06 Nisan 2026

Belirsizliğin savaşı: “Poker” ile “Satranç” arasında sıkışan bölge

Donald Trump’ın çelişkili söylemleri, İsrail’in kararlılığı ve İran’ın direnciyle şekillenen savaş, beşinci haftasında derin bir belirsizlik üretiyor. Çatışmanın kaderi, liderlerin sözlerinden çok sahadaki stratejik kapasite ve “poker” ile “satranç” akıllarının mücadelesine bağlı görünüyor.

Trump’ın ardı ardına gelen yıkıcı saldırı tehditleri ve peşinden bunları erteleyen açıklamaları, İsrail’in savaşı sürdürme konusundaki kararlılığı ve İran’ın sahada sergilediği dikkat çekici dayanıklılık, beşinci haftasına giren savaşın en belirgin özelliğini oluşturuyor: derinleşen belirsizlik. Bu belirsizlik yalnızca çatışmanın süresine değil, aynı zamanda bölgesel dengelerin nasıl şekilleneceğine dair soruları da büyütüyor.

Savaşın seyrine dair en çok konuşan isim olmasına rağmen ABD Başkanı Trump’ın çelişkili ve öngörülmesi güç söylemleri; sahadaki gerçeklikle kurduğu zayıf bağ nedeniyle analizi zorlaştırırken, Washington’daki karar alma süreçlerine dair soru işaretlerini de artırıyor. Bu nedenle savaşın seyrini anlamak için liderlerin açıklamalarından çok, tarafların sahaya sürdüğü ve gelecekte sürebileceği stratejik kapasiteye ve hamlelerine odaklanmak daha sağlıklı bir çerçeve sunuyor.

Bu noktada ortaya çıkan tablo, iki farklı stratejik aklın karşı karşıya geldiğini gösteriyor. ABD ve İsrail’in daha kısa vadeli, risk almaya ve baskı kurmaya dayalı yaklaşımı bir tür “poker” mantığını yansıtırken, İran’ın sabırlı, çok katmanlı ve zamana yayılan hamleleri “satranç” benzetmesini güçlendiriyor. Savaşın gidişatını belirleyecek olan da tam olarak bu iki farklı stratejik zihniyetin sahada nasıl kesişeceği olacak.

ABD’nin masadaki riskli kartları: Stratejik körlük ve maksimalist baskı

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırılarla fitili ateşlenen savaş, beşinci haftasını geride bırakırken Washington açısından öngörülemeyen bir yıpranma evresine girmiş durumda. Sahadaki tablo, ABD’nin bu sürece rasyonel bir askerî planlamadan ziyade, İsrail’in yarattığı bir “oldu bitti” ile dâhil olduğunu kanıtlayan verilerle dolu. Başlangıçta ilan edilen; rejim değişikliğinden nükleer kapasitenin imhasına, balistik füze programının tasfiyesinden enerji kaynaklarının kontrolüne kadar uzanan o devasa hedef listesi, bugün rasyonel bir stratejiden çok, hazırlıksız bir kibrin dışavurumu olarak okunuyor.

Savaşın bu aşamasında en dikkat çekici unsur İran’ın sergilediği beklenmedik dayanıklılık kapasitesidir. Tahran’ın on yıllardır süren ambargolar altında tahkim ettiği savunma doktrini, ABD askerî aygıtının “cerrahi müdahale” ve “hızlı sonuç” illüzyonunu boşa çıkarmış durumda. Bu direnç; sadece askerî değil, aynı zamanda Trump ve ekibi üzerinde ağır bir psikolojik baskı da oluşturuyor. Kendi sistemindeki denetim mekanizmalarını (check and balance) felç eden ve uluslararası hukuku göz ardı eden Trump, İran’ın sergilediği dayanıklılık karşısında “kişisel bir zafer” elde edememenin getirdiği hırçınlıkla, rasyonel olmayan bir tırmandırma sarmalına sürükleniyor. ABD’nin muazzam askerî kapasitesinin, asimetrik bir direnç karşısında sınırlarına dayanmış olması, Washington’da bir “İran bataklığı” paniğini tetiklemiş gözüküyor.

İşte tam da bu karşılıklı “yenişememe” hâli, köşeye sıkışan Trump yönetimini, hızlı ve kesin bir zafer elde etmek için İran’a daha yüksek maliyetler çıkaracak yıkıcı araçları masaya sürmeye zorluyor. Trump’ın elindeki ilk kart, İran’ın kritik sivil/askerî enerji altyapısına ve stratejik köprülerine yönelik topyekûn bir imha saldırısı olarak gözüküyor. Uzun süredir yaptırımlarla boğuşan İran ekonomisi için bu tür bir endüstriyel yıkım, sadece ekonomik bir çöküş değil, aynı zamanda rejimin toplumsal meşruiyetini aşındırmayı hedefleyen bir sosyal felaket senaryosu olarak değerlendirilmelidir. Trump, bu hamleyle, İran’ı savunma harcamalarından kesinti yapmaya ve kaynaklarını on yıllar sürecek bir yeniden inşa sürecine aktarmaya zorlayarak rakibini stratejik olarak felç etmeyi amaçladığı söylenebilir. Bu planın devreye sokulması ABD’nin uluslararası imajına telafisi imkânsız zararlar vereceği gibi küresel ölçekte ABD karşıtlığını da güçlendirecektir.

