Tolstoy Türklere ve İslam’a nasıl bakıyordu?
Lev Tolstoy, yalnızca Rus edebiyatının zirvesi değil, Çarlık militarizmine ve Kilise dogmalarına meydan okuyan evrensel bir vicdandı. Kafkasya’dan Osmanlı’ya, hadislerden Doğu felsefesine uzanan benzersiz arayışını mercek altına aldık.
Rus edebiyatının ve dünya düşünce tarihinin en önemli figürlerinden Lev Nikolayeviç Tolstoy; yalnızca ardında bıraktığı edebi şaheserlerle değil, Çarlık otokrasisine ve Hristiyan dogmatizmine karşı geliştirdiği uzlaşmasız eleştirel tutumuyla da düşünce mirasında silinmez bir iz bırakmıştır. Savaş, imparatorluk, din, toplum ve insan doğası arasındaki derin gerilimleri işleyen yazar; Savaş ve Barış, Anna Karenina, Diriliş ve Hacı Murat gibi yapıtlarıyla kendi çağının vicdanı olmuştur.
Tolstoy, yalnızca içine doğduğu Rus toplumunu anlatan bir yazar değildir. Eserlerinde Rusya’nın çevresindeki halklara, farklı inançlara ve kültürlere dair gözlemleri de belirleyici bir yer tutar. Bu çerçevede Tolstoy’un külliyatı; Türklere, Müslümanlara, Kafkas halklarına ve genel olarak Doğu dünyasına yönelik özgün bir bakışın edebiyattaki en güçlü yansımalarından birini sunar.
Ancak Tolstoy’un Türk ve Osmanlı dünyasıyla temasını değerlendirirken mühim bir ayrım yapmak gerekir. Yazarın Osmanlı ile bağı, İstanbul’a gelip sarayla doğrudan ilişkiler kuran dönemin bazı Rus sanatçılarından farklıdır. Tolstoy’un Doğu ve Türk dünyası algısı; gençlik yıllarındaki Kafkasya tecrübesi, imparatorluk sınırları içindeki Müslüman halklarla teması ve eserlerindeki edebi temsiller üzerinden şekillenmiştir.
Bir elçinin torunu: Aile köklerinden gelen İstanbul bağı
Tolstoy’un Türk dünyasıyla teması, aslında kendi doğumundan çok daha önceye dayanır. Büyük dedesi Pyotr Andreyeviç Tolstoy, Rusya Çarlığı’nın Osmanlı Devleti nezdindeki ilk daimi büyükelçisi olarak 1701–1714 yılları arasında İstanbul’da görev yapmıştır. Bu elçilik dönemi oldukça fırtınalı geçmiştir. 1711 yılında Osmanlı-Rus ilişkilerinin gerilmesi üzerine Sultan’ın emriyle tutuklanan Pyotr Tolstoy, Yedikule Zindanları’nda iki yıl hapis yatmıştır. İki ülke arasında barış sağlanınca serbest kalan elçi, Rusya’ya döndüğünde Çar I. Petro (Büyük Petro) tarafından "kont" unvanıyla ödüllendirilmiştir.
Ailenin Türkiye ile bağı bununla da sınırlı kalmamıştır; Tolstoy’un anne tarafından dedesi olan General N. S. Volkonskiy’in Moskova’daki tarihi malikanesinin bulunduğu arsa, bugün Türkiye Cumhuriyeti Moskova Büyükelçiliği Rezidansı’na ev sahipliği yapmaktadır.
Tolstoy, 1844 yılında Kazan Üniversitesi’ne girmeden önce Doğu dillerine merak sarmış ve dönemin önde gelen şarkiyatçılarından dersler almıştır. Bu isimlerin başında, Azerbaycan Türkü olan ünlü bilim insanı Mirza Kazım Bey gelmektedir. Üniversiteye giriş sınavlarında Türkçe alanında üstün başarı gösteren genç Tolstoy, Doğu Dilleri Fakültesi’ne kaydolmuştur.
Gençlik yıllarında Kafkasya’da subay olarak görev yapması ise onun düşünce dünyasında gerçek bir kırılma yaratmıştır. Tolstoy burada Kafkasyalı Müslümanları, İmam Şamil ve Hacı Murat gibi dönemin efsanevi liderlerini yakından tanıma fırsatı bulmuştur.
