Bir nefeslik hayat: Uyku apnesinin görünmeyen yüzü
Uyku sırasında tekrarlayan nefes durmaları çoğu zaman sadece “horlama” sanılıyor. Oysa uzmanlara göre bu durum; kalp, beyin, metabolizma ve damar sağlığını etkileyen ciddi bir hastalığın işareti olabilir. Peki tedavi edilmeyen uyku apnesi ölüm riskini ne kadar artırıyor, Türkiye’de tablo ne?
Gece boyunca defalarca duran nefes, çoğu zaman fark edilmeyen ancak vücutta derin izler bırakabilen bir sürecin habercisi olabilir. Uyku apnesi, yıllar boyunca “horlama” ile özdeşleştirilen basit bir sorun gibi görülse de bugün bilimsel veriler bunun çok daha ciddi bir tabloya işaret ettiğini ortaya koyuyor.
Modern yaşamın getirdiği alışkanlıklar, bu sessiz hastalığı küresel bir halk sağlığı sorununa dönüştürmüş durumda. Obezite oranlarının artması, fiziksel aktivitenin azalması ve ekran başında geçirilen sürenin uzaması, uyku kalitesini doğrudan etkilerken uyku apnesinin görülme sıklığını da artırıyor.
Uyku sırasında üst solunum yolunun tekrarlayan şekilde tıkanmasıyla ortaya çıkan bu hastalık, yalnızca geceyi değil gündüz yaşamını da etkiliyor. Gün içinde aşırı uyku hâli, dikkat dağınıklığı ve performans kaybı gibi belirtiler çoğu zaman başka nedenlere bağlanarak göz ardı ediliyor. Oysa bu tablo, altta yatan daha ciddi bir sağlık riskinin habercisi olabilir.
Son yıllarda yapılan çalışmalar, tedavi edilmeyen uyku apnesinin hipertansiyon, kalp ritim bozuklukları, kalp krizi ve inme riskini belirgin şekilde artırdığını ortaya koyuyor. Uzmanlara göre bu risk, özellikle obezite ve diyabet gibi ek hastalıklarla birleştiğinde katlanarak büyüyor ve bazı durumlarda ani ölüm riskine kadar uzanabilen ciddi bir tabloya dönüşebiliyor. Bu noktada hastalığın ölüm riskiyle ilişkisi ve altta yatan mekanizmalar daha da önem kazanıyor.
Bu çerçevede Nöroloji Uzmanı Dr. Gökçen Hatipoğlu, tedavi edilmeyen uyku apnesinin ölüm riski üzerindeki etkisine dikkat çekerek şunları söyledi: “Uyku apnesi artık yalnızca ‘horlama ve uykuda nefes durması’ olarak görülmemeli. Özellikle orta-ağır obstrüktif uyku apnesi, gece boyunca tekrarlayan oksijen düşmeleri, sempatik sistem aktivasyonu, tansiyon dalgalanmaları, ritim bozuklukları ve damar içi inflamasyon üzerinden kalp-damar ve beyin damar hastalıkları riskini artırır.
Bilimsel veriler, ağır ve tedavi edilmeyen uyku apnesinde ölüm riskinin belirgin arttığını gösteriyor. Klasik uzun dönem kohortlarda ağır OSA’nın kardiyovasküler olaylar ve ölümle ilişkisi yaklaşık 2–3 kat düzeyinde bildirilmiştir; 10 yıllık takipte tedavi edilmeyen ağır OSA’da fatal ve non-fatal kardiyovasküler olay riskinin yaklaşık üç kat arttığı gösterilmiştir. CPAP tedavisi alan hastalarda ise bu riskin belirgin azaldığı, hatta bazı çalışmalarda kontrol grubuna yaklaştığı bildirilmektedir.”
