Zamanlar arası bir frekans: Long Play Art Collection

Haberin Eklenme Tarihi: 14.07.2026 11:16:00 - Güncelleme Tarihi: 14.07.2026 17:31:00

Görsel sanatların müzik tarihiyle kurduğu o sihirli köprü, bazen tek bir nota veya fırça darbesiyle bizi bambaşka bir dönemin tam ortasına bırakıveriyor. Sector İstanbul’da sanatseverlerle buluşan “Sanatçının Gözünden Geçmişten Günümüze Long Play Art Collection” akşam sergisi, tam da bu köprünün üzerinde durarak müziğin zamanlar arası yolculuğunu benzersiz bir estetikle yeniden yorumluyor. Yaşanmışlıkları, unutulmaya yüz tutmuş bir eğlence kültürünü ve dönemin kendine has dokusunu plak formundaki tablolar aracılığıyla yeniden canlandıran sergi, izleyiciyi bir nevi zamanda yolculuğa çıkarıyor.

Projenin mimarı Şebnem Uğur Düzgören’in öncülüğünde hayata geçen ve Şükrü Düzgören, Mike Norman, Oksana Osokina ile Erhan Horozoğlu’nun özgün dokunuşlarıyla zenginleşen bu koleksiyon, dünya müzik tarihinin ikonlarını yepyeni bir boyutta karşımıza çıkarıyor. Michael Jackson’dan Amy Winehouse’a, Jimi Hendrix’ten Madonna’ya kadar unutulmaz isimler, alıştığımız kare tuvallerle birlikte müziğin doğasına en uygun format olan "long play" (plak) siluetlerinde hayat buluyor. Bu tercih gerek biçimsel bir farklılık yaratıyor gerekse izleyiciye müziğin dairesel, bitmeyen ve sürekli dönen döngüsel doğasını da felsefi bir alt metin olarak sunuyor.

Sergiyi ön plana çıkaran en önemli detay ise sunduğu çok katmanlı, "yaşayan arşiv" atmosferi. Eserler, fonda çalan dönem müzikleri ve o yılların ruhunu yansıtan projeksiyon görüntüleriyle desteklenerek izleyiciyi bir gözlemci olmaktan çıkarıp o gecenin bir parçası hâline getiriyor. 80'ler ve 90'ların o neon ışıklı, disko toplarıyla parlayan kulüp kültürü; sergi alanındaki müzikle birleştiğinde sokaktan geçen herhangi birini bile içeri çekecek kadar güçlü bir çekim alanı yaratıyor.

Mor ışığın altında çift katmanlı bir hafıza

Bu yenilikçi projenin temelleri, aslında bir gecede atılmış değil; kökleri 1987’lere, sanatçıların eğlence kulüplerinin duvarlarına yaptıkları özel istek çizimlere kadar uzanıyor. Dünyayı gezerek sanatı duvarlardan tablolara taşıyan ikili, bu evrimi 2014’te Şevket Sabancı’da açtıkları sergiyle bir üst noktaya taşımış. Şükrü Düzgören bu süreci, “Çok yetenekli olabilirsin fakat bazen siparişler de insanı istesen de istemesen de farklı, güzel gözeneklere oturtuyor” sözleriyle özetliyor. Duvarlardan plak şeklindeki ahşap ve metal zeminlere geçiş, sanatçıların kendi anılarıyla siparişlerin sürprizli doğasını harmanladığı uzun soluklu bir yolculuğun olgunluk evresini temsil ediyor.

Koleksiyonun en vurucu yanlarından biri şüphesiz uygulanan çift katmanlı "ışık illüzyonu" ve malzeme kullanımı. Eserler gün ışığında klasik bir tablo estetiği sunarken, "black light" (mor ışık) altında fosforlu ve neon boyaların devreye girmesiyle tamamen farklı, üç boyutlu ve gizemli bir karaktere bürünüyor. Şebnem Uğur Düzgören, bu tekniğin üretim sürecindeki o büyüleyici anı şu sözlerle aktarıyor: “Madonna'nın gözlerini gün karardığı sırada, tabloyu bitirirken fosforlu boyadım. Black light ışığı yandığında, karanlıkta sadece onun gözleri ortaya çıktı.” Sanatçının kendi atölyesini de tamamen mor ışıkla döşeyerek gece mesailerinde çalışması, eserlerin o dönemin "gece" ruhunu tam anlamıyla emmesini sağlıyor.

