Yılın rengi ne zaman masumluğunu kaybeder?
Haberin Eklenme Tarihi: 3.02.2026 21:23:00 - Güncelleme Tarihi: 3.02.2026 21:30:00Pantone’in 2026 yılı için “Cloud Dancer”ı yılın rengi olarak ilan etmesi, ilk bakışta sakin ve iddiasız bir tercih gibi görünse de ardında sakladığı ideolojik ve kültürel kodlar sebebiyle sosyal medyada tartışmaların odağı olmuştu hatırlarsınız. Gözü yormayan, bağırmayan, varlığını sessizlikle hissettiren bir beyaz tonuydu bu tartışmaların sebebi olan renk… Ancak itirazlar tam da bu sessizliğin ve beyazlığın gerisindeki karanlık çağrışımlara ithafen yükseldi. Çünkü renkler, özellikle de küresel ölçekte anlam yüklenen renkler, hiçbir zaman yalnızca estetik tercihlerden ibaret değildi. Bu yüzden Cloud Dancer’ın yarattığı rahatsızlık, bir rengin kültürel, ideolojik ve tarihsel bagajının ne kadar ağır olabileceğini bir kez daha görünür kılıyordu.
Üstelik Pantone, bu rengi “sessiz düşünmenin değerini yeniden keşfeden bir toplumda yatıştırıcı bir etkiyi simgeleyen yüce beyaz” olarak tanımlamıştı. Berraklık, ferahlık ve ölçülülük gibi kavramlarla örülen bu anlatı, çağımızın hızına ve aşırı uyarılma hâline karşı bir mola vaadi sunmaktaydı. Ancak tam da bu vaadin kendisi, pek çok kişi için sorunlu bulundu. Çünkü kimin sessizliğinden, kimin dinginliğinden söz edildiği sorusu, metnin satır aralarında cevapsız bırakılmıştı. Bunun da ötesinde “beyaz dışı” kakofoni sığınından arınmak isteyen “yüce beyaz” ırkının maalesef ki yükselen sesine işaret ediyor; birtakım siyasi ideolojilerin maskesini takıyordu. Bu renkten ziyade, rengin seçimini ve tanımını ilan ederken söylemin yarattığı tahakkümün izleriydi. Yani eleştirilerin çoğu, bu iki sorunsal üzerine yoğunlaşmıştı. Bir kısmı da beyazın renk bile olmadığı yönündeki daha teknik eleştirilerle sarılmıştı. Öncelikle ışın başına dönelim, yılın rengi nasıl seçiliyor ve ne işe yarıyor?
Çağın ruhu kimindir? Pantone’nin renk seçme mekanizması
Pantone Renk Enstitüsü, aslında New Jersey’de bulunan küresel ölçekte renk trendlerini araştıran, öngören ve standartlaştıran bir danışmanlık ve analiz merkezi. Dolayısıyla moda, tekstil, grafik tasarım, endüstriyel tasarım, iç mimarlık, kozmetik, otomotiv, ambalaj, teknoloji ve medya başta olmak üzere pek çok sektörle doğrudan ilişkili olan enstitü; bu alanlarda üretim yapan markalar için ortak bir renk dili oluşturuyor, küresel pazarda tutarlılık sağlıyor. Onu esasında markalaştıran ve küresel çapta bilinirliğini sağlayan unsuru ise doğal olarak renk standartlarını sağlamak üzere geliştirdiği Pantone Eşleştirme Sistemi (Pantone Metching System). Bu renk eşleştirme sistemi, büyük ölçüde renkleri standartlaştırmaya yarıyor, bu standartlara uygun olarak renklerin yeniden üretimini ve kullanımını sağlıyor. Bu sistemler sayesinde de bir rengin dünyanın neresinde üretilirse üretilsin aynı algıyı yaratması hedefleniyor; böylece renk yalnızca bir tasarım unsuru olmaktan çıkıp ekonomik değeri olan stratejik bir araca dönüşüyor. Böylelikle farklı ama birbiriyle ilişkili sektörde gerçekleşen üretimlerde sabit bir renk paleti kullanılabiliyor. Yani pazarın rengini hem domine eden hem de kodlara sıkıştırarak basitleştiren bir fonksiyona sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Şirket öncelikle bunun için sosyokültürel gelişmelerden politik atmosferlere, teknolojik dönüşümlerden ekonomik dalgalanmalara kadar geniş bir veri havuzunu inceleyerek renklerin hangi dönemlerde nasıl anlamlar kazandığını raporluyor. “Yılın rengi” gibi sembolik seçimlerin yanı sıra, markalara ve kurumlara renk stratejileri konusunda rehberlik ediyor; renklerin tüketici algısı, duygusal tepki ve marka kimliği üzerindeki etkilerini çözümlüyor. Ciddi bir pazar araştırması söz konusu anlayacağınız üzere.