Kafkasya tecrübesi ve bir şaheser: Hacı Murat
Kafkasya günlerini Tolstoy için sıradan bir askerlik hatırası olarak görmek eksik bir yaklaşım olur. Kafkasya; imparatorluk sınırlarında karşılaştığı, Rusya’dan tamamen farklı bir kültür ve ahlak evreniydi. Tolstoy, savaşın her iki tarafındaki insanların da korkularını, özlemlerini ve trajedilerini gözlemlemiştir. Savaşın yıkıcılığı karşısında militarizmi ve insan doğasını derinden sorgulayan yazar, karşılaştığı Müslüman-Türk unsurların cesaretine, sabrına ve vakar dolu ahlaki duruşuna büyük saygı duymuştur.
Bu deneyimlerin edebi doruk noktası ise şüphesiz Hacı Murat romanıdır. Tolstoy’un 1896–1904 yılları arasında kaleme aldığı bu başyapıt, Kafkas-Rus Savaşı’nın en çarpıcı figürlerinden biri olan İmam Şamil’in naibi Hacı Murat’ın son günlerini anlatır. Eser, yalnızca kurgusal bir metin değildir; Tolstoy, Rus askeri arşivlerindeki belgelerden, Kafkasya Genel Valisi Prens Mihail Vorontsov’un mektuplarından ve dönemin tanıklıklarından titizlikle yararlanmıştır.
Hacı Murat, Rus edebiyatında Kafkas Müslümanlarının salt birer "düşman" klişesiyle değil; onurları, adalet anlayışları, gelenekleri ve insani zaaflarıyla derinlemesine işlendiği nadir metinlerdendir. Tolstoy, Çarlık ordusunun uyguladığı acımasız şiddeti cesaretle teşhir ederken, Kafkas halklarının hürriyet tutkusunu Doğu’ya dair basmakalıp oryantalist önyargılardan tamamen arındırarak tasvir etmiştir.
Yazarın Osmanlı dünyasıyla kurduğu bir diğer önemli köprü ise eserlerini Osmanlı Türkçesine tercüme eden ve Rus kültürünü İstanbul’a tanıtan Olga Lebedeva (Gülnar Hanım) ile olan mektuplaşmalarıdır. 1880’li ve 1890’lı yıllardaki bu yazışmalarda Lebedeva; Tolstoy’a Osmanlı toplum yapısı, Türk aydınlarının Rus edebiyatına yaklaşımı ve eserlerinin İstanbul’daki yankıları hakkında kapsamlı bilgiler aktarmıştır.
1877–1878 Savaşı ve Dostoyevski ile fikir ayrılığı
Tolstoy, yaşadığı dönemde Rus aydınları arasında hızla yayılan Pan-Slavist yayılmacılığa ve Osmanlı karşıtı savaş çığırtkanlığına açıkça karşı çıkmıştır. Bu tutum, özellikle 93 Harbi (1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sırasında belirginleşmiş ve onu dönemin bir diğer edebiyat devi Fyodor Dostoyevski ile derin bir fikir ayrılığına sürüklemiştir.
Tolstoy, bu savaş karşıtı eleştirisini Anna Karenina’nın son bölümüne de taşımıştır. Romanın temel karakteri Konstantin Levin aracılığıyla, Rus kamuoyundaki Balkan savaşı histerisini ve gönüllü askerlik furyasını sorgulatır. Kont Vronski’nin savaşa gidişi ahlaki ve ruhsal bir çöküşün neticesi olarak sunulurken; Levin karakteri, Rus köylüsünün ve halkın gerçekte bu savaşı benimsemediğini, dini veya etnik gerekçelerle insan öldürmenin Hristiyan ahlakıyla asla bağdaşmayacağını savunur.