“Risk, tek bir hastalıktan değil, üst üste binen mekanizmalardan doğar”
Dr. Hatipoğlu, riskin özellikle eşlik eden hastalıklarla birlikte daha da arttığını vurgulayarak şöyle devam etti: “Risk özellikle hipertansiyon, obezite, diyabet, koroner arter hastalığı, atriyal fibrilasyon veya geçirilmiş inme öyküsü olan kişilerde daha kritik hâle gelir. Burada risk tek bir hastalıktan değil, üst üste binen mekanizmalardan doğar: obezite hava yolunu daraltır, uyku apnesi tansiyonu ve insülin direncini artırır, diyabet ve hipertansiyon damar hasarını hızlandırır. Yani uyku apnesi bu hastalıklara ‘eklenen’ pasif bir durum değil; çoğu zaman onları kötüleştiren aktif bir risk çarpanıdır.”
Son yıllardaki artışın nedenlerine de değinen Dr. Hatipoğlu, şu değerlendirmede bulundu: “Bana göre son 10 yıldaki artışın en güçlü tetikleyicisi obezite ve özellikle santral obezite artışıdır. Sedanter yaşam, ekran başında geçirilen sürenin artması, düzensiz uyku saatleri ve gece geç yemek yeme gibi modern yaşam alışkanlıkları da bunu besliyor. Dijitalleşme tek başına doğrudan uyku apnesi yapmaz; ancak kilo artışı, hareketsizlik, uyku süresinin kısalması ve uyku ritminin bozulması üzerinden tabloyu ağırlaştırır.”
“Tanı almamış hasta oranı için Türkiye’ye özgü kesin bir sayı söylemek zor”
Dr. Hatipoğlu, küresel ve Türkiye’deki duruma ilişkin verileri ise şöyle aktardı: “Küresel veriler oldukça çarpıcı: 2019’da yayımlanan büyük bir modelleme çalışması, 30–69 yaş arası yaklaşık 936 milyon erişkinde obstrüktif uyku apnesi olabileceğini; yaklaşık 425 milyon kişide ise orta-ağır düzeyde hastalık bulunduğunu tahmin etti. Türkiye için elimizde tüm toplumu polisomnografiyle tarayan güçlü bir veri yok. Türk Toraks Derneği’nin TURKAPNE veri tabanı tasarım makalesinde de Türkiye’de uyku kaydı temelli net prevalans verisi olmadığı; ancak TAPES çalışmasında Berlin anketine göre OSA riskinin/olası prevalansın %13,7 bulunduğu belirtiliyor.
Tanı almamış hasta oranı için Türkiye’ye özgü kesin bir sayı söylemek zor ancak dünya literatüründe orta-ağır OSA olgularının büyük çoğunluğunun, çoğu kaynakta %80’in üzerinde, tanı almadığı bildiriliyor. Türkiye’de de klinik gözlemim bu oranın yüksek olduğu yönünde; özellikle kadınlarda, genç-orta yaş erişkinlerde ve ‘sadece horluyor’ diye düşünülen hastalarda tanı gecikiyor.”
“Toplumda horlama hâlâ çoğu zaman ‘derin uyku belirtisi’ gibi algılanıyor”
Türkiye’deki temel sorunun iki katmanlı olduğunu belirten Dr. Hatipoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye’de bence sorun iki katmanlı: İlk basamakta farkındalık eksikliği, ikinci basamakta ise tanı ve tedaviye erişim gecikmesi. Toplumda horlama hâlâ çoğu zaman ‘normal’, hatta bazen ‘derin uyku belirtisi’ gibi algılanıyor. Oysa yüksek sesli horlama, uykuda nefes durması, sabah baş ağrısı, ağız kuruluğu, gündüz uyuklama, konsantrasyon bozukluğu, dirençli hipertansiyon ve gece çarpıntıları varsa bu artık basit horlama değildir; araştırılması gereken bir nöro-kardiyometabolik risk tablosudur.