Trump’ın elindeki ikinci kart olarak duran kara operasyonu senaryosu ise ABD kapasitesinin sınırlarını en çok zorlayacak alan. Basra Körfezi’ndeki stratejik adaların (Hark, Keşm, Ebu Musa, Tunb’lar) işgali yoluyla Hürmüz Boğazı’nı kontrol altına almak veya nükleer tesislerdeki yakıtı cebren tahliye etmek, Trump’ın “berrak zafer” imajı için ihtiyaç duyduğu görseli sunabilir. Bu senaryo, eş zamanlı olarak İran içerisindeki ayrılıkçı milis grupların silahlandırılarak ülkenin bir iç istikrarsızlık sarmalına sokulmasını da içeriyor. Ancak bu, ABD ordusunu uzun sürebilecek, yüksek maliyetli ve çıkışı olmayan bir kara savaşına mahkûm etme riskini taşıyor.

Trump’ın masadaki üçüncü ve en karanlık seçeneği ise, İsrail basınında sıkça dillendirilen taktik nükleer silah kullanımıdır. Bu seçenek, sadece bölgeyi değil, küresel güvenlik mimarisini de kalıcı olarak havaya uçuracak bir “çılgınlık eşiği”dir. İran’ın direncini kıramamanın yarattığı narsisistik yaralanma, Trump ekibini bu tür bir radikal hamleye yaklaştırsa da böylesi bir adım ABD’nin askerî gücünün bir çözüm değil, küresel bir tehdit olduğunun tescili olacaktır.

Sonuç olarak beşinci hafta itibarıyla ABD, İran sahasında stratejik bir deha değil, elindeki tüm yıkıcı güce rağmen rakibini mat edemeyen, hüsrana uğramış bir poker oyuncusu portresi çiziyor. Trump’ın bu psikolojik baskı altında başvuracağı “maliyet katlama” araçları, İran’ı zayıflatabilir ancak ABD’nin kendi askerî ve siyasi sınırlarını tüketerek büyük bir jeopolitik mağlubiyete yürüdüğü gerçeğini değiştirmeyecektir.

İran’ın bölgesel direnç kartları: Satranç tahtasında maliyet yönetimi

Savaşın beşinci haftası geride kalırken, saldırıların yol açtığı ağır yıkıma rağmen Tahran’ın sergilediği şaşırtıcı dayanıklılık, çatışmanın seyrini ABD ve İsrail’in başlangıçtaki “hızlı zafer” beklentisinden uzaklaştırıyor. İran’ın bu süreçte izlediği strateji, Washington’un maksimalist ve çoğu zaman kaotik hedeflerine kıyasla çok daha rasyonel ve ayakları yere basan üç temel amaca odaklanıyor: Mevcut rejimin bekasını her ne pahasına olursa olsun korumak, savaşı zamana ve geniş bir coğrafyaya yayarak rakipleri için katlanılamaz bir maliyet üretmek ve son olarak Trump ile Netanyahu ikilisine iç politikada kullanabilecekleri “berrak bir zafer” fotoğrafı vermeyerek psikolojik üstünlüğü elde tutmak. Tahran, bu hedeflere ulaşmak ve devasa askerî asimetriyi dengelemek adına iki kritik jeopolitik kartı masada tutuyor.

İran’ın elindeki ilk ve belki de en etkili kart, küresel ekonominin şah damarları sayılan kritik su yolları üzerindeki doğrudan ve dolaylı hâkimiyetidir. Hürmüz ve Bab el-Mendeb boğazları, dünya enerji trafiği ve uluslararası ticaretin vazgeçilmez arterleridir. İran’ın, Hürmüz Boğazı’ndaki coğrafi avantajını ve Kızıldeniz hattındaki vekil unsurlarını kullanarak enerji güvenliğini ciddi bir kesintiye uğratma potansiyeline sahip olduğu biliniyor. Boğazların tamamen kapatılması veya geçişlerin sistematik olarak riskli hâle getirilmesi -ki İran bu stratejiyi bir süredir uyguluyor-  küresel piyasalarda bir enerji şokuna yol açacaktır. Tahran, bu “enerji silahını” kullanarak uluslararası toplumu ve özellikle enerji ithalatına ve ihracatına bağımlı aktörleri, ABD ve İsrail üzerinde baskı kurmaya zorlamayı amaçlıyor. Ancak bu kartın kullanımı, İran’ın bölge ülkeleriyle ve bölge enerji kaynaklarına bağımlı olan aktörlerle olan ilişkilerinde tam bir izolasyona yol açma riskini de barındırıyor.

