Kürşat Başar: “İyi müzisyenlerle çalmak çok keyifli”

Haberin Eklenme Tarihi: 14.01.2026 08:55:00 - Güncelleme Tarihi: 14.01.2026 08:58:00
Bu konserde hem bir anlatıcı hem de müzisyen olarak yer alıyorsunuz; hikâyeden müziğe geçtiğiniz o anlarda, romancı kimliğinizin sağladığı "kurgusal güç" ile saksafonun getirdiği "mutlak şeffaflık" arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Bu projede aslında ben yalnızca saksafonla eşlik edecektim. Ama çalışmalara başlayınca hem eserlerini seslendirdiğimiz üç büyüklerle hem eserlerle ilgili anılarım olduğunu fark edince böyle bir formata karar kıldık. Bir yandan hikâyeleri, anıları anlatıp akışı düzenlemek; bir yandan saksafon zaman zaman zorlasa da benim için değişik, keyifli bir olay.

Barış Manço’nun modern ozanlığı, Cem Karaca’nın toplumsal manifestosu ve Tanju Okan’ın melankolik şansonları... Bu üç ismi sadece popüler oldukları için değil, bir "kültürel miras" olarak bir araya getirdiniz. Sizin gözünüzde bu üç devi aynı sahnede buluşturan, Türkiye’nin kolektif hafızasındaki o gizli ortak duygu nedir?

Aslında bu üç isim ve repertuara aldığımız şarkılar bizi hem geçmişe götürüyor hem de Türkiye’nin toplumsal bütünlüğünü ya da tam tersine parçalanmasını gösteriyor. Doğu-Batı sentezi ya da köprü dediğimiz değişik bir durum bu. Biz hem bu toprakların sesini hem de Batı müziğini bilerek yetişiyoruz. Bu bizim için bir zenginlik. Buradaki örnekler de bunu en güzel şekilde gösteriyor.

“Her doğaçlamada cazın özgürlük duygusunu hissediyorum”
Caz dünyasına John Coltrane ve Cannonball Adderley ile adım atmış, saksafonu bu disiplinle sevmiş bir müzisyensiniz. Cem Karaca’nın sert rock tınılarında veya Barış Manço’nun progresif yapısında saksafonunuzla yer alırken, cazın o özgür ruhunu bu yerel ve klasikleşmiş ezgilerle nasıl harmanlıyorsunuz? Bu süreçte Dexter Gordon gibi ustalara bir selam gönderiyor musunuz?

Her ne kadar çok farklı müzik tarzları gibi görünse de ben bütün çaldığım doğaçlamalarda cazın o güzel özgürlük duygusunu hissediyorum.

Bir söyleşinizde, babalarımızın odaya giren herkese ayağa kalktığı o "kaybolan değerlerden ve detaylardaki zarafetten" bahsediyorsunuz. "Üç Büyükler" projesini, sadece eski şarkıların hatırlandığı bir gece değil de o dönemlerin temsil ettiği o "sanatsal ağırlığı" ve nezaketi günümüzün hız çağına geri çağırma eylemi olarak görebilir miyiz?

Haklısınız, bu projenin bu kadar ilgi görmesinin bir nedeni de bu… Yalnızca nostaljik bir yolculuk değil, aynı zamanda unutulan değerlerin, unutulan coşkunun, ruhun ve özgünlüğün geri çağrılması gibi…

İzmir Devlet Opera ve Balesi’nden Teyfik Rodos ile çalışıyorsunuz ve eserler Kaya Demircan tarafından 10 kişilik bir orkestra için yeniden düzenlendi. Operatik bir sesin gücü ile saksafonun lirik yapısı yan yana geldiğinde, bu kültleşmiş şarkıların orijinal ruhunu bozmadan onlara nasıl bir "yeni zaman" ruhu üflüyorsunuz?

Bir opera sanatçısıyla çalışmak çok keyifli. Teyfik Rodos, aynı zamanda bu parçaları hissederek söylüyor. Düzenlemeler de bence hem parçaların gerçek hâlini bozmadan hem de küçük esprilerle farklar katarak yapılmış. Böyle iyi müzisyenlerle ve tabii iyi düzenlemelerle oluşturulmuş bir repertuarı çalmak benim için çok keyifli.

“‘Üç Büyükler’ için pek çok farklı metin oluşturdum”
Bu konserin repertuvarını ve aralarda anlatacağınız anekdotları kurgularken, bir müzisyen gibi ritimle mi, yoksa bir romancı gibi karakter derinliğiyle mi hareket ettiniz? Sahnedeki Kürşat Başar, bu üç sanatçının hayatını bir roman kahramanı gibi mi izleyiciye sunuyor?

Tabii bir romancı gibi, her üç isimle ve şarkılarla ilgili hem kendi kişisel anılarımı hem anekdotları, söyleşileri bir araya getirip pek çok farklı metin oluşturdum. Bu konserde bunlardan pek azını dinlediniz. Ama tabii sonuçta bir konser ve insanları fazla lafa boğmak istemem.

Barış Manço, Cem Karaca ve Tanju Okan’ın bu "zamansız ve sağlam" duruşunu, her şeyin çok çabuk tüketildiği günümüz dünyasında genç dinleyicilere aktarırken en çok hangi noktaya odaklanıyorsunuz? Gençlerin bu "ağırlıkta" bulacağı en büyük hazine nedir?

Bence artık giderek belli teknik gelişmeler sayesinde monotonlaşan, birbirine benzeyen, ruh yerine yapay zekâ gibi şeylerin konuşulduğu bir dönemde basit, sıradan pop şarkılarının bile aslında ne denli kaliteli olabileceğini, ne çok şey anlatabileceğini ve bunu bir zarafet için yapabileceğimizi göstermek istedim.