İnsanlığın karşısına dikilen yepyeni bir sorun: "Çoklu kriz"
Dünya, birbirini tetikleyen savaşlar, pandemi, iklim ve yapay zekâ kaynaklı risklerle derinleşen bir “çoklu kriz” sarmalında. Bu tablo, yalnızca siyasal değil; ekonomik, toplumsal ve etik boyutlarıyla modern sistemlerin sınırlarını zorlayan küresel bir kırılmaya işaret ediyor.
Orta Doğu'da yükselen askerî gerilim, Avrupa'nın yanı başında üç yıldır devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı, Pakistan'ın Afganistan'a savaş ilanı, Venezuela'ya yapılan müdahale... 2026'nın ilk aylarında dünyanın boğuştuğu krizlerin listesi uzayıp gidiyor. Ne var ki bu tabloyu yalnızca siyasi ve askerî başlıklar altında değerlendirmek, asıl meselenin önünü kapatıyor. Zira karşı karşıya olduğumuz şey birbiriyle bağlantısız olayların rastlantısal bir yığını değil; birbirini besleyen, birbirine geçmiş, sistematik bir kriz sarmalı.
Fransız düşünürler Edgar Morin ve Brigitte Kern, 1993'te kaleme aldıkları Terre-Patrie (Dünya Vatan) adlı kitaplarında artık insanlığın "çoklu krizle" mücadele etmek zorunda kaldığını öne sürdü. Krizlerin birbirini beslediğini, dolayısıyla birbiri içine geçmiş, birbirine bağlı ve bağımlı genel bir krizden söz etmek gerektiğini vurguladılar. Ortada çözülemeyen düğümlerin yol açtığı kontrol edilemez bir süreç olduğunun da altını çizdiler.
2016'ya gelindiğinde Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, Avrupa'nın mülteci sorunu, Brexit, Yunanistan'ın borçları ve Rusya'nın Kırım'ı ilhak etmesinin yarattığı yönetişim güçlüğünü ifade edebilmek için bu kavramı akademiden siyasi literatüre taşıdı. Kavramın uluslararası alanda geniş çapta bilinir hale gelmesi ise Columbia Üniversitesi tarih profesörü Adam Tooze aracılığıyla, 2022 yılında gerçekleşti. Financial Times'da yazdığı makalelerde Tooze, birbirine bağlı krizlerin var olan listesine iklim krizini, Rusya-Ukrayna Savaşı'nı, yapay zekanın ortaya çıkışını ve pandemi sonrası belirsizliği de ekledi.
"Çoklu kriz"in teorik tartışmadan gündelik yaşama sirayeti
Bu noktada bilhassa bir anda patlak veren ve kısa sürede dünyaya yayılan pandemi ile “Çoklu kriz”in başka bir seviyeye geçtiği görülür. Çünkü pandemi, beraberinde getirdiği belirsizlik ve önlenemezlik sebebi ile yalnızca bir sağlık krizi olmaktan çok öteye geçmiştir. Yaşanan ölümlerle insan sermayesi, tamiri çok zor olan bir yıkıma yol açmıştır. Buna bağlı olarak arz talepteki dengesizlik, işsizlik, enflasyon, hükümetlerin otoritesinin sarsılması zincirleme olarak birbirini besleyen ve kronikleşen krizler olmuştur. Bu ortamda ülkeler, olası tehlikelere karşı dışa kapalı bir politikayı gütmekte sakınca görmemiştir. Yaşanan jeopolitik gerginliklerin etkisi de ülkelerin bütçelerine ekstra mali yükler getirmiştir. Nitekim gelecekte insanlığı bekleyen en büyük sorun olduğu tespit edilen iklim krizine dair ayrılan bütçelerde de hükümetler, bilinçli olarak kısıntıya gitmeyi tercih etmiştir. Dolayısı ile yeşil enerjiye dönüşüm hamleleri de büyük ölçüde rafa kaldırılmıştır. Uzak bir tarihte insanlığın maruz kalacağı düşünülen iklim krizi, 2030’lara gelmeden sel baskınları, aşırı sıcaklar ve yangınlarla kendisini iyiden iyiye göstermektedir ki tüm bunlar sağlık, beslenme ve barınma güvenliği anlamına gelmektedir.
