Ebola’dan büyük kriz: Güven
Kenya’da Ebola için önerilen karantina tesisleri, salgın yönetiminin artık yalnızca sağlık meselesi olmadığını gösteriyor. COVID-19’un bıraktığı miras, jeopolitik çıkarlar ve güven krizleri; küresel sağlık diplomasisini egemenlik, adalet ve şeffaflık tartışmalarının merkezine taşıyor.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Uganda’nın, Dünya Sağlık Örgütü ile birlikte ilk Ebola vakasını bildirmesinin üzerinden neredeyse üç hafta geçti. Ancak bu gelişme, küresel jeopolitikte gerilimleri tetikledi. Son zamanlarda Kenyalı topluluklar, hiç Ebola vakası bulunmayan bir ülkede, yalnızca Amerikan vatandaşlarının kullanımına yönelik bir karantina tesisi kurulması fikrine güçlü bir muhalefet gösterdi. Bu durum hem Kenya’nın hem de ABD’nin dış politika ve sağlık diplomasisinde karşılaştığı büyük bir engelin altını çizdi.
Salgınlar ve pandemiler artık yalnızca tıbbi krizler olarak görülmüyor; zira bunların yönetimi artık egemenlik, güvenlik, diplomasi ve ulusal çıkarlar gibi konuları da içeriyor. Kenya’da Ebola karantina merkezleri kurulması önerisine yönelik tartışmalar ve ihtilaflar, özellikle ABD’nin "Önce Amerika" dış politikası ve COVID-19 pandemisinin bıraktığı mirasın ışığında, küresel sağlık iş birliği ile toplumsal güven arasındaki karmaşık ilişkiyi gözler önüne seriyor.
Sağlık diplomasisinde güven erozyonu
Uzun yıllar boyunca, bilhassa mevcut ABD yönetiminden önce, Kenya ve Birleşik Devletler güçlü diplomatik, ekonomik ve güvenlik bağlarını sürdürmüştü. Kenya; terörle mücadele, ticaret ve halk sağlığı gibi alanlardaki iş birliklerinden yararlanarak Washington için Doğu Afrika’da hayati bir stratejik müttefik oldu. Örneğin, Amerikan kurum ve kuruluşları Kenya’nın sağlık sektörüne önemli yatırımlar yaparak HIV/AIDS programlarını, hastalık gözetim sistemlerini ve tıbbi araştırma projelerini destekledi. Bu ortaklıklar hayat kurtarmış, Kenya’nın sağlık altyapısını güçlendirmiş ve daha sağlıklı bir toplum yetişmesini sağladı.
Ancak sağlık diplomasisi, siyasetten ve toplumsal algılardan muaf değildir. Kenyalıların son dönemde gerçekleştirdiği protesto ve gösteriler, halk sağlığı meselelerine yönelik politika katılımının açık bir örneğidir. Kenya’da Ebola karantina merkezlerinin kurulmasına ilişkin tartışmalar sırasında; bu tür girişimlerin amacı, riskleri ve yararlanıcıları konusunda halk arasında güçlü endişeler ortaya çıktı. Sağlık uzmanları karantina altyapısını genellikle sınırlar arası hastalık bulaşmasını önlemek için gerekli bir önlem olarak görse de birçok vatandaş bu öneriyi daha geniş bir siyasi perspektiften algıladı.
Şüpheciliğin merkezinde can alıcı bir soru yer alıyordu: Bundan en çok kim yararlanıyor? Birçok Kenyalıya göre bu öneri bir ortaklıktan ziyade, yalnızca ABD vatandaşlarını başka yerlerde ortaya çıkan salgınlardan korumayı amaçlayan bir strateji gibi görünüyordu. Eleştirmenler, yüksek derecede bulaşıcı hastalıklarla mücadele etmek için tasarlanan tesislerin, neden bu tesisleri savunan ülkeler yerine Kenya’da kurulması gerektiğini sorguladı. Bu endişeler, küresel sağlık yönetimindeki adaletsiz güç dinamiklerine dair uzun süredir var olan korkuları yansıtıyordu.
Bu görüşler yalnızca Afrika’daki uluslararası sağlık çabalarının tarihsel bağlamından değil, aynı zamanda güncel jeopolitik olaylardan da etkilendi. Başkan Donald Trump’ın görev süresi boyunca ABD dış ilişkilerine yön veren "Önce Amerika" politikası, küresel ilişkilerde Amerikan çıkarlarına öncelik vermeye odaklanmıştı. Bu duruş, birçok Amerikalı arasında destek bulsa da ABD’nin çok taraflı iş birliğine ve paylaşılan küresel sorumluluklara olan bağlılığı konusunda uluslararası endişeleri de beraberinde getirdi. Afrika halkları arasında USAID’in (ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı) çekilmesi, ABD ile ilişkiler konusundaki algıları olumsuz etkiledi; gerçi bu görüşler, süreçten daha az doğrudan etkilenen siyasi elitlerden ziyade genel halk arasında daha yaygındı.
COVID-19’un gölgesinde Ebola
Daha geniş bir çerçevede bu algılar, Afrika uluslarının kendi sorunlarıyla baş başa bırakıldığı COVID-19 pandemisiyle de bağlantılıdır. Virüs küresel ölçekte yayıldıkça, birçok ülke uluslararası dayanışmanın sınırlarını fark etti. Zengin uluslar tıbbi malzemeler, aşılar ve koruyucu ekipmanlar için kıyasıya rekabet etti. Aşı milliyetçiliği pandemiye verilen yanıtın belirgin bir özelliği hâline geldi; refah seviyesi yüksek ülkeler büyük aşı rezervleri sağlarken, Kenya dâhil birçok gelişmekte olan ülke vatandaşları için yeterli doz tedarik etmekte zorlandı. Birçok kişinin Ugandalı doktor Profesör Ogwang ve diğerleri tarafından geliştirilen Covidex gibi bitkisel ilaçlara güvenmek zorunda kalması nedeniyle bu durum Afrika halklarının hoşuna gitmedi.
