Türk ulusunun mimarı: Ziya Gökalp
Ziya Gökalp, Türkçülük düşüncesinin şekillenmesinde önemli rol oynayan fikir adamlarından biri olarak; dil, kültür, eğitim ve medeniyet üzerine geliştirdiği görüşlerle modern Türkiye’nin düşünce dünyasını etkiledi. “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” formülüyle ise hafızalara kazındı.
Ziya Gökalp için “Türk ulusunun mimarı” başlığını kullanmamın sebebi, Yusuf Akçura’dan sonra Türklüğe en önce hizmet etmiş isimlerden biri olmasındandır.
Ziya Gökalp’in hayatına kısaca değinecek olursak, 23 Mart 1876’da Diyarbekir’de doğmuştu. Asıl adı Mehmed Ziya’dır. Bilinen en eski ceddi, Diyarbekir’in kuzeydoğusundaki Çermik sancağı eşrafından olup XVIII. yüzyıl ortalarında Diyarbekir’e yerleşmiş olan Hacı Ali Ağa’dır. Gökalp’in babası, Diyarbekir vilayet evrak müdürlüğü ve nüfus nazırlığında bulunan Tevfik Efendi, annesi Diyarbekirli Piriççizadelerden Zeliha Hanım’dır. Tevfik Efendi’nin dedesi Hacı Hüseyin Sabir’in Diyarbekir’de müftülük görevinde bulunmasından dolayı aile Müftüzadeler diye anılır.
Ziya Gökalp, yakınlarındaki iki ayrı mahalle mektebinde üç yıl okuduktan sonra Diyarbekir Askerî Rüşdiyesi’ne girerek 1890 yılında buradan mezun oldu. Bir yıl kadar özel öğrenim gördü; ardından yeni açılmış olan Diyarbekir Mülki İdadisi’nin ikinci sınıfına kabul edildi. Dördüncü sınıfa geçtiği zaman yedi yıla çıkarılan idadi programında, daha önce gördüğü dersleri tekrar etmek zorunda kalacağı için öğrenimine İstanbul’da devam etmek düşüncesiyle tasdikname aldı (1894). Aile büyüklerinin İstanbul’a gitmesini engellemeleri diğer ruhi sıkıntılarına eklenince başına bir kurşun sıkarak intihar teşebbüsünde bulundu. Sağlığına kavuştuktan sonra ailesinden habersizce İstanbul’a gitti ve Mülkiye Baytar Mekteb-i Alisi’ne kaydoldu (1895). Bu mektebin dördüncü sınıfına geçtiği yılın yaz tatilinde Diyarbekir’de iken gizli toplantılara katılmak, izinsiz cemiyet kurmak ve zararlı yayınları okumakla suçlanarak tevkif edildi (1898). Bir müddet sonra serbest bırakılıp İstanbul’a döndüyse de okula alınmadı; ayrıca muhakeme edilmeden on ay Taşkışla’da, iki ay da Mehterhane Hapishanesi’nde yattı. Böylece baytarlık eğitimi tamamlanmadan sona ermiş oluyordu. 1900 yılı baharında Diyarbekir’de ikamete mecbur edildi. Aynı yıl, geleneksel ilimlerde kendisinden faydalandığı amcası Hacı Hasib Efendi’nin kızı Vecihe Hanım’la evlendi. Kısa süreli memuriyetlerde bulundu; bir ara askerî rüşdiyede Fransızca muallimliği yaptı.
