Toprağın altındaki savaş: Bir arkeolog neden öldürülür?
1992’de Filistin’de öldürülen Amerikalı arkeolog Albert Glock’un hikâyesi, arkeolojinin yalnızca geçmişi araştırmakla kalmayıp tarih, kimlik ve toprak üzerindeki hak iddialarıyla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.
19 Ocak 1992. Batı Şeria’da soğuk ve yağmurlu bir kış günü…
Amerikalı arkeolog Albert Glock, Ramallah’ın hemen kuzeyindeki Birzeit’te bulunan üniversitedeki odasından çıktı. Uzun yıllardır Filistin’de arkeoloji çalışmaları yürütüyor, Birzeit Üniversitesi’nde ders veriyor ve kuruluşuna öncülük ettiği Arkeoloji Enstitüsü’nü idare ediyordu.
O gün de üniversitedeki çalışmalarının ardından bir arkadaşının evine uğramak üzere yola çıktı. Arabasını bıraktıktan sonra eve doğru yürümeye başladı. Tam bu sırada yüzünü kefiyeyle gizlemiş bir adam karşısına çıktı.
Silah üç defa patladı.
Glock yakın mesafeden vurulmuştu. Kurşunlardan ikisi baş ve boyun bölgesine, biri kalbine isabet etmişti. Saldırgan, kendisini bekleyen bir otomobile binerek uzaklaştı.
Cinayetin faili, aradan geçen otuz yılı aşkın zamana rağmen kesin olarak ortaya çıkarılamadı.
Edward Fox’un 2001 yılında yayımlanan Palestine Twilight: The Murder of Dr. Albert Glock and the Archaeology of the Holy Land adlı kitabının peşine düştüğü mesele herhâlde katilin kimliğinden ibaret değildir. Zira ondan çok daha manidar bir suali beraberinde getirir: Bir arkeolog neden öldürülür? Yakın zamanda Safvan Allahverdi’nin hazırladığı “Amerikalı Arkeologu Neden Öldürdüler” videosu da konuyu iyice deşmiş.
Konuya girmeden önce tarih ve arkeolojiye dair biraz imâl-i fikretmek lazım.
Tarih, geçmişte meydana gelen hadiselerin kronolojik bir biçimde ve basitçe sıralanması değildir. Milletler geçmişlerinden bazı hadiseleri, şahısları ve dönemleri seçer, onları anlamlandırır ve kendilerini o geçmişin devamı olarak görürler. Böylece tarih, kimliğin inşasında vazgeçilmez bir unsur hâline gelir. Arkeoloji ise bu tarih anlatısına maddi bir zemin kazandırır. Toprağın altından çıkarılan bir kitâbe, mezar, sikke, bina kalıntısı veya çömlek parçası bazen yüzlerce sayfalık tarih kitabından daha tesirli olabilir. Çünkü geçmişle bugün arasındaki bağı gözle görülür ve elle tutulur hâle getirir.
Bu sebeple arkeoloji, modern dönemde yalnızca eski eserlerin ortaya çıkarıldığı masum bir ilim sahası olmaktan çıkmış; devletlerin tarih ve kimlik politikalarıyla da iç içe geçmiştir. Hangi devrin kazıldığı, hangi kalıntının muhafaza edildiği, hangisinin müzede teşhir edildiği ve hangi eserin “millî miras” sayıldığı, bir toplumun geçmişini nasıl kurduğu ve anlattığıyla yakından alakalıdır.
İsrail bunun ehemmiyetini çok erken fark eden devletlerden biridir.
Filistin meselesi etrafında dolaşıma giren meşhur bir söz, bu zihniyet dünyasını anlamak bakımından son derece dikkat çekicidir: “Halksız bir toprak, topraksız bir halk için.” İngilizcedeki “A land without a people for a people without a land” formülünün kökleri, siyasi Siyonizm’den önce 19. yüzyıldaki bazı Hristiyan restorasyoncu çevrelere kadar gider. Bununla birlikte söz, 20. yüzyılın başında Israel Zangwill gibi Siyonist isimler tarafından da kullanılmış ve Yahudi yerleşimini teşvik eden bazı Siyonist çevrelerde kendisine yer bulmuştur.
Bu ifade asında Siyonist hareketin resmî ve değişmez sloganıdır ve Arapları müstakil bir halk ve siyasi-tarihî hak sahibi bir topluluk olarak görünmez kılan bir tasavvura hizmet eder. Hâlbuki Filistin ne halksızdı ne de tarihsiz.
