17 Eylül 2026

Birleşik Krallık dağılıyor mu?

İngiltere'nin imparatorluktan ulus-devlete uzanan dönüşümü, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın yükselen özerklik talepleriyle yeni bir anayasal dönemece giriyor. Westminster'ın geleceği artık yalnızca Londra'da şekillenmiyor.

Bir kuşağın sinemaseverleri için unutulmaz sahnelere ilham vermiştir; İskoçya'nın meşhur sisli tepelerinde, İngiliz ordusunun karşısında duran William Wallace (1270-1305). Özellikle ünlü oyuncu Mel Gibson'ın, 1995 yapım Cesur Yürek-Braveheart filminde etkileyici surette canlandırdığı Wallace, “Birinci İskoç Bağımsızlık Savaşı” olarak bilinen dönemin en kayda değer figürleri arasındadır ve anılan filmde resmedilen onca tahammülü imkânsız işkenceye rağmen ve ölümün eşiğinde haykırdığı tek bir kelimeyle hafızalara yerleşmiştir: “Freedom!" (Özgürlük!).

“Braveheart”, elbette tarihsel gerçekliği bütünüyle yansıtan bir belgesel veya akademik bir çalışma değildir. Fakat filmin dünya çapındaki etkisi, İskoç kimliğinin ve İngiliz egemenliğine karşı tarihsel hafızanın popüler kültürde nasıl yeniden üretildiğini ve günümüz siyasetinde ve toplumundaki etkileri de gözlemlemek bakımından önemlidir.

Nitekim Wallace’ın kahramanlık anlatılarının ardından 700 yılı aşkın süre geçse de hikâye farklı yönleriyle, hatta Birleşik Krallık anayasal düzeninin tam merkezinde devam ediyor. 14 Eylül’de İngiltere dışında krallığın diğer asli unsurları İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın önde gelen milliyetçi siyasi hareketleri Galler’in başkenti Cardiff'te bir araya gelerek “Birleşik Krallık'ın geleceği” konusunda ortak bir mutabakat metnine imza attılar. SNP, Plaid Cymru ve Sinn Féin olarak bilinen bu hareketler; kendi halklarının geleceğini demokratik yollarla belirleme hakkını vurgulayarak “Westminster yönetimini anayasal değişime hazırlanma” çağrısı yaptılar.

Bu durum şüphesiz, yüz yıllardır bir şekilde ayakta kalmayı bilmiş Birleşik Krallık'ın yarın parçalanacağı anlamına gelmemekle birlikte hiç olmadığı kadar zor bir dünya düzeninde ayrıca dikkat çekiyor. Zira her gün açıklamalarına yenisini ekleyen Trump yönetimi altındaki ABD’den, savaş retoriğini elden bırakmayan Rusya’ya, rekabetçi Çin’e ve kaynayan Orta Doğu’ya kadar tüm gelişmelerle birlikte pek çok ülkenin, iç siyasetinde bilhassa bu dönem bu tür derin değişim sinyallerinin ciddiye alınmasında ve sembolik anlamların ötesine gidilmesinde de fayda bulunacağı unutulmamalı.

Orta Doğu'dan Asya, Afrika ve Falkland'a: Dünyayı şekillendiren krallık kendi evine dönüyor

Tarihte dünyanın dört bir tarafında kimi zaman savaşlar kimi zaman toplumsal oyunlar ve farklı kültürel ve istihbari metotlarla İmparatorluğu lehine pek çok gelişmeye imza atmayı sürdüren namı değer “Great Britain”, yani Büyük Britanya; bugün kendi sınırları içerisinde “Birleşik Krallık” olarak kalıp kalamayacağını hiç olmadığından daha ciddi tartışıyor. Esasen yıllardır benzeri tartışmaların içindeki Britanya, en büyük güçlerinden biri olarak saklı tuttuğu “ifade ve vicdan özgürlüğü” kavramlarını ustaca kullanmayı bilerek bir noktada krizleri kontrolünde tutmayı hep bildi. Ancak tabiatıyla bugün, hele de dijital dünyanın her bir bireyi pekâlâ küresel tartışmaların içine alabildiği bu dönemde, Britanya’nın en büyük paradoksu tekrar gündemde: Dünyanın geri kalanına sınırlar, devletler ve düzenler konusunda ders veren eski imparatorluk; kendi evinde ortak bir anayasal gelecek üzerinde ne yapacak?