Böylece Afrikalılar, küresel krizler sırasında ulusal çıkarların genellikle küresel taahhütlerden önce geldiğini yaşayarak öğrendiler. Bu deneyim, uluslararası sağlık ortaklıklarına yönelik toplumsal algı üzerinde kalıcı bir etki bıraktı. Güçlü uluslar COVID-19 sırasında kendi vatandaşlarına öncelik verdiyse, birçoğu Afrika’da kurulması önerilen hastalık kontrol tesislerinin gerçekten Afrika halklarını mı önemsediğini, yoksa salgınların Batı ülkelerine ulaşmasını engellemeyi mi amaçladığını sorguladı.
Bu nedenle Ebola tartışması, halk sağlığı hazırlığına ilişkin teknik bir tartışmanın ötesine geçti. Bu durum, küresel sağlık yönetiminde egemenlik, güven ve adalet üzerine daha geniş bir diyalog doğurdu. Bu tür tesislere karşı çıkan yerel Kenya vatandaşları bilimi mutlaka reddetmiyor ya da Ebola’nın oluşturduğu tehditleri inkâr etmiyordu. Bunun yerine birçoğu, salgınla ilgili şeffaflık, hesap verebilirlik ve risk ile faydaların dağılımı konusundaki endişelerini dile getiriyordu.
Ayrıca tarihsel hafıza da bu algıları etkiliyor. Afrika, uluslararası alanda sağlık inovasyonu ve politika geliştirmede eşit bir ortak olmaktan ziyade, genellikle bulaşıcı hastalık tehditlerinin kaynağı olarak tasvir ediliyor. Bu tasvir, küresel sağlık müdahalelerinin bazen dış öncelikler göz önünde bulundurularak tasarlandığı algısına katkıda bulunur. Bu bağlamda, karantina tesislerini içeren öneriler, özellikle topluluklar kendilerine yeterince danışılmadığını hissettiğinde kolayca siyasi açıdan hassas hâle gelebiliyor.
Dolayısıyla küresel sağlık politikaları yalnızca siyasi elitlere ayrılmamalı, kapsamlı istişareler için bir araç olarak hizmet etmelidir. Kenya’daki zorluk, haklı toplumsal endişeleri gidermek ile güçlü bir salgın hazırlığı sağlamak arasında denge kurmaktır. Bulaşıcı hastalıklar ulusal sınırları tanımaz. Kenya’nın kilit bir bölgesel taşımacılık ve ticaret merkezi olma rolü göz önüne alındığında, ulusal ve bölgesel güvenlik adına hastalık izleme, laboratuvar yetkinlikleri ve acil durum müdahalelerine yatırım yapmak hayati önem taşıyor. Hazırlık çalışmalarının tamamen göz ardı edilmesi, toplumları gelecekteki tehditlere karşı savunmasız bırakabilir.
Bu esnada uluslararası ortaklar, etkili bir sağlık diplomasisinin yalnızca mali yardım veya teknik becerilerden daha fazlasını içerdiğini anlamalıdır. Güven; açıklık, yerel katılım ve samimi bir iş birliği yoluyla inşa edilmelidir. Halk sağlığı girişimleri, amaçları net olduğunda, karar alma süreçleri kapsayıcı yürütüldüğünde ve faydaları tek taraflı değil de karşılıklı olarak görüldüğünde daha fazla toplumsal destek kazanır.
Salgın yönetimi ile politika
Kenya’daki Ebola hazırlığı üzerine yürütülen tartışma, 21. yüzyılda küresel sağlık yönetimi için daha geniş bir anlayışın altını çiziyor. Buna göre başarılı bir salgın hazırlığı yalnızca bilimsel uzmanlığa değil, aynı zamanda siyasi güvenilirliğe ve ilişkilere de dayanıyor. COVID-19’un sonrasından, artan jeopolitik rekabetten ve ulusal egemenliğe ilişkin devam eden tartışmalardan etkilenen bir dönemde; sağlık müdahaleleri hem siyasi hem de tıbbi gerekçelerle yargılanıyor. ABD ile Afrika ülkeleri arasındaki sağlık iş birliğinin geleceği, her iki ulusun da çıkar odaklı (işlemsel) etkileşimlerin ötesine geçme ve gerçek bir güven inşa etme yeteneğine bağlı olacaktır. Salgın hazırlığı, yalnızca gelişmiş ülkelere fayda sağladığı şeklinde görülürse sekteye uğrayacaktır. Bu hazırlık; paylaşılan hesap verebilirliğe, karşılıklı saygıya ve küresel sağlık güvenliğinin ancak tüm ortaklar eşit görüldüğünde en güçlü konumuna ulaşacağı anlayışına dayanmalıdır.
Sonuç olarak, Ebola tartışması yalnızca hastalığı kontrol altına almakla ilgili değildir; bu tartışma, sağlık güvenliği, ulusal egemenlik ve uluslararası nüfuzun giderek daha fazla iç içe geçtiği bir dünyada güvenin siyasetiyle ilgilidir.

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.