Mevcut sağlık sistemi erken teşhis için potansiyele sahip; fakat kritik açık tarama basamağında. Hipertansiyonu kontrol altına alınamayan, obezitesi olan, diyabetli, atriyal fibrilasyonu bulunan, inme geçirmiş veya gündüz aşırı uykululuğu olan hastalarda uyku apnesi sistematik olarak sorgulanmalı. STOP-Bang, Berlin gibi kısa tarama ölçekleri polikliniklerde daha yaygın kullanılmalı; uygun hastalar uyku testi için hızlı yönlendirilmelidir.
Bir nörolog olarak özellikle şunu vurgulamak isterim: Uyku apnesi beyni de kalbi de sessizce yoran bir hastalıktır. Tedavi edilmediğinde inme, bilişsel yavaşlama, dikkat bozukluğu, baş ağrısı, hipertansiyon ve ritim bozukluklarıyla karşımıza çıkabilir. Bu nedenle horlamayı küçümsememek gerekir; bazen bir horlama, ilerideki bir inmenin veya kalp krizinin erken uyarısı olabilir.”
“Bu hastalık tüm organizmayı etkileyen sistemik sonuçlar doğurur”
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Yılmaz Bülbül ise uyku apnesinin yalnızca bir horlama ya da nefes durması problemi olmadığını vurgulayarak hastalığın vücutta yarattığı fizyolojik etkileri detaylandırdı: “Uyku apnesi basit bir horlama ve nefes durmasının ötesinde, vücutta stres hormonlarının artışı, oksidatif stresin tetiklenmesi ve sistemik enflamatuar yanıtın yükselmesi gibi mekanizmalarla çok sayıda sistemi etkiler. Bu nedenle hastalık yalnızca solunumla sınırlı değil, tüm organizmayı etkileyen sistemik sonuçlar doğurur.”
Prof. Dr. Bülbül, hastalığın fizyolojik mekanizmasını ayrıntılı şekilde şöyle anlattı: “Uyku apnesi, uyku sırasında üst solunum yollarında daralma ve tıkanma ile karakterize bir bozukluktur. Bu daralma ve tıkanmalara bağlı olarak hastada;
- Gece uykusu sıklıkla bölünür, yetersiz ve kalitesiz bir uyku olur.
- Her apne ile birlikte kan oksijen düzeylerinde düşüşler ve takiben çıkışlar olur.
- Göğüs kafesi içindeki (intratorasik) basınç sürekli değişkenlik gösterir, dalgalanır.
- Sempatik aktivasyon olur ve stres hormonları artar.”
Bu süreçlerin vücutta zincirleme etki oluşturduğunu belirten Bülbül, ortaya çıkan sağlık sorunlarını ise şöyle sıraladı:
“Yukarıda sıralanan gerekçelere bağlı olarak uyku apneli kişilerde önemli sağlık sorunları gelişir:
- Gece sıklıkla bölünen, yetersiz ve kalitesiz uyku nedeniyle kişide gündüz aşırı uyku hâli olur, ruhsal bozukluklar tetiklenebilir.
- Kan oksijen düzeylerinde gerçekleşen sık düşüş ve çıkışlar hastada oksidatif stres ve metabolik sendroma (obezite, insülin direnci, yüksek kolesterol düzeyi, yüksek tansiyon, koroner arter hastalığı) neden olur.
- Sempatik aktivite ve stres hormonlarının (adrenalin, kortizol vb.) artışı kardiyovasküler hastalıkları tetikleyebilir ve yüksek tansiyon, çarpıntı, aritmi, kalp yetmezliği gibi tablolar gelişebilir.”
Uyku apnesinde ölüm riskine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Bülbül, riskin çoğunlukla dolaylı mekanizmalar üzerinden geliştiğini vurguladı: “Uyku apnesinde tüm nedenlere bağlı ölüm oranları artmış olmakla birlikte, bu hastalarda bildirilen artmış ölüm oranları daha çok uyku apneye sekonder gelişen kardiyovasküler komplikasyonlar (hipertansiyon, kalp yetmezliği, aritmi, inme vb.) ile ilişkilidir ve bununla ilgili güçlü bilimsel kanıtlar mevcuttur. Primer olarak uyku apneye bağlı ani ölüm konusunda kısıtlı bilgiler mevcuttur ve yakın zamanda yapılan bir analizde, bizzat uyku apneye bağlı gelişen ani ölümlerin özellikle daha önce kalp hastalığı olan bireylerde geliştiği gösterilmiştir.”