Bu tavır, Dostoyevski’nin Bir Yazarın Günlüğü’nde hararetle savunduğu Pan-Slavist tezlerle taban tabana zıttı. Dostoyevski; Rusya’nın tarihsel ve dini vazifesinin İstanbul’u almak ve Ortodoks Slavları Osmanlı idaresinden çıkarmak olduğunu savunuyor, Tolstoy’u ise halkın milli ülkülerinden ve inancından kopmakla suçluyordu. Tolstoy ise milliyetçiliği, devlet güdümlü militarizmi ve emperyalist emelleri bütünüyle reddederek savaşın ahlaki yıkımına dikkat çekmiştir.
Arayış yılları: Tolstoy ve İslam düşüncesi
Tolstoy’un hayatının son otuz yılı, Ortodoks Kilisesi’nin dogmatik kalıplarından uzaklaşarak daha yalın, akılcı ve ahlak merkezli bir inanç arayışına yöneldiği bir dönemdir. Bu entelektüel ve ruhsal arayış sırasında Tolstoy; İslam’ın tevhid inancını, aracısız Tanrı-kul ilişkisini ve insana doğrudan sorumluluk yükleyen ahlaki omurgasını derinlemesine incelemiştir.
Bu yönelişin en somut tezahürlerinden biri, 1908 yılında Hindistanlı düşünür Abdullah el-Sühreverdi’nin Londra’da yayımlanan The Sayings of Muhammad (Hz. Muhammed’in Hadisleri) derlemesiyle karşılaşması olmuştur. Tolstoy, bu kitaptan derlediği hadislerle bir risale hazırlamış ve İslam Peygamberi’nin evrensel ahlaki öğretisine duyduğu hayranlığı açıkça ifade etmiştir.
Tolstoy’un geniş kitleler üzerindeki muazzam etkisi düşünüldüğünde, onun bu görüşleri hem Çarlık yönetimini hem de Ortodoks Kilisesi’ni ciddi biçimde rahatsız etmiştir. Nitekim Kilise Yönetimi, 1901 yılında Tolstoy’u resmen aforoz etmiş; yazarın dini ve felsefi içerikli metinlerine ağır sansürler uygulanmıştır. Hazırladığı hadis risalesi de bu sansürden nasibini alarak uzun yıllar gün ışığına çıkamamıştır.
Metnin yeniden dünya gündemine taşınması, 1970’li yılların sonunda Azerbaycanlı araştırmacılar Prof. Dr. Telman Hurşidoğlu Aliyev ve yayıncı Kayıbov’un Moskova arşivlerindeki gayretleriyle mümkün olmuştur. Söz konusu derleme, 1978 yılında Azerbaycan dergisinde hem Azerbaycan Türkçesi hem de Rusça olarak ilk kez yayımlanmıştır.
Bu sansürlü metinlerin ortaya çıkışı, popüler kültürde zaman zaman "Tolstoy gizlice Müslüman mı oldu?" tartışmalarını beraberinde getirmiştir. Ancak Tolstoy’un temel gayesi, kalıplaşmış kurumsal dinlerin ötesinde; tüm insanlığı kucaklayan, gösterişsiz, aracısız ve ahlak merkezli bir tek tanrı inancına ulaşmaktı. İslam dini ve Hz. Muhammed’in tebliği, Tolstoy için bu evrensel ve rasyonel ahlak arayışının en saf tezahürlerinden biri olarak kıymet bulmuştur.
Kültürler arasında vicdani bir köprü
Lev Nikolayeviç Tolstoy’un Doğu’ya, Türk dünyasına ve İslam düşüncesine ilgisi; dönemsel bir heves veya egzotik bir merakın çok ötesindedir. Kazan yıllarında başlayan dil ilgisi, Kafkasya cephesinde bizzat tecrübe ettiği insani bağlar ve Çarlık politikalarına yönelttiği radikal eleştiriler, onun bütünlüklü dünya görüşünün birer parçasıdır.
Tolstoy, Batı merkezli pozitivizmin ve kilise dogmalarının vicdanları tıkadığı bir çağda, Doğu’nun manevi ve ahlaki derinliğine yönelerek iki dünya arasında sahici bir köprü kurmuştur. O, edebiyata kattığı ölümsüz şaheserlerin yanı sıra, çağına ve sonrasına ışık tutan evrensel bir vicdan ve barış savunucusu olarak anılmayı hak etmektedir.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.