2000 yılından bu yana yılın rengini sembolik anlamda seçerken de stratejisini bu kapsamdan asla ayırmıyor, “çağın ruhu”nu yakaladığı iddiasını vurgulayarak. Yılın trendini yaratmak, üretim ve tüketim pratiklerini şekillendirmek, bu iddiada saklı çünkü. Bu seçim için Avrupa’nın farklı başkentlerinde düzenlenen toplantılarda, moda, tasarım ve renk standartları alanında çalışan uzmanlar bir araya geliyor; kültürel eğilimler, ekonomik atmosfer ve toplumsal duygu hâlleri üzerine uzun tartışmalar yürütülüyor. Ortaya çıkan renk, bu kolektif değerlendirmenin bir ürünü olarak sunuluyor: “Cerulean”, “Fuchsia Rose”, “True Red”, “Aqua Sky”, “Tigerliy”, “Blue Turquoise”, “Sand Dollar”, “Chili Pepper”, “Blue Iris”, “Mimosa”, “Turquoise”, “Honeysuckle”, “Tangerine Tango”, “Emerald”, “Radiant Orchid”, “Marsala”, “Rose Quartz”, “Serenity”, “Greenery”, “Ultra Violet”, “Living Coral”, “Classic Blue”, “Ultimate Gray”, İlluminating”, “Very Peri”, “Viva Magenta”, “Peach Fuzz”, “Mocha Mouse” ve son olarak “Cloude Dancer” gibi…
Ancak bu süreç, ne kadar kapsayıcı görünürse görünsün, belirli bir bakış açısını merkeze alıyor. Pantone’nin küresel bir otorite olarak konumlanması, seçilen rengin yalnızca bir estetik öneri değil, aynı zamanda normatif bir çerçeve hâline gelmesine yol açıyor ne yazık ki. Yılın rengi, moda koleksiyonlarından iç mimariye, kozmetikten dijital tasarıma kadar pek çok alanda referans noktası oluyor. Örneğin 2012’de yılın rengi olan Tangerine Tango, Pantone ile Sephora’nın ortaklığında bir makyaj serisinde kullanılmıştı. Özel koleksiyonda Tangerine Tango ile süslenmiş takma kirpikler, oje, krem, simler ve yüksek pigmentli dudak parlatıcıları yılın rengi tüketicileriyle buluşturmuştu. Basit bir makyaj trendi yaratmak için en kolay yöntemlerden biri. “Cloud Dancer” da sessizce gelmedi, önce “clean girl”, “clean architecture” gibi akımlar yaşam biçimlerine yayıldı insanların; ardından bu yaşam biçimlerine uygun ürünler… Temiz, sade, şatafatsız, sağlıklı, doğal, asil. Sıfatlar bu algı üzerine kurulurken sınıfsal kodlar devreye girmeye; kodlara atfedilmiş sosyal sermayeler ekonomik sermayelere transpoze edilmeye başlandı. “Clean” sıfatları, “yüce beyaz” ırkının göstergelerinden biri oluverirken; Trump ve daha nicelerinin ırkçı politikaları popülist söylemin de merkezine yerleşiverdi.
