Bir ahlak filozofu: Nurettin Topçu

Haberin Eklenme Tarihi: 9.04.2026 11:29:00 - Güncelleme Tarihi: 9.04.2026 11:43:00

7-8 yaşlarında iki abisini Balkan Savaşı’nda şehit vermiş Nurettin Topçu… Sarılarak vatan savunmasına gönderdiği abilerinin künyelerine sarılmak düşmüş o küçücük yaşta nasibine. Hayatı boyunca çektiği kronik mide rahatsızlığının bu derin acıdan beslendiği düşünülür.

Nurettin Hoca daha çok erken yaşlarda büyüklerinin dikkatini çeker; sorduğu sorular, düşünüş tarzı... Okul hocalarından biri, babası Topçuzade Ahmet Efendi’ye şu öngörüde bulunur: “Bu senin mahdumun Osman Nuri (nüfus ismi) var ya, ileride büyük bir adam olacak.”

Liseden mezun olduğu 1928'de, devletin burs ile yurt dışına göndereceği on öğrenciyi belirleyen sınavı başarıyla geçer ve felsefe eğitimi için Fransa'ya hak kazanır. Türkiye'deki lise eğitimi denklik kapsamında sayılmadığından, Paris'te lise tahsilini yeniden tamamlamak zorunda kalır.

Paris'in soğuk ve nemli havası mide rahatsızlığını yeniden tetikler. Okul müdürü ve okul doktoru devreye girer. Fiziki bir bulgu saptanamaz; doktor yemeklerden sonra ıhlamur içilmesini önerir. Müdür ise iklimin daha elverişli olduğu Aix Lisesi'ne nakli uygun görür ve durumu hocaya bildirir. Hoca gönülsüzce kabul etse de Aix'deki günler gerçekten daha sağlıklı geçer.

Aksiyona çağrı

Nurettin Hoca'nın Aix'e ilk geliş günü, "görev bilinci" kavramını anlatmak için başlı başına bir sahnedir.

Okul müdürü hocayı sıcak bir şekilde karşılar; lise hemşiresi de hazır bulunmaktadır. Kısa bir okul tanıtımının ardından hemşire söz alır: "Mösyö, buraya sağlık sorunlarından ötürü geldiğinizi biliyoruz. Merak etmeyiniz, kısa zamanda hiçbir şeyiniz kalmayacak. Hakkınızda yazılmış doktor raporunu okudum; her yemekten sonra bir fincan ıhlamur içmeniz gerekiyor ve bu konuyla bizzat ben ilgileneceğim."

Hemşirenin bu kararlı sözleri hocada doğal bir kuşku uyandırır: "Yıl boyunca, her gün sürdürebileceği bir şey olamaz bu." Ne var ki haftalar geçtikçe, her yemekten sonra sıcacık ıhlamurun dumanı tüter hâlde yemek salonunun çıkışında kendisini beklediğini görür. Hoca bu adanmışlığa hayran kalır ve bir gün teşekkür etmek amacıyla yemeği bitirdikten sonra hemşireyi arar fakat o gün ne hemşire ne de ıhlamur yoktur.

Ertesi gün hemşire masasının başında, elinde ıhlamurla beklemektedir. Özür diler: "Mösyö, dün ufak bir rahatsızlıktan ötürü doktor istirahat verdi, dinlenmek durumunda kaldım. Yerime bakan hemşireye tembih etmeme rağmen işlerin yoğunluğundan ötürü ıhlamuru unutmuş. Çok özür dilerim."

Teşekkür etmek için gelen hoca, bu görev bilinci ve özür karşısında şaşkına döner. Nurettin Hoca'nın bu sahneyi sonraki yıllarda öğrencilerine sık sık anlattığı nakledilir.

1930'larda, Fransa'da bir devlet okulunda yaşanmış bu sahne; bugün belki pek çok özel kurumda bile örneğine rastlayamayacağımız bir işe adanmışlığın belgesidir.

Hoca doktorasını "Uysallık ve İsyan" başlıklı teziyle başarıyla tamamlar. Tezin özünde şu soru yatar: Kötülüklerin bertaraf edilmesi için ne yapılmalıdır?

Rousseau'ya saygı duysa da hoca, onun inzivasını içine sindiremez; toplumdan kaçıp dağa çekilmeyi, olayları uzaktan izlemeyi bir çözüm olarak görmez. Tezinde de durmak yerine hareketi, seyretmek yerine müdahaleyi savunur.

Hocaya göre şikâyet etmek yetmez; şikâyet konusu olan şeyle yüzleşmek, yıkılan duvarı tamir etmek gerekir. Kötülükler ancak kötülerin karşısına toplu hâlde dikilmekle önlenebilir. İnsan eliyle bozulan her şey yine insan eliyle düzelir. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyen herkes, çok geçmeden kendini yılanların kucağında bulur.

Ahlak ise tabiatta kendiliğinden var olan bir şey değildir; insana özgü bir niteliktir, onu diğer canlılardan ayıran en temel fazilettir. Tabiatta da bir düzen vardır; ama bu düzenin adı ahlak değildir. Zira tabiattaki düzen güçlünün zayıfı, sağlamın çürüğü yok etmesi üzerine kuruludur. Maddi kuvvetin hâkim olduğu bir eleme düzenidir. Oysa ahlak bütünüyle ruhsal ve manevî bir düzendir.

Bir şeyi düzeltmek mümkünken kendiliğinden düzelmesini beklemek irade zaafından başka bir şey değildir. "İnsan olan bunu yapmaz" demek yetmez; "insan olan bunu yaptırmaz" deyip kötülüğe karşı koymak gerekir.

