İki ülke arasında: Göçün sessiz hikâyeleri
Hollanda’ya göç eden Türkiye kökenli yüksek nitelikli profesyonellerin hikâyelerinde aidiyet, sorunlar ve geri dönüş ihtimali iç içe geçiyor. 37 katılımcının anlatıları, göçün tek seferlik bir karar değil, sürekli yeniden şekillenen bir deneyim olduğunu gösteriyor.
2024 yılının ilkbaharında, serin bir Amsterdam akşamında şehrin kalbi sayılabilecek Rokin’deyiz. 2016 sonrası Türkiye’den Hollanda’ya yönelik yüksek nitelikli göçü ele alan TÜBİTAK destekli proje kapsamında mülakat gerçekleştireceğim katılımcı, Türkiye’den birkaç yıl önce Hollanda’ya göç etmiş yüksek nitelikli bir profesyonel. Mülakata başlamadan önce biraz dolaşıyoruz ve sevdiği, yeni rutinlerinde yer sahibi bir kafeyi tercih ediyor. Benim tercihim görece daha sakin, rahat konuşabileceğimiz ve mahrem bir alan olsa da katılımcının talebine uyuyorum. Kahveler geliyor, ses kayıt cihazını açıyoruz. Önce Türkiye günlerini, çalışma hayatını ve ardından göç kararını anlatmaya başlıyor. Konuşurken sesinde ve kelimelerinde iki farklı duygu aynı anda hissediliyor: Geride bıraktığı ülkeye duyduğu özlem ve onu göç etmeye iten koşullara yönelik kırgınlıklar.
Bir süre sonra, yakın bir masaya Türkçe konuşan bir grup oturuyor. Türkçe konuşmalarından Türkiye kökenli oldukları tahmin edilebilen bu grubun, yaş itibarıyla farklı kuşaklardan kişilerden oluştuğu izlenimine kapılıyorum. O anda, farklı dönemlere ait iki göç deneyimi yan yana beliriyor. Bir tarafta son yıllarda Türkiye’den Hollanda’ya göç etmiş yüksek nitelikli bir profesyonel, diğer tarafta ise Hollanda’daki Türkiye kökenli topluluğun farklı kuşaklarını yansıtan bir grup bulunuyor. Birbirinden farklı göç hikâyeleri, deneyimler ve kültürel birikimler aynı mekânda doğal bir biçimde yan yana geliyor.
Katılımcı; doğrudan sorular arasında yer almamasına rağmen, kişisel tercihiyle Türkiye’deki genel siyasal atmosfere ilişkin gözlem ve deneyimlerini eleştirel ancak ölçülü bir tonda anlatmaya başlıyor ve kendi göç süreciyle ilişkisini de tartışıyor. Kısa bir süre sonra yan masadaki grubun bazı üyelerinin sessizleşerek, katılımcının anlatısına kulak kesildiğini hissediyorum. Bu durum, görüşmenin mahremiyetini ve mülakatın doğal akışını bozabilme riski barındırıyor. Bu kaygılarla, yan masadaki grup üyelerinin konuşmaya ilgisini fark ettiğim ilk anda, kısa bir ara vermeyi ve görüşmeyi başka bir masada, mümkün olmazsa mahrem bir ortamda sürdürmeyi öneriyorum. Katılımcı, öneriyi kabul ediyor ve kısa bir süre sonra kayıt cihazını yeniden açarak görüşmeye kaldığımız yerden devam ediyoruz.
O gün masalar arasında herhangi bir temas, tartışma ya da olumsuzluk yaşanmıyor. Ancak henüz hiçbir şey olmamışken böyle bir önlem alma ihtiyacı hissettiren atmosfer, saha araştırmasının hafızamda kalan çarpıcı anlarından biri oluyor. Aynı kökenden gelen insanların farklı dönemlerde, farklı koşullarda yaşadıkları göç deneyimlerinin ve bunların şekillendirdiği hafıza, aidiyet ve hassasiyetlerin birbirinden ne kadar farklı olabileceğini o an bir kez daha düşünüyorum. Bu kısa karşılaşma, farklı göç dalgalarının zaman içinde nasıl karşılaşacağı, birbirini nasıl algılayacağı ve aralarında nasıl ilişkiler geliştireceği üzerine düşünmeme ve bu soruların izini literatürde sürmeme vesile oluyor.
Duyulmayan çığlık: Kadınların göç hikâyeleri
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine ilişkin deneyimler, saha çalışmasında öne çıkan konulardan biri oldu. Kadın katılımcıların araştırmaya gösterdiği ilgi ve deneyimlerini paylaşma konusundaki istekliliği oldukça belirgindi. Görüşme çağrılarına erkek katılımcılara kıyasla daha fazla geri dönüş yaptılar ve mülakatların planlanması sürecinde de dikkat çekici bir çaba gösterdiler. Aksayan tren seferlerine rağmen randevularını ertelemek istemeyenler, görüşmeye katılabilmek için iş yerinden izin alanlar ya da yoğun programlarını yeniden düzenleyenler oldu.
Birçoğu yalnızca göç hikâyelerini değil Türkiye’de gündelik hayatta karşılaştıkları eşitsizlikleri, güvensizlikleri, çalışma yaşamındaki deneyimlerini ve gelecek kaygılarını ayrıntılı biçimde anlatmak istedi. Zaman zaman planlanan görüşme süresini aşan bu sohbetlerde, uzun yıllar biriktirilmiş deneyimlerin dile getirilme ihtiyacı hissediliyordu. Öyle ki, iki katılımcı hamilelik süreçlerine rağmen görüşmeye katılmayı özellikle istemiş ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin göç kararları üzerindeki etkisini paylaşmaya önem vermişlerdi.