Dolayısıyla “Cloud Dancer” da insanlar tarafından yalnızca bir renk ya da bir rengi belirten kod olarak anlamlandırılmadı; bugünün arzu edilen madunlarından istenilen sadeleşmeyi, geri çekilmeyi ve nötrlüğü yücelten bir yaşam estetiğinin görsel simgesi olarak dolaşıma girdiği için bolca eleştiriyi üzerine çekti.
Beyazın masumiyeti: estetik mi, ideolojik bir dil mi?
Cloud Dancer’a yöneltilen eleştirilerin merkezinde aslında beyaz rengin tarihsel ve ideolojik çağrışımları yer alıyor. Pantone’nin “yüce beyaz” ifadesiyle kurduğu anlatı, bazı eleştirmenler tarafından günümüz dünyasının politik ve toplumsal gerçeklerinden kopuk bulundu. Özellikle Batı merkezli estetik anlayışlarda beyazın saflık, temizlik ve düzenle ilişkilendirilmesi; son yıllarda yükselen ırkçılık, ayrımcılık ve “üstünlük” söylemleriyle yan yana getirildiğinde rahatsız edici bir anlam katmanı oluşturdu.
Bu eleştiriler, Pantone’nin bilinçli bir ideolojik mesaj verdiğini iddia etmekten çok, böylesi çağrışımları görmezden gelen bir konfor alanına işaret ediyordu. Beyazın nötr olduğu varsayımı, tarihsel ve politik bağlamdan bağımsız düşünülemez elbette. Dolayısıyla Cloud Dancer, birçok kişi için sakinleştirici olmaktan ziyade, normatif bir “temizlik” ve “doğruluk” estetiğinin yeniden üretilmesi olarak algılandı. Zira “clean” akımları da bu anlatının içerisinden gelmekteydi ve bizzat bunu üretiyordu, tarihe referans veren kültürel kodlar gibi. “Clean girl” ve “clean architecture” benzeri akımlar da bu yüzden sadece temizliği, sadeliği değil; aynı zamanda şatafattan uzak, asalete yani sınıfsal statüye işaret ediyordu. Neydi peki bu kodlara atfedilen asalet, kökeni neredeydi? Ya da her kültürde aynı kodlar mı yer alıyordu?
Kültürden kültüre değişen bir renk: Evrensellik iddiasının çatlağı
Biraz geriye gidelim. Renklerin tarihi, evrenin var oluşu kadar eski tabii. Ama biz insanlığın doğayı, dünyayı, hayatı tasvir etmeye çalıştığı dönemden başlayalım. Beyaz pigmentinin elde edilmeye başlandığı ilk dönem, kayıtlara göre Yontma Taş Devri’ne dayanıyor. Bu dönemlerdeki duvar resimlerine bakıldığında kullanılan materyallerden biri, tebeşirdi. Yani okyanus tabanında çökelti oluşturan tek hücreli alglerin milyonlarca yıl birikmesiyle oluşan bir madde. Fransa’daki Lascaux Mağarası’nda bulunan bu çağa ait resimlerde tebeşirden elde edilen beyaz; daha çok kırmızı, sarı gibi toprak boyalarını ön plana çıkarmak için kullanıldığı varsayılıyor. Av merasimlerini anlatmak üzere… Ölüm ile yaşam arasında bir yerde konumlanarak. İlginçtir ki daha sonraları bu rengi, üstübeç ile elde etmeye başlıyor insanlık. Kurşun bazlı bu maddenin ölümcül derecede zehirli olması, beyazın yaşam anlatısındaki konumunu benzer bir noktada ironik hâle getiriyor. Zira git gide beyaz, “aydınlığın”, ışığın rengi oluyor. Antik Yunan’da kaosun, karanlığın, hiçliğin sonunda ortaya çıkan “aydınlık”, “umut”, “düzen” ve “varlık” beyaz ile beliriyor artık. Üstübeçten elde edilen renk, bu anlamı tasvir etmek üzere kullanılıyor.