İlk olarak söylenmesi gereken tarihsel bir gerçekliği bu manada tekrarlamak gerek. Ağırlığı ve popülerliği ne kadar bariz olsa da Britanya İmparatorluğu'nun tarihini yalnızca Londra'dan okumak yeterli olamaz; yani Hindistan'dan Afrika'ya, Orta Doğu'dan Uzak Doğu'ya kadar uzanan devasa bir “sömürge ağı” varlığını bu manada hep akılda tutmak gerek. Günümüzdeki en derin insani dramlarının anlaşılmasında da örneğin Britanya'nın Orta Doğu'daki etkisinin en önemli ve acı verici yansıması için Filistin'e bakmak da yeterli. 1917 Balfour Deklarasyonu ile İngiliz hükûmeti, Filistin'de Yahudi halkı için bir “ulusal yurt” kurulmasına temel desteği verirken, modern Orta Doğu'nun oluşumunda yalnızca dışarıdan izleyen, Kıbrıs sorununda da çokça hatırladığımız “tarafsız hakem” gibi görünen bir güç olarak kalmaya çalışan ancak her daim tartışmaları yönlendiren tarihsel bir imparatorluk olarak belirdi.

Aynı durum Güney Asya için de geçerliydi. Hindistan'daki İngiliz hâkimiyeti 1947'de sona erdi, İmparatorluk küçüldü. Fakat başta Güney Asya’da Londra'nın küresel siyaset üzerindeki etkisinin tamamen ortadan kalkmadığını gösteren pek çok gelişme devam etti. Sonra karşımıza binlerce kilometre uzaklıktaki Falkland Adaları çıktı. 1982'de Arjantin ile savaşan Britanya, Güney Atlantik'teki bu uzak adalar için askerî güç kullandı ve adaların kontrolünü yeniden sağladı. Bugün bile Falkland/Malvinas meselesi kapanmış değil. Hatta günler önce, Trump desteğini de arkasında hisseden Arjantin, adalarda petrol arama faaliyetlerinde bulunan şirketlere yönelik hukuki ve siyasi baskısını artıracağı sinyali verirken, Londra egemenlik konusundaki pozisyonunu koruduğunu ivedilikle iletti.

Ve tabi buradaki temel tarihsel bir ironi dikkat çekici: Dünyanın dört bir tarafında egemenlik iddiasında bulunan Britanya, bugün egemenlik meselesini kendi ülkesinin hemen çevresinde savunmak zorunda. Öte yandan, bugünkü tartışmayı yalnızca içerideki İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda gibi oyunculara karşı “İngiliz milliyetçiliğinin zayıflaması” şeklinde okumak da eksik kalabilir. Diğer bir deyişle daha büyük bir dönüşüm söz konusu olabilir; yani İmparatorluk sonrası Britanya için artık başkalarının geleceğini şekillendiren bir güç olmaktan çok kendi geleceğini tanımlamak zorunda olan “herkes gibi bir devlet olmayı” kabullenme zamanı çoktan gelmiş durumda.

İrlanda, İskoçya ve Galler: Aynı mutabakat, üç farklı hikâye

Tartışmaların odağındaki İngiltere dışındaki üç tarihsel oyuncunun aynı masaya oturması diplomatik açıdan oldukça önemli. Ancak bu üçünü de her zaman bütünüyle aynı kefeye koymak doğru da olmayabilir.

