Parmaklıkların arkasındaki toplum ve güvenliğin iki yüzü
Suç oranlarındaki düşüş tek başına bir başarı kriteri değil. Hollanda, cezaevlerini kapatarak rehabilite edici, vizyoner bir model sunarken; El Salvador, olağanüstü hâl ve kitlesel tutuklamalarla cinayet oranlarını tarihî düşüşlere indirdi. Peki gerçek güvenlik hangisi?
Suç, insanlık tarihinin gölgesi gibidir; ışığın olduğu her yerde karanlık bir siluet olarak varlığını sürdürür. Bir toplumun gelişmişlik düzeyini ölçmek için genellikle sanatına, teknolojisine ya da ekonomisine bakarız; oysa bir medeniyetin gerçek aynası, suçluyu nasıl tanımladığı ve onu nasıl ıslah etmeyi seçtiğidir. Fransız filozof Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde, cezalandırma sistemlerinin aslında iktidarın beden üzerindeki tahakkümü olduğunu savunur. Bugün modern dünya, suçla mücadelede iki uç kutup arasında savruluyor: Bir yanda rehabilite edici, vizyoner ve şeffaf yaklaşımlarıyla cezaevlerini kapatan Hollanda; diğer yanda ise devlet baskısı ve olağanüstü hâl uygulamalarıyla suç oranlarını aşağı çeken El Salvador.
Bu iki örnek, suç istatistikleri ile birlikte devletin "güvenlik" uğruna neleri feda edebileceğine dair felsefi bir tartışmayı da karşımıza çıkarıyor. Suçun önlenmesi, fiziksel bir engel koyma meselesi midir, yoksa toplumsal dokunun yeniden örülmesi süreci mi? Bu düşüş hangi yöntemlerle sağlandı ve toplum bunun karşılığında ne ödedi?
Hollanda: Bir modernleşme hikâyesi olarak boşalan hücreler
Hollanda'nın boşalan hapishaneleri kapatması, dünya genelinde bir başarı öyküsü olarak yankı buluyor. Boş kalan cezaevleri, ilk bakışta suçun azaldığını gösteren sembolik bir tablo sunuyor. Ancak bu durum, yalnızca siyasi bir iradenin sonucu değil, daha derin toplumsal ve yapısal değişimlerin bir meyvesi. Renate van der Zee gibi yazarların da vurguladığı üzere, bu düşüşün temelinde suçun niteliğindeki değişimler ve şiddet suçlarının on yıllar içindeki belirgin azalması yatıyor. Hollanda sistemi, boş hücrelerle ekonomiyi yormak yerine, gerçekçi bir mali ve sosyal politika izleyerek cezaevi sayısını azaltmayı tercih etti. Burada sadece daha az insanı hapse atan bir ülke değil; aynı zamanda suçla mücadeleyi daha farklı yöneten bir ülke olarak öne çıkıyor.
Hollanda'daki bu dönüşümün arkasındaki faktörleri incelediğimizde karşımıza şu şekilde bir tablo çıkıyor:
- Demografik etki: Yaşlanan nüfus, suç icraatlarını azaltan doğal ve yapısal bir faktör olarak kabul edilmektedir. Suç oranları özellikle genç erkek nüfusun yoğun olduğu toplumlarda daha yüksek seyrediyor; nüfus yaşlandıkça suç eğilimleri de doğal olarak geriliyor.
- İstatistiksel gerçeklik: 2002 yılında her 1.000 kişi başına 93 olan suç oranı, 2017'de 49'a gerileyerek %43'lük devasa bir düşüş kaydetmiştir.
- Suç türlerindeki değişim: Şiddet suçlarında uzun vadeli bir düşüş dikkat çekiyor. Şiddet suçları (sokak soygunu, saldırı vb.) son beş yılda %6 oranında azalarak 78.000 seviyelerine gerilemiştir.
Ancak Hollanda tablosu tamamen sorunsuz değil. İstatistik kurumu CBS, 2010'dan bu yana görülen düşüş eğiliminin durduğunu ve suç rakamlarının istikrar kazandığını belirtiyor. Özellikle yeni teknolojik yöntemlerin (tükürük testi gibi) kullanılmasıyla, önceden tespit edilemeyen uyuşturucu etkisinde araç kullanımı gibi suçlarda %25'lik bir "artış" kaydedildi. Bu durum, suçun aslında her zaman orada olduğunu, ancak "tespit kapasitesinin" istatistikleri şekillendirdiğini gösteriyor. Dolayısıyla artan şey suçun kendisi değil, devletin tespit kapasitesi. Bir anlamda, Hollanda’nın başarısı sadece suçu azaltmak değil, suçu yönetme biçimini modernleştirmek. Bu örnekteki asıl başarı suçun izlenip ölçülmesinde kullanılan modernleşme.