Doğu coğrafyasında ise beyaz; hastalıkla, ölümle, yasla, ayrılıkla, kayıpla ilişkilendiriliyor. Örneğin Antik Mısır’da beyaz; çarpıcı, keskin ve ışık saçan bir renk olarak ölümü, daha doğrusu yaşamın devamı olan başka bir âlemin başlangıcını ifade ediyor. Bu anlayış, Doğu kültürünün birçok kesiminde de yaygın. Özellikle Asya’nın ve Afrika’nın birçok bölgesinde de beyaz; yas, kayıp ve ölüm ritüellerinde kullanılıyor. Hindistan’da, Çin’de ya da Japonya’da, Batı’da olduğu gibi ilahi bir anlam yüklü olsa da dinginlikten çok vedayı sembolize ediyor. Bu yüzden tam bir acı değil, ilahi dönüşün de bir simgesi oluveriyor. Türk kültüründe ise daha farklı bir anlama bürünüyor beyaz: Gücü, adaleti, yüceliği, bilgeliği, ululuğu temsil ediyor. İslamiyet’ten sonra da bu sembolik anlam daha da pekişiyor Türklerde. Zira Hz. Peygamber’in sancağında yer alan üç renkten biri de beyaz. Dolayısıyla buradaki sembolik anlama referans veren Alp Arslan, Fatih Sultan Mehmet gibi Türk hükümdarların beyaz atla harbe gitmeleri, beyaz sancaklar taşımaları bu renge yüklenen anlamın yüzyıllar boyunca kültüre nasıl işlendiğini gösteriyor. Modern zamanların kültürel hegemonyası altına girene kadar tabii…
Modern zamanlar demişken… Batı dünyasında beyaza atfedilen asalet dolu anlam uzun süre devam ediyor Avrupa’da. Orta Çağ’da ve Rönesans’ta saflığın, masumiyetin, bekaretin sembolü oluyor beyaz; yaşamın başlangıcı ve sonunu işaret eden kutsallığa bürünüyor. Beyaz güvercin, beyaz at, beyaz gelinlik, beyaz ten… İlahi olan iyiliğin, güzelliğin, doğruluğun, asaletin bir parçası olarak “ötekilerden” ayrılan bir unsura dönüşmesi ise Avrupa-merkeziyetçi düşüncenin temeline kadar götürüyor işi. Beyaz ten, dolayısıyla üstübeçle beyaza boyanan yüzler, eller ve peruklar; üstün toplumlarını ve sınıflarını ifade eden göstergeler oluveriyor. Tahakkümün meşruiyet göstergeleri yani. Modern döneme sirayet eden, Aydınlanma Çağı’na miras kalan o üstünlük algısı; “Avrupa-dışı”ndaki pek çok topluluğun benliğini, topraklarını ve nesillerini yok ediyor. Üstübeç de beyaza boyanan yüzleri…. Antropolojik ironi.
Modern dönemde mimaride ve sanatta ise ihtişamın, gösterişin ve zenginliğin rengi olarak kullanılıyor, 17. yüzyılla birlikte rokoko mimarisinin vazgeçilmez rengi oluyor. Mimari kadar bilimde de popüler sorgulardan biri hâline geliyor. Zira Newton yaptığı prizma deneyleriyle beyaz ışığın renksiz bir boşluk değil; aksine tüm renklerin birleşiminden oluşan bir bütün olduğunu ortaya koyuyor. Helmholtz ise beyazın, gözdeki tüm renk algılayıcılarının aynı anda uyarılmasıyla ortaya çıktığını kanıtlıyor. Yani beyaz, sadeleşmenin değil; çokluğun, örtüşmenin ve bastırılmış farkların eşzamanlı varlığının sonucu olarak anlamdırılmaya başlanıyor. Çok geçmeden pigmentler de bu bakış açısıyla geliştiriliyor, üstübecin modası bitiyor, yeni bileşenler icat ediliyor. Orveau’nun baryum sülfattan elde ettiği beyaz, ressamların paletlerine giriyor, endüstrinin gelişimiyle de pek çok materyale rengini veriyor. “Sabit beyaz” adını alan bu sülfat bileşenli boya, Birinci Dünya Savaşı’nda ABD uçaklarının kamuflaj rengine bürünmesini sağlıyor. Ying-yang felsefesi, iyi ve kötünün tarifini bu sefer modern dünyada yeniden yapmaya başlıyor; kölelik ve çirkinlik siyah olana, asalet ve güzellik yine beyaz olana atfediliyor.