Meşrutiyet’in ilanından sonra, esasen öteden beri ilgilendiği ve taraftarı olduğu İttihat ve Terakkî’nin Diyarbekir şubesini kuran (22 Ekim 1908) Ziya Gökalp aynı yıl fırkanın bölge müfettişi oldu. 18 Eylül 1909’da Selanik’te toplanan kongreye Diyarbekir delegesi olarak katıldı ve merkez heyeti üyeliğine seçildi. 1910’da Diyarbekir maarif müfettişi oldu. Daha sonra ailesini de alarak Selanik’e giden Gökalp, burada yeni açılan Selanik İttihat ve Terakki Mekteb-i Sultanisi’nde kendi teklif ettiği programa göre Türkiye’de ilk defa sosyoloji dersleri vermeye başladı (1911). Ancak Balkan Savaşları başlayınca İstanbul’a dönmek zorunda kaldı. 1912 Mart’ında yenilenen Meclis-i Mebusan seçimlerinde Ergani Madeni mebusu oldu. Aynı yılın ağustosunda meclis feshedilince önce Darü’l-hilafeti’l-aliyye Medresesi’nde ve Darü’l-muallimat’ta, ardından Darülfünun’da içtimaiyat dersleri verdi (1913-1919). Bu arada Maarif Vekaleti Fenn-i Terbiye Encümeni üyesi oldu. I. Dünya Savaşı mağlubiyeti ve İstanbul’un İngilizler tarafından işgali üzerine tevkif edildi (28 Ocak 1919). Bir süre Bekir Ağa Bölüğü’nde tutuklu kaldı; arkasından savaş ve katliam suçlarından yargılanarak birçok Osmanlı aydını ve subayı ile birlikte önce Limni Adası’na, daha sonra Malta’ya sürüldü. İki yıl dört ay devam eden sürgün hayatının 19 Mayıs 1921’de sona ermesi üzerine Türkiye’ye dönen Ziya Gökalp, bir süre Diyarbekir’de kaldıktan sonra Ankara hükûmetinin Maarif Vekaleti İlim Encümeni üyesi (1921), ardından da Telif ve Tercüme Heyeti reisi oldu. 11 Ağustos 1923’te toplanan II. Büyük Millet Meclisi’ne Diyarbekir mebusu olarak katıldı. Bu arada sağlığının bozulması ve Ankara’da tedavisinin güçleşmesi üzerine kaldırıldığı İstanbul Fransız Hastanesi’nde 25 Ekim 1924’te öldü. Resmî cenaze töreninden sonra Divanyolu’nda Sultan Mahmud Türbesi’nin haziresine defnedildi. [1]
Ziya Gökalp’in fikir dünyasını şekillendiren tesirler ve Türkçülük mücadelesi
Ziya Gökalp tahsil hayatında şu iki tesir altında kaldı: İlki, bir gün babasının kendisine “Oğlum, bugün Türkiye’nin en kıymetli fikir adamlarından biri olan Namık Kemal öldü. Seni de onun gibi görmek isterim” demesi, ikincisi ise okulda tabiiye hocası olan bir Rum’un Türkçülük bakımından ona verdiği fikirlerdir.
Ziya Gökalp Diyarbekir’de 1908’e kadar daima memleket için çalışır. Üstün bir memleket evladından beklenen de bu değil midir? Hamdullah Suphi’nin “Bu bir mücadele cihazıdır” dediği Ziya Gökalp 1908’den sonra kurulan İttihat ve Terakki’nin Diyarbekir şubesini açıyor, bu suretle de tamamen siyası hayata atılmış oluyordu. Bu coşkun adam bu arada bir Kürt isyanını yalnız başına bastırmaya teşebbüs ediyor, denildiğine göre bir yüzbaşının yardımı ile azgın Kürtlerin elinden kurtuluyor. Ziya Gökalp’in çalışmaları mensup olduğu partinin de nazarından kaçmıyor; onu evvela Selanik, sonra İstanbul’a davet edip fikir yönünden partinin idaresini ona bırakıyor. Bu parti yıkıldıktan sonra onu Türk Ocakları çalışmalarının başında görüyoruz. Ailesi ile ancak akşamları ile meşgul olabilen Ziya Gökalp akşama kadar Türk Ocaklarında, üniversitede, Çınaraltı’nda gençleri milliyetçilik ve Türkçülük bakımından olgunlaştırmaya çalışıyordu.