El Salvador: Demir yumruğun gölgesinde güvenlik
Hollanda’nın rasyonel ve zamana yayılan yaklaşımının tam zıttı bir evrende, El Salvador örneği duruyor. Bir zamanlar dünyanın en yüksek cinayet oranlarından birine sahip olan bu Orta Amerika ülkesi, 2024 itibarıyla cinayet oranını 1,9/100.000 gibi şaşırtıcı bir seviyeye indirdi. Ancak bu düşüş, barışçıl bir toplumsal dönüşümden ziyade, devletin "agresif güvenlik politikaları" sayesinde gerçekleşti.
El Salvador modelinin bedelleri, demokratik hukuk devleti standartları açısından oldukça ağır:
- Kitlesel tutuklamalar: Ülke nüfusunun %1,7'si şu an tutuklu durumdadır. Mart 2022'den bu yana düzenlenen baskınlarda 85.000'den fazla kişi tutuklanmıştır.
- İnsan hakları ihlalleri: Tutuklular arasında 3.000'den fazla çocuk bulunmaktadır. Olağanüstü hâl süresince en az 261 kişinin cezaevlerinde hayatını kaybettiği bildirilmiştir.
- Kapasite sorunu: Hapishane kapasitesi 38.000 kişi aşılmış, bu da insani koşulların daha da kötüleşmesine yol açmıştır.
Ülkede güvenliğin arttığını ama hukuk devleti standartları aynı ölçüde güçlenmediği, tersine ciddi şekilde zorlanması söz konusu. Çete şiddeti büyük ölçüde azalsa da bunun sağlanması demokratik ve hukuki bedellerle mümkün olmuştur. Bu model, suçu bastırmaya odaklanır.
Bu noktada karşımıza çıkan ahlaki ikilem şudur: Bir toplumda sokakların güvenli olması, binlerce kişinin hukuksuz veya ayrım gözetmeyen baskınlarla tutuklanmasını meşrulaştırır mı? El Salvador’da çete şiddeti azalmış olabilir, ancak bu durum "yakalanma ihtimali ve belirsiz tutukluluk süreleri" ile sağlanan bir caydırıcılığa dayanıyor. Ayrıca, bu düşüşün bir kısmının hükümet ile çeteler arasındaki kapalı kapılar ardındaki pazarlıklardan kaynaklandığına dair ciddi iddialar da bulunuyor. Rakamlara bakarken bu bilgilerin göz önünde bulundurulması önemli.
Hangi güvenlik?
Tarih boyunca devletlere bakıldığında, topluma güvenlik vaat ederek daha fazla yetki talep ettiklerine şahit oluruz. Thomas Hobbes, Leviathan’da insanların güvenlik uğruna özgürlüklerinin bir kısmından feragat ederek toplumsal sözleşmeye imza attıklarını söyler. Bu denklemin bir sınırı olmalı elbette. Ancak El Salvador örneği, bu sözleşmenin "güvenlik" lehine ne kadar esnetilebileceğinin tehlikeli bir sınırını çiziyor. Hollanda ise suçun sadece bir asayiş sorunu değil, aynı zamanda bir "yönetim ve veri" meselesi olduğunu kanıtlıyor. Kurum politikaları, suç bildirimindeki değişiklikler ve alternatif yaptırımları kullanıyor.
Hollanda ve El Salvador tam da bu nedenle iki farklı model olarak önem taşıyor. Hollanda'da suçun düşüşü, önleyici güvenlik yatırımları ve mağduriyetin azalmasıyla açıklanırken; El Salvador'da bu durum, mahalle kontrolünün kırılması ve çete kültürünün devlet baskısıyla zayıflatılmasıyla sağlandı. Hollanda bize, suçla mücadelenin daha insani ve sürdürülebilir bir yolu olduğunu gösterirken; El Salvador, kaosun içinden çıkan bir toplumun disiplin uğruna neleri göze alabileceğini hatırlatıyor. Hollanda daha yavaş ve kurumsal davranabilirken El Salvador daha hızlı ancak tartışmalı yöntemler uyguluyor.
Sonuç olarak, suç oranlarının düşmesi tek başına bir başarı kriteri değil. Asıl soru, bu düşüşün hangi yöntemlerle ve hangi toplumsal maliyetlerle sağlandığı. Bir toplumun huzuru, demir parmaklıkların sayısıyla değil, o parmaklıklara duyulan ihtiyacın ne kadar azaldığı ile ölçülmeli… Çünkü güvenli bir toplum, yalnızca korkunun bastırıldığı değil; adaletin, hukukun ve toplumsal güvenin birlikte güçlendiği toplumdur.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.