Bu görüşmeler, kadınların çalışmaya gösterdiği ilginin sadece bir mülakat katılımından ibaret olmadığını, uzun süredir içlerinde biriktirdikleri deneyimleri paylaşma ve görünür kılma ihtiyacından beslendiğini hissettirdi. Kadınların aktardığı bu göç hikâyeleri, göç kararının arkasında yatan kişisel ve toplumsal kırılmaların duyulması, fark edilmesi yönünde yükselen “sessiz bir çığlık” niteliğindeydi.
Araftaki anahtarlık
Bazen saha araştırmasında karşılaşılan küçük bir ayrıntı, uzun bir mülakattan daha fazla şey düşündürebiliyor. Hollanda’nın doğayla iç içe sakin bir köşesinde gerçekleştirdiğimiz mülakat sırasında, katılımcının masanın üzerindeki anahtarlığına uzun sayılabilecek bir süre dalıp sessiz kaldığını hatırlıyorum. Üzerinde iki ayrı evin anahtarı vardı. Biri Türkiye’de geride bıraktıkları hayata, diğeri Hollanda’daki yaşamlarına açılıyordu. Katılımcı, eski evlerini kapatmadıklarından bahsetti. Ardından, “Eşim mutsuz. Burada istediği işi bulamazsa dönebiliriz” diyerek, bu küçük ayrıntının arkasındaki büyük belirsizliği ve iş bulma sürecinin aile içinde yarattığı kırılgan dengeyi anlattı. O an o anahtarlık, yalnızca iki ev arasındaki fiziksel bağı değil, göç kararının aile içinde nasıl sürekli yeniden ele alındığını da gösteriyordu.
Bir eş ya da partner kısa sürede arzu ettiği işi bulurken, diğer eş uzun bir süre kendi alanında çalışamıyor veya formel iş gücü piyasasına dâhil olamıyor. Bu örnek, yüksek nitelikli göçün yalnızca bireysel deneyimler üzerinden değil, ailelerin/partnerlerin ortak deneyimleri ve uyum süreçleri üzerinden de okunması gerektiğini gösteren özel anlardan biriydi.
Saha araştırmasında dikkat çeken gözlemlerden biri, bazı katılımcıların siyasal konular hakkında konuşurken sergiledikleri temkinli tavırdı. Araştırma, iltica başvurusu yapan kişileri değil, Hollanda’ya gönüllü olarak yüksek nitelikli iş gücü kapsamında gelen profesyonelleri kapsıyordu. Birçok katılımcı göç kararlarını anlatırken kimi zaman cümleleri yarıda kaldı, kimi zaman da bazı değerlendirmelerini kayıt cihazı kapandıktan sonra daha açık biçimde dile getirdi. Jest ve mimiklerle verilen “Anla beni” duygusu, özellikle bu başlıktaki konuşmalarda belirgindi. Bu gözlemler, bazı katılımcıların göç sonrasında da siyasal konularda konuşurken belirli bir ihtiyatı koruma eğilimlerine işaret ediyordu.
Bir ihtimal daha var: Geri dönüş (veya yeniden göç)
Görüşmeler sonunda dikkat çeken bir başka nokta ise geri dönüş meselesiydi. Katılımcılar açısından geri dönme kararı, çoğu örnekte, bir yandan Türkiye’den ayrılmalarına neden olan koşulların ne ölçüde değişeceğiyle, diğer yandan Hollanda’daki yaşam deneyimlerinin zaman içinde nasıl şekilleneceğiyle yakından ilişkiliydi. Bu çerçevede, son yıllarda Hollanda siyasetinde aşırı sağ siyasetin yükselişi ve bunun toplumsal yansımaları, bazı görüşmelerde kendiliğinden gündeme gelen ve kaygıyla değerlendirilen başlıklardan biri oldu. Dolayısıyla göç, tek seferlik bir karar ya da tamamlanmış bir süreçten ziyade hem ülkelerdeki değişimlerden hem de bireylerin/ailelerin yaşam deneyimlerinden etkilenerek sürekli yeniden değerlendirilen dinamik bir olgu olarak karşımıza çıkmaya devam ediyor.
12 ay süren ve Ocak 2025’te tamamlanan bu proje, TÜBİTAK’ın desteği, 37 katılımcının paylaştığı kişisel deneyimler ve Groningen Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nün sunduğu akademik ortam sayesinde mümkün oldu. Bu süreç boyunca değerli katkıları ve yol göstericiliği için Prof. Dr. Başak Bilecen’e ayrıca teşekkür ederim. Proje kapsamında bir sonuç raporu hazırlandı ve araştırmanın bulgularını ele alan bir makale yayımlandı. Sınırlılıklar çerçevesinde kaleme alınan bu gözlem yazısı ise akademik bir iddia ya da kapsamlı bir araştırma sonucu sunma amacı taşımıyor. Yazı, araştırma sürecinde edinilen kişisel deneyim ve gözlemleri daha geniş bir kamusal alanda paylaşmayı, tartışmaya açmayı ve bu deneyimlerin kamusal faydaya dönüşmesine katkıda bulunmayı amaçlıyor.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.