Görünmez kılma çabası
Bir halkı bugünün siyasî haritasında görünmez kılmak başka, onu geçmişin haritasında görünmez kılmak başkadır. Eğer toprağın altından çıkarılan tarih, esas itibarıyla eski İsrail krallıkları etrafında okunur; Roma, Bizans, İslâm, Osmanlı ve yakın dönem Filistinli hayatına ait tabakalar tâli görülürse, siyasi bir iddia zamanla tarihî bir hakikat görüntüsü kazanabilir.
Modern İsrail’in kuruluş sürecinde arkeolojinin kazandığı hususî mevki de buradan kaynaklanır. Kitab-ı Mukaddes’te zikredilen şehirlerin, krallıkların ve yerleşimlerin izlerini bulmak, yalnızca ilmî bir merak değildir. Bunlar aynı zamanda Yahudilerin Filistin coğrafyasıyla binlerce yıllık münasebetini maddi delillerle görünür kılar, eski İsrail ile modern İsrail arasında kuvvetli bir tarihî devamlılık fikri kurulmasına hizmet eder.
Albert Glock’un hikâyesini çarpıcı kılan husus ise onun başlangıçta tam da bu ilmî ve kültürel dünyanın içerisinden gelmesidir. Glock koyu Lutheran bir ailede yetişmiştir. Teoloji tahsili görmüş, 1951-1957 yılları arasında Lutheran papazı olarak görev yapmış, daha sonra Eski Ahit tarihi ve edebiyatı dersleri vermiştir. Doktorasını Yakın Doğu dilleri ve edebiyatı sahasında tamamladıktan sonra giderek arkeolojiye yönelmiştir. Dolayısıyla Glock, Filistin’e İsrail karşıtı siyasi fikirlerle gelen bir aktivist değildir. Tam aksine, Kitab-ı Mukaddes dünyasının içinden yetişmiş Amerikalı bir Hristiyan akademisyendir.
1960’ların başından itibaren Filistin’de arkeolojik kazılara katılmıştır. Tell Ta‘annek’te, bugünkü Cenin civarında bulunan eski yerleşim sahasında çalışmış, ilk yıllarındaki ilmî ilgileri de büyük ölçüde klasik “Biblical Archaeology”, yani Kitab-ı Mukaddes arkeolojisinin çerçevesi içerisinden devşirmiştir. Fakat Filistin’de geçirdiği yıllar Glock’un bakışını tamamen değiştirmiştir. Zamanla şu basit fakat rahatsız edici suali sormaya başlamıştır: Filistin’in tarihi binlerce yıllık olduğuna göre neden arkeoloji esas itibarıyla Kitab-ı Mukaddes çağının peşinde? Roma devri, Bizans, İslâm hâkimiyeti ve bilhassa dört asırlık Osmanlı dönemi nerede? Bu topraklarda asırlardır yaşayan Filistinli Arapların köyleri, evleri, üretim biçimleri ve günlük hayatta kullandıkları eşyalar neden aynı alakayı görmüyor?
İşte Glock’un ilmî istikameti, bu suallerle değişmeye başlamıştır.
Bir zamanlar eski İsrail tarihini araştırmak için kazdığı Ta‘annek bölgesine yıllar sonra yeniden döndüğünde, bu defa höyüğün eski tabakalarından ziyade yakınındaki Filistin köyü Ti‘innik ile ilgileniyordu Glock. Osmanlı devrindeki yerleşimi, köylülerin evlerini, kaplarını ve gündelik hayatını araştırıyordu. Kralları değil sıradan insanları, büyük mabetleri değil, köy evlerini, kutsal metinlerde adı geçen hadiseleri değil, Filistinlilerin yakın geçmişini toprağın altından çıkarmaya çalışıyordu.
Glock’un ölümünden sonra yayımlanan “Archaeology as Cultural Survival: The Future of the Palestinian Past” başlıklı çalışması onun vardığı noktayı açıkça gösterdi. Glock için artık arkeoloji, Filistinlilerin kendi geçmişleriyle kuracakları bağın ve kültürel varlıklarını devam ettirebilmelerinin bir parçasıydı. Başka bir ifadeyle Glock yalnız toprağı kazmıyordu. Filistin tarihinin nasıl yazıldığına da itiraz ediyordu.
