyatrosu” olmaktan çıkacak ve “yönetmen tiyatrosuna” dönüşecekti. Altı Kişi Yazarını Arıyor bu bağlamda tam anlamıyla dönemsel bir geçiş oyunuydu. Çünkü daha önceleri İtalyan kumpanyalarında bulunan başoyuncu geleneği ortadan kalkacaktı. Başoyuncu; oyuncu olmaktan çıkacak, sahnede yer almayacak, oyun içerisindeki kalabalığın dışında bir göz olacak ve oyuncuların metne bağlı kalmalarını sağlayacaktı. Böylelikle metnin önceliğini yücelten Pirandello başoyuncuyu; yazarın hizmetinde, ona sadık, hiyerarşik açıdan tüm diğer oyuncuların üstünde, metnin dilinin koruyucusu, oyuncuların ihlallerine karşı duran bir kişi olarak tayin etmişti. Sahnede gerçekleşen bu yaratıcılık, Pirandello’nun 1925-1928 yılları arasında tiyatrosunu Avrupa’ya yönlendirmesi, Avrupa düzeyinde reji oyunlarını izlemesiyle kendi kendini geliştirmeyi başarması ve “sahneye koyan kişi” olma girişiminde bulunması ile gerçekleşir.
Oyun içinde oyun
Dekorlar gibi oyunda perde ya da sahne de yoktur. Oyun perde inmeden yalnızca bir kere kesilecektir. Bu ara esnasında başoyuncu ve kahramanların başı senaryo konusunda anlaşmak için çekilirler ve oyuncular sahneyi boşaltır. O anda teknisyen yanlışlıkla perdeyi indirir. Oyun, o dönemin tiyatrosuna teknik açıdan yeni ve çarpıcı çözümler getirir. Oyun, bir başka oyunu içerisinde barındırıyor. Bir sahne üzerinde, belirli bir konu hakkında yazılmış bir metni ezbere canlandıran oyuncu topluluğu yoktur. Sahnede bir oyunu prova etmek amacıyla bir araya gelen bir tiyatro topluluğu, Başoyuncunun direktifleri doğrultusunda sahneye konacak olan Pirandello’nun bir oyununu prova ediyor. Aynı dakikada, seyircilerin arasından altı kişi, aynı yazarın onları terk ettiği iddiası ile salona girer. Oyunda kentsoylu tiyatrosunun katılığı, değişmezliği tamamen parçalanır. Dram yadırganacak biçimde dolaylı ve dolambaçlı çizgiler üzerine kurulur. Roma seyircisinin, bir yönetmen dâhi olmayan bir başoyuncunun bir takım oyuncu ile birlikte Pirandello’nun bir oyununu prova ederken, bu sahneye nereden geldiği bilinmeyen altı kişi karşısındaki bocalamasını anlamak oldukça kolaydır.
Pirandello bu oyundaki kahramanlarına özel isim vermektense: Baba, Anne, Oğul, Üvey Kız gibi rolleriyle hitap etmeyi seçer. Özel isimler yerine bu isimlerin verilmesi, yazarın aile bağlarına verdiği önemi de yansıtıyor. Oyunda otoriter bir babanın idare ettiği ataerkil ve kentsoylu sınıfa ait bir aile yer alıyor. Ailede Anne rolünü üstlenen kişinin son derece sakin, mütevazı ve biraz da ezik bir karakteri bulunuyor. Anne, yalnızca çocukları dünyaya getirme yükümlülüğü ile görevlendirilmiştir. Ataerkil bu ailedeki oğlan çocuğu ise tamamen babasının getirdiği kurallar doğrultusunda yetiştirilmiştir. Aile içerisindeki bu baba otoritesi aslında aile içindeki bağı sağlayabilen önemli bir unsurdur. Kahramanlar aile olmanın verdiği bilinçle gizliden gizliye ruhsal bir birliktelik içerisindedir. Ailedeki ahlak anlayışı da son derece kuvvetlidir. Ancak oyunun asıl konusu, kahramanlarla oyuncular arasındaki çatışmadır. Baba, kendisini canlandıracak olan oyuncuya biraz makyaj yardımıyla da olsa asla kendisini temsil edemeyeceğini belirtir. Bu durumda Başoyuncunun gösterdiği çaba yersiz olacaktır; çünkü tiyatronun yinelenen teknikleri, zorlamayla gerçekleşen uyarlamaları karşısında bu kahramanların trajik öyküsünü canlandırmak olanaksız hâle gelir.
Pirandello’nun bu mizah anlayışı tüm oyun boyunca devam eder ve özellikle de başoyuncu ile diğer oyuncuların, bu yaşayan altı kahramanı tiyatronun sınırları içerisine yerleştirmeye çabaladıkları yanlışlık, yüzeysellik ve hafiflik içerisinde ortaya çıkar. Asıl yaratı, oyuncuların olayları saptırarak bu altı kahramanı nasıl da kendilerine benzetmeye ya da o dönemin moda olan davranış biçimlerine sokmaya çalışmalarından çok, o dönemde kullanılan tiyatro dilini ve geleneğini dünya tiyatrosunda gerçek bir devrime neden olacak biçimde alaya almalarında yatıyor.
-mış gibi
Genel olarak oyunlarında insanların saçma ve kaotik dünyadaki çaresizliklerini sergileyip onları gözler önüne seren Luigi Pirandello, gerçekliğin mutlak göreceliği üzerine düşünüp çalışmalar yapmış bir yazardır. Eserlerinde kimlik ve gerçekliği sorgulamıştır. Bu bağlamda Altı Kişi Yazarını Arıyor oyununun ana teması da, insanların hayatlarında üstlendikleri rolleri sürdürebilmeleri ve diğer yandan da içlerinde yaşadıkları kaostur. İnsanların üstlendikleri görevlerle içlerindeki görev ve istekler daima çatışır. Oyunumuz altı kişi ile sınırlandırılmış olsa da aslında bu sahnedeki altı kişinin içinde çok sayıda karakter vardır. Oyuncuların sahnede gerçek olmayıp "role" girmeye çalıştıklarından başarısız olduğunu gösterir. Her şeyin iki düzlemde algılandığı bir dünya kurgulayan Pirandello, aile içindeki çatışmalarla dram ögesini sonuna kadar kullanarak harika bir eser ortaya koyar. Baba’nın yaptığı her şeyin yanlış anlaşılması, gerçeğin kişiden kişiye değiştiğinin bir göstergesidir. Oyuncuların canlandırdıkları kişilerden daha az gerçek olmaları tiyatronun rol yapma, “-mış gibi” olma durumunun göstergesidir. Bütün bu göstergelerin yanında "gerçeklik" üzerine de söyleyecek sözü olan yazarımız, gerçeğin tiyatroda gerçek gibi görülmemesi ve izleyicilerin oraya kandırılmak için bilerek ve isteyerek gittiği bir düzleme ışık tutuyor. Sahnede olanların gerçek olmadığını hatta sahnedeki çoğu nesnenin bile gerçek olmadığını bilerek kabullenerek ve bütün bu şartlar doğrultusunda anlatılan hikâyeye inanmak üzerine yeminli şekilde o salona gidiyoruz. Peki neden? İşte bu farklı bir yazının konusu.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.