İkinci stratejik kart ise İran’ın on yıllardır yatırım yaptığı “Şii Jeopolitiği” ve bölgesel nüfuz ağlarıdır. Pakistan’dan Yemen’e, Lübnan’dan Bahreyn’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada yerleşik olan Şii topluluklar, Tahran için sadece mezhepsel bir bağ değil, aynı zamanda operasyonel birer güç yansıtma aracıdır. Bölgedeki Şii kesimlerin yönetimler tarafından marjinalleştirilmiş olmaları, ekonomik memnuniyetsizlikleri ve köklü ABD/İsrail karşıtlıkları, bu kitlenin İran’ın politik çıkarları uğrunda seferber edilmesini kolaylaştırıyor. İran’ın bu toplumsal katmanları harekete geçirmesi, özellikle Körfez monarşilerini kendi iç güvenlik krizlerine odaklanmaya zorlayacak ve dikkatlerini dış savaştan iç istikrara kaydıracaktır. Bu durum, ABD ve İsrail’in bölge ülkelerine verdiği “rejim güvenliği” taahhütlerinin maliyetini artıracaktır. Ancak mezhep kartının bu denli sert bir şekilde sahaya sürülmesi, Arap dünyası ile İran arasında nesiller boyu sürecek kalıcı bir düşmanlık hattının inşa edilmesi anlamına gelmektedir.

Sonuç olarak İran, maruz kaldığı ağır askeri baskıyı bir “yıpratma savaşına” dönüştürerek rakibinin sabrını ve kaynaklarını tüketmeyi hedefliyor. ABD’nin kontrolsüz “poker” hamlelerine karşı, İran her bir taşın yerini ve gelecekteki maliyetini hesaplayan bir “satranç” oyuncusu gibi hareket ettiği görülüyor. Tahran için başarı, düşmanı askerî olarak yenmekten ziyade düşmanın zafer ilan etmesini imkânsız kılacak bir belirsizlik ve maliyet sarmalı yaratmakta gizli. Bu stratejik rasyonalite, beşinci haftada savaşın galibinin askerî kapasiteyle değil, psikolojik ve ekonomik dayanıklılıkla belirleneceğini bir kez daha teyit ediyor.

Beşinci haftasını dolduran bu savaş, askerî bir çatışmanın ötesine geçerek iki zıt stratejik kültürün topyekûn bir irade sınavına dönüşmüş durumda. Bir yanda, İsrail’in yönlendirmesiyle maksimalist hedeflerin peşinden sürüklenen, rasyonel planlamadan yoksun ancak muazzam bir yıkım gücüne sahip ABD’nin “poker” mantığı, diğer yanda ise ağır kayıplara rağmen sahadaki asimetriyi zamana ve coğrafyaya yayarak yönetmeye çalışan İran’ın “satranç” akılı duruyor. Trump yönetiminin karşılaştığı beklenmedik direnç, Washington’da narsisistik bir yaralanmaya yol açarken, süreci her an nükleer bir çılgınlığa ya da sivil altyapı imhasına evrilebilecek riskli bir “maliyet katlama” stratejisine itiyor.

Savaşın seyrine dair yakın vadeli projeksiyonum, tarafların kendi kartlarını ne kadar sert oynayacağına bağlı. Eğer Trump, “berrak zafer” takıntısıyla enerji hatlarına saldırı veya kara operasyonu gibi radikal hamleleri seçerse, bu durum İran’ın Hürmüz Boğazı ve bölgesel Şii ağlarını topyekûn bir karşı saldırı için harekete geçirmesini tetikleyecektir. Bu senaryo, sadece İran’ın değil, küresel enerji sisteminin ve Orta Doğu’daki mevcut devletler düzeninin de çözülmesi anlamına gelir.

ABD askerî olarak İran’ı ağır bir enkaza çevirebilir. Ancak bu yıkım Tahran’ı mat etmeye yetmeyebilir. Aksine yıkıldıkça radikalleşen bir İran, ABD’yi on yıllarca sürecek bir bölgesel kaosun ve ekonomik maliyet sarmalının içine hapsederek stratejik bir mağlubiyete sürükleyecektir. Sonuç olarak, bu savaşın galibi en gelişmiş füzeye sahip olan değil, rasyonel hedeflere tutunan, psikolojik baskıyı göğüsleyen ve jeopolitik sabrın sınırlarını en geniş tutabilen taraf olacaktır.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...