“Uyku apneli hastada diyabet varlığı durumunda ölüm riski daha da artmaktadır”
Prof. Dr. Bülbül, bilimsel çalışmalara da atıf yaparak risk oranlarını şu şekilde aktardı: “Uyku apnede tüm nedenlere bağlı ölümler: Wisconsin Uyku Kohortu örnekleminde tüm nedenlere bağlı ölümler ağır uyku apneli olgularda 3.8 kat fazla bulunmuştur. Başka bir çalışmada da orta ve ağır uyku apneli bireylerde tüm nedenlere bağlı ölüm riski, apnesi olmayanlara göre 6 kat daha fazla (6.24 kat) saptanmıştır. Uyku apneli hastada diyabet varlığı durumunda ölüm riski daha da artmaktadır. İngiltere merkezli bir çalışmada tüm nedenlere bağlı ölüm riski sadece uyku apne için 1.11 kat, sadece diyabet hastaları için 1.67 kat ve hem uyku apne hem de diyabeti olanlar için 1.87 kat artmış bulunmuştur. Başka bir çalışmada özellikle ağır uyku apneli diyabetiklerde tüm nedenlere bağlı mortalite 1.58 kat fazla bulunmuştur.”
Uyku apnesi ile kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişkiye dikkat çeken Bülbül, şu bilgileri paylaştı: “Uyku apne ve kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişkiyi inceleyen çok sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışmalarda tedavi edilmemiş uyku apnenin kalp yetmezliği riskini %140, inme (felç) riskini ise %60 oranında artırdığını ve koroner kalp hastalığı olasılığını da %30 oranında yükselttiğini ortaya koymuştur. Wisconsin Uyku Kohort çalışmasında da uyku apnenin yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi ve diğer potansiyel faktörlerden bağımsız olarak, doza bağımlı bir şekilde gelecekteki hipertansiyon riskini artırdığı gösterilmiştir. Uyku apne ne kadar şiddetliyse, hipertansiyon gelişme riski de o kadar yüksek bulunmuştur. Bu çalışmada hafif uyku apne ve daha ağır uyku apne olan kişilerin, sağlıklı kişilere göre hipertansiyon geliştirme olasılıklarının sırasıyla yaklaşık iki ve üç kat daha yüksek olduğu saptanmıştır.”
Kardiyovasküler ölüm riskine ilişkin değerlendirmesini sürdüren Bülbül, şu ifadeleri kullandı: “Uyku apnede bildirilen artmış ölüm oranları daha çok uyku apneye sekonder gelişen kardiyovasküler komplikasyonlar ile ilişkilidir. Genel olarak uyku apneli bireylerde kardiyovasküler ölüm riski, apnesi olmayan bireylere göre yaklaşık iki kat daha yüksektir. Wisconsin Uyku Kohortu örnekleminde kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölüm oranı ise 5.2 kat daha fazla bulunmuştur.”
Tedavinin etkisine de dikkat çeken Prof. Dr. Bülbül, önemli bir noktayı şöyle vurguladı: “Uyku apne tedavisi ile tüm nedenlere bağlı mortalite ve kardiyovasküler mortalite belirgin şekilde azalmaktadır. Bir çalışmada tüm nedenlere bağlı ölüm riski tedavi uygulanan grupta 0.63 kat, kardiyovasküler ölüm riski ise 0.45 kat azalmış bulunmuştur. Başka bir çalışmada ise tedaviye devam eden uyku apne hastalarında kardiyovasküler ölüm riskinin, tedaviyi sonlandıran hastalara göre %39 daha düşük olduğu saptanmıştır.”