İşin görsel bir şovdan ibaret olmadığını, müziği resimle buluşturma ihtiyacının altında çok naif bir sosyolojik gözlemin yattığını Şükrü Düzgören’in sözlerinden anlıyoruz. Dijitalleşmenin olmadığı dönemlerde seslerine hayran olduğumuz sanatçıların yüzlerini bilemediğimizi hatırlatan Düzgören, “İnsanlar sesini dinledikleri o insanın nasıl biri olduğunu görsünler istedik” diyerek bir nevi müzikal hafızamıza yüz ve beden kazandırdıklarının altını çiziyor. Hızlı tüketim çağında kaybolan o "keşif" duygusu, sanatçıların fırçalarında yeniden onurlandırılıyor.

Sergideki her eserin izleyiciye sunduğu deneyimin ardında, bizzat sanatçıların yaşadığı derin ve kişisel anılar da gizli. Örneğin Şebnem Uğur Düzgören’in "Hotel California" eseri, 1984 yılında o şarkıya ve albüm kapağına duyulan aşkla başlayan, ancak 2012'de Beverly Hills Hotel'e yapılan ziyaretle tamamlanan bir hayalin kanvasa dökülmüş hâli. Pembe kedi kulübelerinden, muz ağacı yapraklarına kadar tablodaki her detay, sanatçının bu uzun soluklu kişisel yolculuğunun birer belgesi niteliğini taşıyor.

Kullanılan materyallerin seçimi de geçmişe duyulan bu saygı duruşunu pekiştiriyor. Endüstriyel bir ağaç kesme testeresinin metali bir gramofon diskine dönüşürken; 60'lar ve 70'lerin o meşhur goblen koltuk kumaşları tabloların zeminini oluşturabiliyor. Şebnem Hanım'ın Çanakkale'deki çocukluk anıları, mısır tarlalarındaki kargalar ve misketleri, bu eski koltuk kumaşlarının üzerinde müzik ve pop-art kültürüyle harmanlanarak izleyiciye oldukça sıra dışı ama bir o kadar da tanıdık, nostaljik bir doku sunuyor.

Karanlıkta parlayan sırlar: "Sihir yapıyorum"

Bu çift katmanlı etkinin ardında, uzun yıllara yayılan bir arayış ve malzemenin sınırlarını zorlama tutkusu yatıyor. Şebnem Uğur Düzgören, 80'li ve 90'lı yılların kulüplerindeki o büyüleyici atmosferi tuvallere tam anlamıyla taşıyabilmek için yıllar önce Kore ve New York’taki tekstil atölyelerinin depolarının izini sürdüğünü anlatıyor. Türkiye’ye ilk kez getirdikleri bu özel boyaların izleyicide yarattığı şaşkınlığı, “Çoğu insan bunları normal panelin üstünde yanan bir LED ışık zannediyor. Hatta renkler nar çiçeği gibi parladığı için ‘Elimiz yanar mı?’ diye korkanlar bile oldu” sözleriyle tebessüm ederek aktarıyor. Döneminde sanayi ve tekstilde kullanılan fosforlu renkleri sanatsal bir ifade biçimine dönüştürmek, serginin o sürprizli doğasını inşa eden en büyük temel taşlarından biri hâline gelmiş.