Ziya Gökalp bu esnada üniversitede sosyoloji profesörlüğü yapıyordu ve bu kürsüden Durkheim sosyolojisini okutuyordu. Zaten bizde ilk defa bu anlayıştaki sosyolojiyi hayatımıza uyduran da odur. [2] Ziya Gökalp, filozof değildi. Filozof, tabiatın ve cemiyetin bütün hadiselerini kavrayan ve bunları bir kül hâlinde birleştiren yahut bunlardan bir görüş tarzı vücuda getiren adamdır. Halbuki Ziya Gökalp’in bir bilgi nazariyesi ve sistemi yoktu. O, Batı kültürüne dayanarak Osmanlı cemiyetinin bütün meselelerini düzenlemeye ve yenilemeye çalışmış bir reformatördü.
Ziya Gökalp, mensup olduğu cemiyet içinde kendisini çevreleyen münasebetlerin ve şartların tesiri altındaydı. Bunları kırıp hiçbir zaman hümanist bir dünya görüşüne erişemedi. Onda Osmanlı İmparatorluğu’nun mefhumcu görüşü hâkimdi. Fikirleri naslar hâline getirmek ve onlardan siyasi hareket kaideleri çıkarmakla eski fetvacılık ruhunu Batılı şekle bürüdü. Doğu ve Batı ikiliği onda medeniyet ve kültür ikiliği şeklini aldı. Ziya Gökalp, ütopist Turancılar ile realist Türkçülerin arasında sıkışıp kaldı. Şurasını da belirtmek yerinde olur ki Ziya Gökalp’in fikirleri, devletin ve sosyal hayatın üzerinde büyük ve derin tesirler bıraktı. [3]
Ziya Gökalp’te muasırlaşma ve medeniyet anlayışı
Ziya Gökalp, makalelerinde ve konuşmalarında olduğu kadar manzumelerinde de medeniyet konusuna değinmiştir. Gökalp için medeniyet aslında “muasırlaşmak” mefkuresinin kavramlaştırılmış şeklidir. Ayrıca onun aynı zamanda bir kitabının da adı olan “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” formülü de medeniyet kavramı açısından tek tek ve bir bütün olarak değerlendirilebilir. Fakat o daha sonra İslamlaşmak mefkuresinden ve bu bağlamda yaptığı bazı değerlendirmelerden vazgeçer.
Gökalp’in “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” formülünün üçüncü maddesi aynı zamanda bizim de konumuz olan muasırlaşmaktır. Gökalp, bu maddeyi işlerken bazı kavramlar üzerinde durmaktadır. Bunların en önemlisi ise “medeniyet” kavramıdır. Yukarıda da değindiğimiz gibi medeniyet “muasırlaşmak” mefkuresinin kavramlaştırılmış hâlidir. Gökalp, aynı adla Yeni Hayat adlı kitabında bir manzume de kaleme almıştır.
Türk milletinin muasırlaşması neye bağlıdır? Gökalp’in bize gösterdiği yön Batı’dır. Fakat Gökalp, Türk milletinin “Avrupa medeniyetine tam bir surette” girmesiyle bunu başarabileceğini söyler. Ona göre hem siyasette hem de askerlikte iki milletin birbiriyle savaşabilmesi için aynı silahlarla donanmış olması gerekir. Batılılar ilerlemiş sanayilerinin de etkisiyle tank gibi zırhlı araçlar, uçaklar, savaş gemileri yapabiliyor ve bunları savaşta kullanabiliyorlar. Biz ise bunlara sadece top ve tüfekle karşılık vermek mecburiyetinde kalıyoruz. Bu hâliyle İslam âleminin Batı’ya karşı sonuna kadar dayanabilmesi mümkün değildir. Vatanımızın da dinimizin de bağımsızlığını bu şekilde muhafaza edemeyiz. Hem vatanımızı hem de dinimizi tehdit eden bu olumsuzluklar karşısında tek kurtuluş çaremiz sanayide, ilimde, askerlikte ve hukukta Batılılar kadar terakki etmek, medeniyet açısından onlarla aynı seviyede olmaktır. Bunu başarmanın tek yolu da “Avrupa medeniyetine tam bir surette” girmektir.
