Yeni dünya: “Grinin eli tonu”
Haberin Eklenme Tarihi: 10.02.2026 10:05:00 - Güncelleme Tarihi: 10.02.2026 10:11:00Pencereden dışarı bakın. Sokaktaki arabalara, yeni yükselen rezidansların cephelerine, insanların üzerindeki kıyafetlere, hatta avucunuzun içindeki telefonun ara yüzüne... Bir şeylerin eksik olduğunu hissetmiyor musunuz? Sanki birileri dünyanın doygunluk ayarıyla oynamış ve kırmızıyı, sarıyı, maviyi yavaşça sahneden çekmiş gibi. Dünya, 2000’li yılların başından itibaren sessiz sedasız ama kararlı bir şekilde griye boyanıyor. Barış Özcan’ın “Neden Her Şey Grileşiyor?” videosunda işaret ettiği o istatistiksel gerçeklik ve Gary Ross’un kült eseri Pleasantville (Yaşamın Renkleri) filmi, bugün içinde yaşadığımız bu “tekno-monokrom” hapishanenin duvarlarını yüzümüze çarpıyor.
Pleasantville, aslında 1950'lerin o “kusursuz” ve steril Amerikan rüyasına bir övgü gibi başlar. Her şey siyah-beyazdır, ama bu bir estetik tercih değil, bir varoluş biçimidir. Kasaba halkı için gri tonları, öngörülebilirliğin, güvenliğin ve statükonun rengidir. Orada kimse tutku duymaz, kimse sorgulamaz, kimse değişmez. Değişimin olmadığı yerde renk de yoktur.
Filmi bugün yeniden izlediğinizde, David ve Jennifer karakterlerinin o donuk dünyaya sızdırdığı ilk renk damlasının ne kadar devrimci olduğunu anlarsınız. Bir çiçeğin kırmızıya dönmesi, bir yüzün pembeleşmesi sadece görsel bir efekt değil; bastırılmış bir duygunun, yasaklanmış bir düşüncenin veya keşfedilmiş bir tutkunun dışavurumudur. Ancak filmin en vurucu noktası, kasaba halkının bu renklere verdiği tepkidir: Korku ve nefret. Çünkü renk, belirsizlik demektir. Renk, risk demektir. Renk, “öteki” olmaktır.
21. yüzyılın “küresel grileşmesi”
Bugün bizler, Pleasantville kasabasının modern ve dijital bir versiyonunda yaşıyoruz. 2000’li yıllar, teknolojik bir sıçramayla renkleri ekranlarımıza taşıyacakmış gibi görünse de paradoksal bir şekilde fiziksel dünyamızı grileştirdi. Mimari “brütalist” bir soğukluğa, otomobiller “gümüş ve antrasit” bir tekdüzeliğe, iç mekanlar ise “greige” (gri-bej) denilen o ruhsuz ara tona hapsoldu.
Bu bir tesadüf değil, felsefi bir çöküşün sonucu. Modern dünya, “minimalizm” adı altında ruhsuzluğu pazarlıyor. Tasarımdaki bu grileşme, aslında insan ruhundaki derin bir yorgunluğun ve riskten kaçınma güdüsünün yansıması. İkinci el değerini korumak için gri araba alıyoruz, evi kolay satılsın diye beyaza boyuyoruz, kimseyi rahatsız etmemek için siyah giyiniyoruz. Renklerimizi feda ederek, “güvenli” ama “cansız” bir ortak paydada buluşuyoruz.
Barış Özcan’ın videoda bahsettiği veriler, bu durumun sadece bir zevk meselesi olmadığını, kolektif bir estetik erozyon olduğunu kanıtlıyor. Eskiden mutfak aletlerinden tutun da binaların cephelerine kadar uzanan o geniş renk paleti, yerini endüstriyel bir standartlaşmaya bıraktı. Bu standartlaşma, düşünce yapımıza da sirayet ediyor. “Grinin elli tonu” içinde kaybolurken, uçlardaki renkleri, yani aykırı fikirleri ve sıra dışı duyguları birer “hata” olarak görmeye başlıyoruz.