“Uyku apnesi ile obezite ve yaşlanma arasında doğrusal bir ilişki mevcuttur”
Türkiye’de uyku apnesinin obezite ve yaşlanmayla birlikte artacağına dikkat çeken Bülbül, tabloyu şöyle özetledi: “Uyku apnesi ile obezite ve yaşlanma arasında doğrusal bir ilişki mevcuttur. Yaşla birlikte apne sıklığı artmakta, uyku apneli hastaların en az yarısı obez olmaktadır. Ülkemizde giderek yaşlanan nüfus ve artan obezite oranları dikkate alındığında, bu durumun gelecekte çok daha önemli bir halk sağlığı sorununa dönüşeceği açıktır. Türkiye’de obezite oranları 1990 yılında %18.8 iken, 2010 yılında %36’ya yükselmiştir.”
Obeziteye yol açan faktörlere de değinen Prof. Dr. Bülbül, yaşam tarzı değişimlerine dikkat çekerek şunları söyledi: “Obezite temel olarak aşırı ve yanlış beslenme ile fiziksel aktivite yetersizliği ile ilişkilidir. Son yıllarda artan hazır gıda tüketimi, fast food tarzı beslenme ve hareketsizliği artıran şehirleşme, dijital bağımlılık ve home-ofis çalışma düzeni bu artışın başlıca nedenleridir.”
Türkiye’de uyku apnesi sıklığına ilişkin verileri de paylaşan Prof. Dr. Bülbül, şu bilgileri aktardı: “Türkiye’de uyku apne sıklığı ile ilgili 2015 yılında yapılan ve ülke genelini temsil eden TAPES çalışmasında erişkinlerde uyku apnesi sıklığı %14’lere varan oranlarda bulunmuştur. Nüfusun yaklaşık dörtte üçünün erişkin olduğu düşünüldüğünde, ülkemizde uyku apneli hasta sayısının 8-9 milyon civarında olduğu değerlendirilebilir. Son yıllarda farkındalık artmakla birlikte önemli bir kesim hâlâ tanı almamıştır. Ülkede mevcut uyku laboratuvarı ve teşhis ünitelerinin bu hasta yükünü karşılaması mümkün değildir.”
Son olarak tanı ve sağlık sistemi yüküne değinen Prof. Dr. Bülbül, şu değerlendirmede bulundu: “Uyku apnesi çoğu zaman ‘basit horlama’ olarak görülüp yıllarca göz ardı edilebiliyor. Son yıllarda farkındalık artsa da hâlâ önemli bir kesim konuyu önemsemiyor. Hekime ve tedaviye erişim açısından büyük bir sorun olmasa da, mevcut uyku laboratuvarları artan hasta sayısını karşılamakta yetersiz kalmakta ve bu nedenle uyku testi için ayları bulan bekleme süreleri oluşmaktadır.”
Uzmanların çizdiği bu tablo, uyku apnesinin “basit bir horlama” olarak görüldüğünde zamanla kalp-damar sisteminden beyne uzanan ciddi bir sağlık yüküne dönüştüğünü net biçimde ortaya koyuyor. Hem nörolojik hem de göğüs hastalıkları açısından yapılan değerlendirmeler, hastalığın yalnızca solunumla sınırlı kalmayan, tüm vücudu etkileyen bir süreç olduğuna işaret ederken, en kritik noktanın çoğu zaman geç tanı olduğu vurgulanıyor.
Bu nedenle uzmanlara göre asıl belirleyici adım, belirtileri erken fark etmek ve doğru şekilde değerlendirilmesini sağlamak. Gece horlaması, nefes durmaları ve gündüz aşırı uyku hâli gibi işaretler göz ardı edilmediğinde, hastalığın ilerlemesi büyük ölçüde önlenebiliyor. Bu çerçevede uyku apnesiyle mücadelede en etkili yaklaşımın, gecikmeden tanıya ulaşmak ve tedaviyi düzenli şekilde sürdürmek olduğu ifade ediliyor.

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.