Eserlerin ışıkla kurduğu bu interaktif ve sürprizli ilişki, izleyiciye aslında tek bir tabloda üç farklı deneyim yaşatıyor. Şebnem Hanım, kullandıkları floresan ve fosforlu boyaların eserlere kazandırdığı bu çoklu kimliği, “Tabloların üç tane yüzü var; biri gün ışığında, biri mor ışıkta, diğeri ise zifiri karanlıkta ortaya çıkıyor” sözleriyle tanımlıyor. Ziyaretçilerin mor ışık altında aniden parlayan detaylar karşısında gösterdiği hayranlık dolu tepkilere ise sanatçının verdiği yanıt, sanatının sürprizlerle dolu yaklaşımına vurgu yapıyor: “Bana ne yaptın diye soruyorlar, ben de ‘Sihir yapıyorum’ diyorum. Hakikaten sihir gibi bir şey.” Bu illüzyon, eski dönemleri bilmeyen genç kuşaklara bir disko topunun büyüsünü ilk kez yaşatırken, o günleri özleyenlere de benzersiz bir nostaljik keşif sunuyor.

Tuvallerin üzerinde özel boyaların yanında pul, glitter (sim), dönemin orijinal metal plak göbekleri ve hatta eski çeyiz kumaşları gibi dönemin ruhunu yansıtan materyaller de cesurca kullanılıyor. Şükrü Düzgören, bu sıra dışı materyal harmanının yarattığı görsel zenginliği, “Bu karışıklık, düzenin içindeki bu düzensizlik, çok güzel bir şekilde izleyicinin gözüne hâkim oluyor” diyerek özetliyor. Geleneksel resim sanatının sınırlarından çıkarak goblen koltuk kumaşlarından polyester dokulara kadar uzanan bu yolculukta Düzgören ikilisi, “Ne gereği var, zaten plakta kapağını görüyorum” diyen bazı eleştirilere karşı da duruşlarını netleştiriyor. Onların amacı bir sureti kopyalamak değil; izleyiciyi o albüm kapağının hissiyatına, üretim neşesine ve müzikal hatırasına kendi "sihirli" dokunuşlarıyla yeniden davet etmek.

Sürdürülebilir sanat ve gelecek rotaları

Beş farklı sanatçının elinden çıkan ama tek bir ruh gibi nefes alan bu serginin arkasında ciddi bir kolektif çalışma ritmi bulunuyor. Şükrü Düzgören, farklı disiplinleri ve tekniklerin birleşmesinin oldukça organik ve uyumlu bir üretim süreci olarak tanımlıyor. Birbirlerini destekleyen, eksik yönlerini kapatan ve misafir sanatçıları cesaretlendiren bu yapı, sıradan bir sergiyi yaşayan, sürekli nefes alan bir komünite projesine dönüştürüyor.

"Long Play Art Collection"ı tek seferlik bir görsel şov olmaktan çıkaran asıl unsur, geleceğe yönelik sürdürülebilir ve dinamik vizyonu. Sadece İstanbul'a sıkışıp kalmayan, tüm Türkiye'yi dolaşarak o dönemin yaşam tarzını, müziğini ve içeceğini bir konsept dâhilinde gezdirmeyi hedefliyorlar. Atatürk Kültür Merkezi (AKM) gibi prestijli sahneleri hedeflerken, Şebnem Uğur Düzgören'in Madonna'nın siyah-beyaz klibindeki ikonik at kostümüyle canlı performans eşliğinde resim yapma planı; serginin durağan bir yapından çıkıp performatif bir sanat olayına dönüşeceğinin müjdesini veriyor.

Sanatçıların Kız Kulesi'nin duvarlarına ve tavanlarına yaptıkları 2650 yıllık tarih panoramasını hatırladığımızda; bugün o eski plak formlarına kazıdıkları müzik tarihinin de aynı kalıcılıkta ve tutkuda olduğunu görmek zor değil. "Hiçliğin" milyonlarca dolara satıldığı günümüz çağdaş sanat dünyasında; seyircisini yormadan mutlu eden, öğreten, gülümseten ve "Zamanın ritmi nasıldı?" sorusuna büyük bir coşkuyla yanıt veren bu müzikli akşamlar, ruhumuzu o güzel yılların mor ışığında yıkamaya devam edecek gibi görünüyor.