Bu çağda artık yaşam, sanat, düşünce ve ölüm birbirine beyazla sarmalanıyor. Saraylar da beyaza büründüğünde anlam dünyası pek çok ideolojiyi, bilimi, kültürü, siyaseti, savaşı içinde barındırır hâle geliyor. Dolayısıyla herkes için aynı duyguyu temsil ettiği varsayılan bir renk, gerçekte farklı coğrafyalarda bambaşka hisleri tetikleyebiliyor. Şimdi yeniden düşünelim: Cloud Dancer acaba gerçekten evrensel olarak “yatıştırıcı”, “umut vadeden”, “sadelik” sıfatlarını ne kadar taşıyor, çağrışımı ne kadar masum? Bu soruyu geçmişe kaydırarak sorduk, peki ya bugün?
Çağın ruhu gerçekten tek bir renge sığar mı?
Cloud Dancer, nötrlük iddiasına rağmen, günümüz dünyasında sessizliğin, geri çekilmenin ve görünmezliğin estetikleştirilmiş bir norm hâline getirildiği bir iklimde beliriyor. Savaşların, eşitsizliklerin, göçlerin ve krizlerin ortasında “dinginlik” vaadi sunan bu beyaz ton, herkes için aynı anlama gelmiyor; kimileri için bir sığınak, kimileri içinse susturulmuş bir alanı temsil ediyor. Bu nedenle Cloud Dancer, yatıştırıcı bir renk olmaktan ziyade, çağın çelişkilerini beyaz bir perdeyle örtmeye çalışan bir sembole dönüşüyor. Ya da yüzü gözü üstübece bulanmış siyasilerin ırkçı söylemlerinin popülist onaylayıcısına…
Aslında Pantone’in bu tercihine yönelik toplumsal reaksiyonlar; renklerin artık yalnızca estetik değil; ideolojik, sınıfsal ve kültürel birer anlatı aracı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. “Temizlik”, “sadelik” ve “ölçülülük” gibi kavramlar üzerinden kurulan bu dil, evrensellik iddiası taşısa da belirli bir bakış açısını merkezine alıyor. Oysa çağın ruhu tek bir renkte sabitlenemeyecek kadar çoğul, parçalı ve huzursuz. Belki de bugün sorulması gereken asıl soru şudur: Bizi gerçekten yatıştıracak olan şey, dünyayı beyazlatmak mı; yoksa renklerin, seslerin ve anlatıların yan yana var olabildiği bir çoğulluğu kabul etmek mi? Cloud Dancer’ın yarattığı tartışma, tam da bu kabulün ne kadar ertelendiğini gösteriyor.
Kaynaklar
Pelin Gülşen. Renkler: Tarih-Kültür-Psikoloji. Destek Yayınları: 2021.
Prof. Dr. Leyla Varlık Şentürk. “İzlenı̇mcı̇lerı̇n Duyumlara Dayalı Renk ve Işık Serüvenı̇”. New World Sciences Academy (2010): 86-103.
Prof. Dr. Reşat Genç. Türk İnanışları ile Mı̇llı̂ Geleneklerı̇nde Renkler ve Sarı - Kırmızı - Yeşı̇l. Atatürk Kültür Merkezi Yayınları: 2010.