Hoca "aksiyon insanı" temasını yalnızca tezinin temel taşı yapmakla kalmaz; kendi hayatında da uygulayarak sonraki nesillere kalıcı bir miras bırakır.

Zirvede yalnızlık: Tavize direnen bir ömür

Hoca, Sorbonne'da devlet doktorası yapan ilk Türk öğrencidir ve tezi tüm tezler arasında birinciliği elde eder. Savunma salonunda yalnızca iki Türk hazır bulunmaktadır: Halide Edip Hanım ve eşi Abdülhak Adnan Adıvar. Halide Edip Hanım tez savunmasını zaman zaman duygulanıp ağlayarak dinler. Aralarındaki düşünce ayrılıklarına karşın hoca, ömrü boyunca ona gereken saygı ve nezaketi göstermeyi ihmal etmez.

Birinciliğin ardından üniversite rektörü hocaya der ki: "İstediğin hediyeyi söylemekte özgürsün." Hoca anlamakta güçlük çekince rektör açıklar: "Altın saat, bir seyahat, tatil… ne istersen." Hocanın yanıtı bizler için bir ders niteliğindedir: "Tek bir isteğim var: Tez savunması sırasında göndere çekilen Türk Bayrağı, gece yarısına kadar orada kalsın."

Doktora sonrasında, üniversitede kürsü vaadine rağmen hoca ülkesine duyduğu bağlılık ve vefa nedeniyle yurda döner ve Galatasaray Lisesi'nde felsefe öğretmeni olarak göreve başlar.

Öğretmenliği döneminde bir olay yaşanır. 1934-1935 eğitim yılının sonuna yaklaşılmıştır; okul müdürü hocayı çağırır ve altı öğrencinin isimlerini içeren bir liste uzatır: "Nurettin Bey, sınav dönemi geliyor; bu çocukların mutlaka geçmesi gerekiyor." Hoca yanıtlar: "Çalışır ve derslerini bilirlerse geçerler; bilmezlerse ben nasıl geçirteyim?" Müsaade alıp çıkar.

Yıl sonunda listedeki üç öğrenci emeğinin karşılığını alarak geçer; önemli ailelerin çocukları olan diğer üçü ise kalır. Hoca bu tavrının bedelini İzmir'e sürülerek öder.

Dönem sonu müdür değerlendirmesinde hoca için yazılanlar şu anlama gelir: "İstediğimi yerine getirmedi." Oysa o dönemde öğrencilerinin tamamı, ki büyük çoğunluğu sonradan alanlarında tanınmış isimler olmuştur, "Hocanın dersinde bilgi bombardımanı ile kendimizden geçerdik" demektedir.

Bu olay 1934-1935'te yaşandı. Aradan doksan yıl geçti. Peki değişti mi? Liyakatin önüne geçen kayırmacılık, dürüstlüğün bedelini ödetmek, cesareti sürgünle cevaplamak. Bunlar tarihe kalmış istisnalar mı, yoksa hâlâ içinde yaşadığımız gerçekliğin parçaları mı? Sorunun cevabını herkes biliyor. Ama cevabı söylemek değil, cevabın gerektirdiği gibi davranmak… İşte asıl mesele bu.

Mabed gibi yaşanan bir meslek ahlakı

Hoca, Paris'te tanıştığı saygın bir Türk olan Molla'dan anılarında söz eder. Molla, Türkiye'ye dönmekten vazgeçmesi ve Sorbonne'da kalmaya devam etmesi için hocaya şunları söyler:

"Şimdi sen hakikatleri anlatacağım, halkımı aydınlatacağım, öyle bir kamuoyu oluşturacağım ki sivil halktan, öğretmenlerden, siyasetçilerden pek çok insanı yanımda bulacağım diyorsun. Şunu iyi bil ki insanlar doğruların yanında yer almazlar, hak ve hakikatin peşinden koşmazlar; onlar her zaman çıkarlarının peşindedirler. Eğer senin savunduğun doğrular onlara fayda sağlarsa yanında olurlar; sağlamazsa umursamazlar bile. Hele bu doğrular çıkarlarına ters düşerse seni çiğ çiğ yemeye ve yok etmeye çalışırlar."

Nurettin hoca bu nasihati dinlese de kendi bildiğinden şaşmaz. İşte "aksiyon insanı" olmak bu demektir: Sonucu bilerek, bedeli göze alarak, yine de doğrudan yana durmak.

66 yıllık eğitime adanmış hayatında Nurettin Hoca'nın beni en çok etkileyen sözü şudur: "Kırk sene öğretmenlik yaptım; mabede nasıl girdimse sınıfa da hep öyle girdim."

Peki mabede nasıl girilir? Temiz girilir, hem bedenen hem de ruhen. Saygıyla, sevgiyle, orada bulunmanın sorumluluğunu taşıyarak. Dedikodusuz, hak yemeden, kimseyi kırmadan, kimseyi bastırmadan.

Bu sözlerin çemberini genişletmek istiyorum: Herkesin işine itina ile geldiği, görevini hemşire hanım gibi adanmışlıkla yaptığı, sanki bir mabette bulunuyormuşçasına davrandığı bir iş ortamı… Uzak görünüyor, biliyorum. Ama uzak değil. Sadece kendiliğinden düzelmesini beklememek, harekete geçmek gerekiyor. Nurettin Hoca'nın bize bıraktığı miras tam da bu.

NOT: Bu yazı, Nurettin Topçu'nun hatıralarından ve bizzat kendi dilinden aktarılanlardan derlenen "Nurettin Topçu: Çağdaş Bir Dervişin Dünyası" adlı değerli eserden bazı metinleri dikkatlere sunmak amacıyla hazırlanmıştır. Kusur ettiysek hocamızın ruhaniyetinden ve sizlerden af dilerim.