Tel Aviv’in stratejik körlüğü

Haberin Eklenme Tarihi: 24.08.2026 09:43:00 - Güncelleme Tarihi: 24.08.2026 09:48:00

7 Ekim sonrasında çatışmayı tüm Ortadoğu geneline yayma stratejisi izleyen İsrail, bugüne dek Türkiye’nin güvenlik hinterlandı ve etki alanı sayılan Suriye’nin kuzeyindeki temkinli hattını terk etti. İsrail savaş uçaklarının, Türkiye sınırına ve Ankara’nın askeri varlığına oldukça yakın bir noktada bulunan Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü’nü vurması, iki ülke arasındaki jeopolitik denklemi geri dönülmez biçimde sarstı.

Askeri operasyonlarını Türkiye’nin sınır hatlarına kadar genişletme cüreti gösteren Tel Aviv yönetimi, Doğu Akdeniz’den Levant havzasına uzanan gerilimi çok daha tehlikeli bir eşiğe taşırken; bölgesel revizyonizminin artık Türkiye’nin fiziki güvenliğini ve sınır ötesi etki alanını doğrudan hedef aldığını açıkça ortaya koydu.

“Mesele devlet değil, Erdoğan” retoriğinin çöküşü

İsrailli karar alıcılar ve diplomatik çevreler, tırmanan bu krizi uzun süredir şu retorikle perdelemeye çalışıyordu: “Bizim Türk devleti veya milletiyle bir sorunumuz yok, mesele Erdoğan hükümeti ve onun ideolojik ajandasıdır.”

Bu algı operasyonunun iki temel hedefi bulunuyordu:

Türkiye içindeki muhalif kesimlerde İsrail lehine sempati devşirmek,

Batı başkentlerinde Erdoğan karşıtlığını körükleyerek Ankara’yı statükocu bir müttefik yerine “İran benzeri revizyonist bir tehdit” gibi pazarlamak.

Ancak bu sığ yaklaşım, Türkiye'nin iç sosyolojisindeki dönüşümü ve güvenlik doktrinindeki köklü paradigma değişimini bütünüyle ıskalıyor. Ebu Zuhur saldırısının ardından Ankara’nın verdiği refleks; İsrail kaynaklı tehdit algısının sadece ideolojik bir dayanışmadan ya da dönemsel bir hükümet tepkisinden ibaret olmadığını gösterdi. Aksine, sergilenen bu askeri pervasızlık; devlet aklı, askeri bürokrasi ve güvenlik elitlerinin ortak bir paydada buluşarak İsrail’i resmi savunma mimarisinde doğrudan bir “milli güvenlik ve beka tehdidi” olarak kodlama sürecini hızlandırdı.

Eski paradigmanın sonu

Tarihsel perspektiften bakıldığında, İsrail’in “sorunumuz devletle değil” tezi, Soğuk Savaş dönemi ve 1990’lar Türkiye’si için kısmen geçerli bir analitik temele dayanıyordu.

Erken Cumhuriyet döneminden itibaren devlet aklını şekillendiren geleneksel seküler elitler, yüzünü Batı’ya dönmüş ve Ortadoğu siyasetine ile Arap dünyasının iç çekişmelerine mesafeli durmayı temel bir doktrin haline getirmişti. NATO üyeliği üzerinden tanımlanan bu statükocu güvenlik mimarisinde İsrail, Türkiye için bir beka tehdidi olarak görülmedi; aksine Sovyet yanlısı Arap rejimleri karşısında doğal bir denge unsuru kabul edildi.

Bu zihniyet dünyası, 1990’lı yıllarda savunma sanayii iş birlikleri, F-4 modernizasyonları ve ortak tatbikatlarla anılan bir “altın çağ” üretti. O dönemde İsrail ve Siyonizm, devlet katında değil; yalnızca Milli Görüş geleneği ve İslamcı sivil toplum nezdinde bir tehdit olarak tanımlanıyordu.

Ancak Tel Aviv’in bugün hâlâ bel bağladığı bu analiz, miadını doldurmuş 30 yıllık bir geçmişe dayanıyor ve günümüz Türkiye sosyolojisini okumaktan aciz kalıyor.

Çöken vesayet, yükselen yeni güvenlik aklı

AK Parti’nin çeyrek asra yaklaşan iktidar dönemi, Türkiye’nin siyasal, askeri, bürokratik ve entelektüel elit yapısında yapısal bir kırılmaya yol açtı.

Yeni Elitlerin Yükselişi: Batı merkezli paradigmaya bağlı bürokratik vesayet etkisini yitirirken; diplomaside, savunma sanayiinde ve akademide muhafazakâr, milliyetçi ve yerli refleksleri harmanlayan yeni bir elit tabaka egemen oldu.

Stratejik Özerklik: Savunma sanayiinde yerlilik oranının artması, Ankara’ya dış tehditlere karşı daha bağımsız ve dirençli bir strateji inşa etme imkânı tanıdı.

Yeni Tehdit Matrisi: İsrail’in Doğu Akdeniz’deki hamleleri, yayılmacı askeri doktrini ve Suriye’nin kuzeyine uzanan müdahaleleri, artık Türkiye’nin egemenlik haklarına ve sınır güvenliğine doğrudan yönelen somut bir risk alanı olarak kodlandı.

Dolayısıyla İsrailli karar vericilerin Ankara’daki bu direnci yalnızca “Erdoğan yönetiminin şahsi refleksi” olarak okuması, devletin güvenlik mimarisindeki kurumsal dönüşümü kavrayamayan derin bir stratejik körlüktür.

Ebu Zuhur saldırısı ve kırmızı çizgiler

İsrail’in Gazze’de uyguladığı kitlesel kıyım ve soykırım boyutuna varan operasyonlar, Lübnan’a yönelik işgal adımları ve İran topraklarına saldırıları, Türkiye’deki tüm ideolojik kamplarda derin bir stratejik alarm durumuna yol açtı.

Bu pervasızlığın Türkiye sınırındaki somut karşılığı ise Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü’ne düzenlenen hava saldırısı oldu. İdlib ve Türkiye sınır hattına bu denli yakın bir üssün vurulması, Türk güvenlik mimarisinde kırmızı çizgilerin açıkça aşılması anlamına geliyor.

Bu tablo; sadece muhafazakâr kesimde değil, ulusalcı, Kemalist, Avrasyacı ve merkez-sol çevrelerde de “Türkiye’nin güneyden kuşatılması ve bir terör koridoru ile Doğu Akdeniz enerji satrancında sıkıştırılması” olarak yorumlanıyor. İsrail’in Ebu Zuhur’a uzanan cüreti, tehdidin yakınlığı konusunda tüm siyasi aktörleri ortak bir paydada buluşturmuş durumda.

Değişmeyecek "millî refleks”

Bugün Türkiye’de İsrail karşıtlığı, ideolojik bir tercihin çok ötesine geçerek yapısal bir devlet refleksine ve milli güvenlik doktrinine dönüşmüştür. Tel Aviv yönetimi, 1990’ların nostaljik parametreleriyle hareket ettiği ve Ankara’daki güçlü karşı duruşu yalnızca bir siyasi liderin kişisel tercihlerine indirgediği müddetçe, içine düştüğü stratejik yanılgıyı aşamayacaktır. Ebu Zuhur’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan yeni jeopolitik denklemde Türkiye, İsrail’in bölgesel yayılmacılığına geçit vermeyecek kurumsal bir bilince ulaşmıştır.