İskoçya, yazımızın başında da değindiğimiz üzere, Birleşik Krallık'tan ayrılma tartışmasının en köklü ve kurumsallaşmış örneği konumunda. Öte yandan, 2014'te yapılan bağımsızlık referandumunda İskoç seçmenlerin çoğunluğu Birleşik Krallık içinde kalmayı tercih etmişti. Buna karşılık, Brexit sonrasında siyasi tablo yeniden değişti. İskoçya'nın AB'den ayrılmaya karşı çıkmış olması, bağımsızlık hareketine Avrupa'yla yeniden ilişki kurma argümanı sağladı. Bugün İskoç SNP liderliği bağımsızlık referandumu talebini canlı tutuyor. Fakat kamuoyu desteği hâlâ tartışmalı ve bağımsızlık konusunda yaklaşık yarı yarıya bölünmüş bir tablo bulunuyor. Dolayısıyla başkent Edinburgh'daki siyasi enerji ile bağımsızlığın gerçekleşme ihtimali aynı şey değil.

Galler ise daha farklı bir tablo. Dili ve kültürüyle kendine has bu toplumda Plaid Cymru'nun yükselişi, Galler kimliğiyle Westminster'dan daha fazla siyasi özerklik talebinin bütünleştiğini gösteriyor. Fakat Galler'de bağımsızlık fikrinin toplumsal ve tarihsel tabanı İskoçya'dakinden sınırlı. Bu nedenle Cardiff'in mevcut hamlesi, hemen bağımsızlığa gitmekten ziyade anayasal statünün ve yetki paylaşımının yeniden tartışılması olarak da okunabilir.

Kuzey İrlanda ise üçüncü ve belki de en karmaşık dosya. Yakın geçmişteki zor olaylar, “terörizm” sınıfına giren saldırılar ve toplumdaki bağımsızlık fikriyatıyla örtüşen kahramanlık anlatıları, İskoç kimliğindeki gibi pek çok sinema ve sanat eserine de konu olmuş durumda. Ancak burada mesele yalnızca bağımsızlık değil, ayrı bir devlet olan ve AB’nin parlayan üyelerinden İrlanda Cumhuriyeti’yle de birleşme ihtimali hep gündemde.

Çokça bilinen ismiyle 1998 tarihli “Hayırlı Cuma Anlaşması/Good Friday Agreement”, belirli koşullarda Kuzey İrlanda'nın statüsü konusunda bir sınır referandumunun yapılabilmesini öngören ayrı bir hukuki çerçeve oluşturuyor. Ve şimdi bu tartışma artık yalnızca Belfast ile Londra arasında olmaktan çıkarak uluslar arası siyasetin de bir parçası olmuş görünüyor. Geçtiğimiz hafta ABD Başkanı Donald Trump'ın Dublin ziyareti sırasında “birleşik İrlanda” fikrini açıkça desteklemesi, zaten Trump dönemi gerginlik seviyesi artan ABD-İngiltere ilişkilerine ayrı bir aşama kattı ve Londra açısından yeni ve oldukça sıra dışı bir diplomatik durum yarattı. Trump, “birleşmiş İrlanda”yı görmek istediğini söyledi ve bunun gerçekleşmesinin doğal olduğunu savundu. Çiçeği burnunda Burnham hükûmeti ise Kuzey İrlanda'nın geleceğinin mevcut anayasal çerçeve içinde halkın rızasına bağlı olduğunu vurgulayarak, şimdilik demokratik ilkelere ve diplomatik manevra hakkına bağlı kalmış görünüyor.

Öte yandan, Burnham'ın Trump ile önümüzdeki günlerde New York'ta görüşmesi beklenirken, Anglo-Sakson dünyanın bu iki klasik devleti arasındaki yakın geçmişin “özel ilişki” (special relationship) kavramının artık eskisi kadar “özel” olmadığı, buna bağlı olarak da Britanya’nın gerek dış gerek iç meselelerinde artık Washington'ın desteğini otomatik olarak varsayabileceği eski dünyada yaşamadığının bilincinde olması gerekliliği pek çok kesimce dile getiriliyor.