Fakat burada hemen şunu belirtmemiz gerekir ki başlangıçta “muasırlaşmak” Gökalp’e göre tek yön ve tek ufuk değildir. Nitekim o, Türkiye’nin kurtuluşunu ne sadece Batılılaşmasında ne de sadece İslamlaşmasında görüyordu. Onun için “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” formülü birbirine bağımlı, ahenkli bir bütünlüğe sahipti. Ayrıca Gökalp’in bu formülünde “Avrupalılaşmak” yerine “muasırlaşmak” kelimesini kullanması, bazı çevrelerin ona yaptığı tenkitlerin haksızlığını da kendiliğinden ortaya çıkardı. Çünkü Gökalp, çağının bir fikir adamı ve buhran devrinde yetişen, çöküş sebeplerini ve çarelerini araştıran bir sosyolog olarak çok iyi biliyordu ki devrin diğer milletleri gibi Türk milleti de hem varlığını korumak hem de ilerlemek için çağın medeniyetinin gereklerini benimsemek zorundaydı.
Ziya Gökalp’in dil, medeniyet ve millî kültür tasavvuru
Gökalp daha sonra, Osmanlı Devleti’nde var olan ikiliklerden bahsederek medeniyetimize ve millî kültürümüze ait olan unsurları ortaya koymaya çalışır. Ona göre, Osmanlıca, Osmanlı vezni, Osmanlı musikisi vb. unsurlar medeniyetimizi, Türkçe, Türk vezni, Türk musikisi vb. unsurlar da millî kültürümüzü oluşturur.
Birol Emil, Gökalp’in sadece dil hakkındaki görüşlerine bakılarak, “medeniyet” ile kastettiği şeyin, “ıstılahlara (terimlere) dayanan ilim ve teknik” olduğunu, “dinî, ahlaki, bediî (estetik) duygular ve onların ifadesi olan kelimeler”in de “millî kültür”ü yaptığını söyler. Gökalp’in de millî kültürün özellikle duygulardan, medeniyetin ise özellikle bilgilerden müteşekkil olduğunu söylemesi Emil’in bu tespitini doğrular.
Gökalp’in lisan konusundaki görüşleri elbette bunlarla sınırlı değildir. O başka metinlerde, manzumelerde ve özellikle “Yeni Lisan Hareketi” bağlamında kaleme aldığı yazılarında hep bu konuya değinir. Hatta kendi ifadesiyle lisan konusu Gökalp’te tek başına topyekûn bir hareketin de ilk kıvılcımı olur:
“Hülâsa, on yedi-on sekiz yıldan beri Türk milletinin sosyolojisini ve psikolojisini incelemek için harcadığım çalışmalarımın mahsulleri kafamın içinde istif edilmiş duruyordu. Bunları meydana atmak için yalnız bir vesilenin çıkmasına ihtiyaç vardı. İşte, Genç Kalemler’de Ömer Seyfeddin’in başlamış olduğu fikir mücadelesi bu vesileyi hazırladı. Fakat ben dil meselesini kâfi görmeyerek Türkçülüğü bütün mefkûreleriyle, bütün programıyla ortaya atmak lâzım geldiğini düşündüm.”
Notlar
[1] Orhan Okay, Ziya Gökalp, TDV İslâm Ansiklopedisi, 1996, İstanbul, 14. cilt, s. 124-125.
[2] Gültekin Seren, Ziya Gökalp, Uludağ: Bursa Halkevi Dergisi, Bursa: İsmail Mustafa, 1948, sayı: 89, s. 19-21.
[3] Fürüzan Hüsrev Tökin, Ziya Gökalp, Ziya Gökalp, Ankara: Ziya Gökalp Derneği, 1977, cilt: II, sayı: 8, s. 383.
[4] / Murat Kara, Batı’ya Bakış ve “Medeniyet” Kavramı Bağlamında Ziya Gökalp ile Mehmet Akif’in Görüşleri ve Bu Görüşlerin Karşılaştırmalı Olarak Değerlendirilmesi, Al Farabi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 2022, cilt: VII, sayı: 4, s. 92-94.

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.