Felsefi bir perspektiften bakıldığında, renklerin kaybı, tutkuların kaybı anlamına geliyor. Goethe’nin Renkler Öğretisi’nde belirttiği gibi; renk, ışık ile karanlığın karşılaşmasından doğan bir “acıdır”. Hayatın trajedisini, neşesini ve derinliğini simgeler. Bugünün dünyası ise bu “acıyı” ve “çatışmayı” istemiyor. Her şey pürüzsüz, sürtünmesiz ve gri olsun istiyoruz. Algoritmalar bize en güvenli olanı, en çok tercih edileni, yani en “gri” olanı öneriyor.
Pleasantville’de karakterlerin renklenmesi, onların “kusurlu” hale gelmesiyle başlar. Birinin ağlaması, birinin aşık olması, birinin bir kitabı merak etmesi dünyayı renklendirir. Oysa biz 2000 sonrası dünyada, kusursuzluğun griliğine tapıyoruz. Sosyal medya filtrelerimizle dünyayı daha “estetik” hale getirdiğimizi sanırken, aslında hayatın o canlı, çiğ ve gerçek renklerini solduruyoruz.
Dünya halklarına çağrı: Renklerinize sahip çıkın!
İşte tam bu noktada, bir isyana ihtiyaç var. Ama bu isyan meydanlarda değil, fırçaların ucunda, kıyafetlerin dikişlerinde ve düşüncelerin en aykırı köşelerinde başlamalı.
“Dünya halkları, renklerinize sahip çıkın!” cümlesi sadece bir slogan değil, bir varoluş mücadelesi. Renklerinize sahip çıkmak;
Her şeyin birbirine benzediği bu çağda, “ben buradayım” diyebilme cesaretidir.
Minimalizmin soğuk rasyonalizmine karşı, maksimalizmin duygusal zenginliğini savunmaktır.
Evinizi, arabanızı, ruhunuzu “ikinci el değeri” düşer korkusuyla değil, bugünün yaşam enerjisiyle donatmaktır.
Gri binaların arasında bir çiçek gibi, gri düşüncelerin arasında bir devrim gibi parlamaktır.
Pleasantville’in sonunda, siyah-beyaz kalanlar sadece “değişmekten korkanlar” olur. Eğer biz de korkmaya devam edersek, torunlarımıza bırakacağımız dünya, sadece metalik ve plastik tonlardan oluşan devasa bir hurdalık olacak.
Barış Özcan’ın dikkat çektiği o “solan dünya” tablosu ve Pleasantville’in hatırlattığı o “renklenen ruh” mücadelesi bize tek bir şeyi söylüyor: Renk, hayattır. Gri ise sadece bir bekleme salonu. Dünya hızla grileşiyor olabilir ama fırça hala bizim elimizde. Kendi renklerini kaybeden bir toplum, özgünlüğünü de kaybeder. Özgünlüğünü kaybeden ise sadece bir “veri” yığınına dönüşür. 2000'li yılların getirdiği o donuk, steril ve hissiz dünyayı reddetmek zorundayız. Çünkü hayat, siyah ile beyazın arasındaki o belirsiz gri alanda değil; kırmızının öfkesinde, mavinin sükunetinde ve sarının umudundadır.
Şimdi, üzerinizdeki o gri hırkayı çıkarın veya ruhunuzun en canlı rengini dışarı vurun. Çünkü dünya, onu cesurca boyayacak olanları bekliyor. Renklerinize sahip çıkın; zira onlar sizin en büyük direnişinizdir.
Kaynaklar:
Barış Özcan - Neden Her Şey Grileşiyor?
Pleasantville (Yaşamın Renkleri), Yön: Gary Ross (1998)