Brexit sonrası düşüşünü sürdüren “yeni İngiltere”

Çok kısa sürede defalarca başbakan ve hükûmet değiştiren İngiltere şüphesiz işler bir demokrasisi olduğunu herkese kanıtlıyor. Ancak istikrarlı ve sürdürülebilir siyaset manasında, hiç durmayan dış siyasi krizlerin de etkisiyle, her geçen gün kan kaybetmeyi de sürdürüyor. Burada başbakanlığa geçtiğimiz haftalarda başlayan İşçi Partisi lideri 56 yaşındaki Andy Burnham dönemi ayrı bir önem taşıyacak gibi duruyor. Nitekim yeni başbakan göreve gelir gelmez ılımlı ve diplomatik açıklamalarıyla dikkat çekti; İngiliz ekonomisinin ve egemenlik alanının korunması gerektiğine vurgu yaparken, Burnham’ın Brexit sonrasında İngiltere'nin Avrupa'yla ilişkilerini yeniden düzenlemeye çalışacağı ve daha yakın temasları arzu ettiği de ilk beyanlarından anlaşıldı. Diğer bir deyişle, Birleşik Krallık’ın, artık Avrupa Birliği'nin içinde olmasa da tarihte pek çok defa kanıtlandığı gibi Avrupa'nın tamamıyla dışında da yaşayamayacağı artık kabul gören bir husus. Zira, her gün ticaret, enerji, göç, güvenlik, savunma, gençlerin hareketliliği ve sınır düzenlemeleri Londra'yı Brüksel'le sürekli müzakere etmeye zorluyor ve mesaisinin kayda değer bir kısmını işgal ediyor.

İçteki bu meselelere karşı bu esnada şüphesiz yeni Burnham hükûmeti dış politikada da yeni bir denge arayacak gibi duruyor. Bir tarafta Ukrayna ve son derece gergin seyreden Rusya’yla ilişkiler Londra’yı, Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Avrupa'nın en aktif taraflarından biri olarak tutmaya devam ediyor. Diğer tarafta ise şüphesiz İsrail ve Filistin meselesinde artık daha “insani” bakabilen bir İngiliz siyaseti görmek mümkün. Batı Şeria'daki İsrail yerleşimlerinden gelen bazı ürünlere yönelik ticaret kısıtlamaları dahi İsrail’in tepkisine rağmen açıklanabiliyor. Buna karşılık tarihsel İngiliz-İsrail yakınlığı bir anda ortadan kalkacak bir süreç değil, bu noktada Britanya'nın yeni arayışlarının süreceği de oldukça olası.

Ancak gerek Ukrayna gerek İsrail dosyalarında daha görünür bir diplomatik rol üstlenmek, tek başına Britanya'nın eski küresel ağırlığını geri getirmeyecek gibi duruyor. Britanya'nın ekonomik ve askerî kapasitesi artık geçmişteki ölçekte değil. Chatham House'un Burnham hükûmeti için hazırladığı dış politika değerlendirmesi bile ülkenin mali ve askerî kaynaklarının ciddi biçimde gerilediğini ve Londra'nın küresel etkisini ve en önemlisi “imajını” korumak için önceliklerini daraltması gerektiğini vurguluyor.

Ve tam da bu esnada içerideki İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda gibi tarihsel oyuncuların elbette ses yükseltmeyi sürdürecekleri akla geliyor. Yani dış politikada hâlen “küresel liderlik” iddiasını sürdürürken kendi vatandaşlarının bir bölümünün “artık Westminster bizim geleceğimizi belirlememeli” demesi, yalnızca bir anayasa tartışmasının ötesine de geçmiş durumda. Süreç, tam da bir zamanlar dünyayı yönetmeye çalışan bir hegemonun, şimdi kendi siyasal birliğini yönetmeye çalışan “ortalamanın biraz üstündeki bir devlet”e dönüşümüne uygun şekilde devam edecek gibi duruyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...