Yapay zekânın “çoklu kriz” sürecindeki rolü
Bir de bu fasit daire hâlini almış kriz silsilesinin çapı 2022 yılında Open AI’ın Chatgpt’yi çıkarması ile daha da genişledi. Boğaziçi Üniversitesi’nde görev alan Prof. Asım Karaömerlioğlu, AI’ın dönüm noktası olduğunu tarihten aldığı bir örnek üzerinden tartışmaya açmaktadır. Antik Mısır’ın bilinir olmasında başrol oynayan ve bugün yer aldığı British Museum’da etrafında onlarca ziyaretçinin görmek için sıraya girdiği Rosetta Taşı’nın deşifre edilme süreci oldukça meşakkatlidir. Napolyon’nun 1798’deki Mısır Seferi’ne giderken dil bilimci Champollion’u da yanında götürmesi ile Napolyon belki de hiç hedefinde olmayan bir gelişmeye ön ayak olmuştur. Dil bilimci Champollion, bu tarihi belge niteliğine sahip taşın üstündeki o zamana değin hiçbir yerde karşılaşılmamış olan hiyeroglif yazıyı çözebilmek adına tam yirmi üç yıl emek vermiştir. Oysa günümüzde AI sayesinde, yirmi üç yıllık deşifrasyon süreci birkaç saat içinde gerçekleştirilebilir. Bu müthiş gelişmenin sadece tarih veya kültürle sınırlı olmadığı; aksine tarımdan, haberleşmeye, eğitim, sanat, sanayiden, sağlığa, finanstan, enerjiye ve uzay çalışmalarına kadar yaşamın neredeyse her alanına sirayet ettiği söylenebilir. Sorulara çok süratle cevaplar sunan, dünyanın bir ucundaki kaynağı kullanıcısına getiren bir yapay zekânın varlığı karşımızda durmaktadır. Ne var ki, “insana benzer düşünebilen, kendi kendine öğrenebilen, karar alabilen kısacası insana benzer düşünebilen ve insanı oldukça iyi taklit edebilen” bu teknolojik gelişmenin “Çoklu Kriz” içinde yerini aldığını da belirtmek gerekir. Yapay zekâ tüm olumlu özelliklerine karşın, inanılmaz bir bilgi akışına yol açmış ve bu da dezenformasyon sürecini de beraberinde getirmiştir. Bilgiye erişim süresi kısalırken, bilginin geçerliliği ve güvenilirliği sorgulanmaya açılmıştır. Dahası bilginin nasıl kullanılacağı, etik değerlere riayet edilip edilmeyeceği soruları da gündeme gelmektedir. Tüm bunlara ek olarak insan düşüncesinin ürünü çalışmaların özgünlüğünün yok olması tehlikesine de dikkat çekilmektedir.
Özetlemek gerekirse, Edgar Morin ve Brigitte Kern tarafından teorik tanımı yapılan bu kavram, ardından Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ile politik arenaya taşınmış ve nihayet Adam Tooze ile de uluslararası bilinir hâle gelmiştir ve yadsınamaz bir realite olmuştur.
Bu anlamda birbirini tetikleyen, karşılıklı olarak birbirini var eden sistemik bir kriz döngüsünden bahsetmek imkân dahilindedir.
Pandemi, bu sarmalın yeni bir boyut kazanmasında belirleyici oldu. Yalnızca bir sağlık krizi olmanın çok ötesine geçen pandemi, beraberinde insan sermayesinde derin bir yıkım, arz-talep dengesizliği, işsizlik, enflasyon ve hükümet otoritelerinin sarsılmasını getirdi. Bu zincirleme krizler kronikleşirken ülkeler, olası tehlikelere karşı içe kapanma politikalarını benimsedi. Jeopolitik gerginliklerin bütçelere bindirdiği ek mali yük ise iklim krizine ayrılan kaynakların kısılmasına, yeşil dönüşüm hamlelerinin rafa kaldırılmasına yol açtı. Bugün sel baskınları, aşırı sıcaklar ve yangınlarla insanlığın kapısını çalmaya başlayan iklim krizi; sağlık, beslenme ve barınma güvencesini doğrudan tehdit eder hale geldi.
Hobsbawm'ın çağları ve günümüzün aynası
"Çoklu kriz"in tarihsel örneklerini anlayabilmek için İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm'ın dönemlendirmesine başvurmak aydınlatıcı olacaktır. Hobsbawm, 18. yüzyıldan 20. yüzyılın sonuna uzanan tarihi dört başlık altında ele alır: Fransız İhtilali ile başlayan dönemi "Devrimler Çağı" (1789-1848), kapitalizmin genişlemesini "Sermaye Çağı" (1848-1875), imparatorlukların yükselişini "İmparatorluklar Çağı" (1875-1914) olarak adlandırır. 1914-1991 arasını ise "Aşırılıklar Çağı" olarak tanımlar; çünkü bu dönem iki dünya savaşını, faşizmin yükselişini, büyük buhranı, petrol krizini, sosyalizmin çöküşünü ve neoliberalizmin yükselişini barındırır. Hobsbawm'ın ifadesiyle "O yıllar ya felaketlere gebedir ya da felaketleri tetiklemiştir."
Peki bugün hangi çağın içindeyiz?
"Rekabet Çağı" ve modernliğin geri tepmesi
Dünya Ekonomik Forumu (WEF), 2026 ve sonrasını "Rekabet Çağı" olarak nitelendiriyor. Silahlanma yarışının her şeyin önüne geçtiği bu süreçte jeopolitik ve jeoekonomik krizler kaçınılmaz görünüyor. Silahlanma yarışı içindeki ülkelerin dost ülkelerle ticarete yönelmesi küresel ticaret akışlarını sekteye uğratırken kronikleşen dış borç, enflasyon ve göç dalgaları da bu tablonun ayrılmaz parçaları haline geliyor.
Tam bu noktada sorulması gereken derin bir soru beliriyor: Modernite, insana doğayı ve toplumu kendi aklıyla biçimlendirmeyi, tarihsel sürecin faili olmayı vaadetti. Ancak bu failliği olanaklı kılmak için kurulan küresel ekonomi, ticaret, sanayi, finans ve altyapı sistemleri bugün âdeta kartopu misali büyüyen "çoklu kriz" sebebiyle insanın kontrolünden çıkarak kurulan düzeni yıkmaya hazırlanan güçlere mi dönüşüyor? Kanadalı düşünür Charles Taylor'ın ifadesiyle: "Yarattığımız canavarın, yani modern sistemlerin, insanın failliğini ezip geçmesiyle mi karşı karşıyayız?"
Bu sorunun yanıtı, önümüzdeki on yılların en belirleyici tartışması olmaya aday.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.