Cinayetin üzerindeki gölge
Bu itiraz, Glock’u hayattan kopardı. Öldürülmesinden sonra ortaya çıkan bazı ayrıntılar, İsrail bağlantısı hakkındaki şüphelerin daha ilk günden kuvvetlenmesine sebep oldu. Glock’un ölümünden sonra yayımlanan makalesine eklenen editoryal notta saldırganın İsrail ordusunda kullanılan türden bir silahla ateş ettiği ve kaçtığı otomobilin İsrail plakalı olduğu kaydediliyordu. Görgü şahitlerinin anlatımlarında da saldırganın İsrail plakalı bir otomobille uzaklaştığı belirtiliyordu. Fakat asıl garip olan cinayetten sonra yaşananlardı.
İsrail güvenlik kuvvetleri bölgeyi çok sıkı kontrol etmekteydi. Batı Şeria’da İsraillilere karşı meydana gelen saldırılardan sonra yolların kapatılması, kontrol noktalarının kurulması, geniş çaplı aramalar yapılması ve şüphelilerin gözaltına alınması mutat uygulamalardı. Amerikan vatandaşı bir üniversite profesörü, İsrail kontrolündeki Batı Şeria’da öldürülmüştü fakat buna rağmen aynı çapta bir operasyon yapılmamıştı. Cinayet mahalline İsrail makamları saatler sonra geldi. Birzeit Üniversitesi’nin eski yöneticilerinden Gabi Baramki, bu gecikmenin faillerin bölgeden uzaklaşmasına imkân verdiğine inanıyordu. Ayrıca Glock’un yakın çevresinin ve ailesinin ifadeleri de cinayetin bütün yönleriyle soruşturulmadığı kanaatini kuvvetlendirdi.
İsrail makamları daha sonra cinayeti Filistinli radikal gruplarla ilişkilendiren iddialar ortaya attı. Bir Hamas hücresinin Glock’u öldürdüğü ileri sürüldü. Bununla birlikte Hamas cinayetle ilgisi bulunduğunu reddetti. Ne kadar trajik değil mi? Bir halkın binlerce yıldır o topraklarda yaşadığını ispat etmeye çalışan arkeoloğu o halkın temsilcileri niye öldürsün ki?
Glock, Filistinlilere kendi arkeolojik geçmişlerini kazandırmaya çalışan bir akademisyendi. Çalışmaları, Filistin topraklarının geçmişini neredeyse yalnız Kitab-ı Mukaddes tarihi üzerinden okuyan hâkim anlayışa meydan okuyordu. Öldürülüş şekli, saldırganın kaçışı ve bilhassa İsrail makamlarının cinayeti aydınlatmak hususunda gösterdiği şaşırtıcı isteksizlik, cinayetin üzerindeki İsrail gölgesinin bugüne kadar kalkmamasının başlıca sebepleridir.
Glock’un hikâyesini asıl mühim kılan da burada ortaya çıkıyor. Bir devlet için toprak, yalnız üzerinde yaşayan insanların sayısından, hudutlardan veya askerî kontrol noktalarından ibaret değildir. O toprağın geçmişte kime ait olduğuna dair anlatı da en az bugünkü hâkimiyet kadar mühimdir.
İsrail bunun farkındadır. Arkeolojiyi yalnız üniversitelerdeki birkaç uzmanın çalışma sahası olarak görmemiş; müzeleriyle, kazılarıyla, eski yer isimleriyle ve tarihî eserleriyle millî hafızanın ve devletin meşruiyet anlatısının bir parçası hâline getirmiştir.
Toprağın altına da sahip çıkmak
Tarih ve arkeolojiyi yalnız kültür faaliyeti olarak gören devletler büyük hata ederler. Çünkü bir milletin vatanıyla münasebeti yalnız bugün o topraklarda yaşıyor olmasıyla kurulmaz. Mezarlıklarıyla, kitabeleriyle, arşivleriyle, şehirleriyle, köyleriyle, mabetleriyle ve toprağın altında bıraktığı izlerle kurulur. Siz kendi geçmişinizi araştırmazsanız başkaları araştırır. Siz tarihî mirasınızı kayıt altına almazsanız başkaları alır. Siz o kalıntıları kendi tarih bütünlüğünüz içerisinde anlamlandırmazsanız, başkaları onları kendi tarih anlatısının içerisine yerleştirir.
Bir mezar taşı, kırık bir testi, yıkılmış bir köy evi yahut toprağın altında bulunan küçük bir sikke ilk bakışta devletlerin büyük meseleleri yanında ehemmiyetsiz görünebilir. Hâlbuki bu, bazen bir milletin yüzyıllar sonra o toprak üzerindeki hakkını anlatırken göstereceği en kuvvetli delil olabilir.
Vatan yalnız toprağın üstünde korunmaz. Bazen asıl mücadele, toprağın altında yaşanır.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.