Sessizliğin içinden yükselen bir ses: MUTE
Haberin Eklenme Tarihi: 14.09.2026 10:07:00 - Güncelleme Tarihi: 14.09.2026 10:14:00Bazı sergiler yüksek sesle konuşur; bazıları ise izleyiciyi sessizliğin içine davet eder. Istanbul Concept Gallery’nin 2026–2027 sanat sezonunu açan Elena Papadimitriou imzalı “MUTE”, ikinci yolu seçiyor. 12 Eylül’de kapılarını açan ve 10 Ekim 2026’ya kadar görülebilecek sergi; sessizlik, hafıza, doğa ve dönüşüm kavramlarını kadın figürünün başağa dönüşen dili üzerinden ele alıyor. Ancak burada sessizlik, içine kapanmanın ya da geri çekilmenin karşılığı olarak durmuyor. Düşünmek, gözlemlemek, nefes almak ve yeniden söz kurmak için açılan bir alan hâline geliyor.
Papadimitriou’nun önceki serisi “Bouche Fermée”, kadın figürü üzerinden sessizliğe doğrudan bakıyordu. “MUTE”ta ise bu figür doğanın içine yayılıyor; başak, çiçek, toprak, su ve gökyüzü üzerinden yeni bir anlatı kuruyor. Özellikle başaklar, serginin görsel dünyasında önemli bir yere sahip. İnce gövdeleriyle kırılgan görünen, rüzgâr karşısında eğilen fakat ayakta kalmayı sürdüren bu bitkiler; kadın, doğa, yaşam ve direnç arasında bir bağ kuruyor.
Tercüman için hem sanatçı Elena Papadimitriou hem de "MUTE"un küratörü Işık Gençoğlu ile ayrı ayrı gerçekleştirdiğimiz röportajlarda, serginin bu dönüşüm fikrinin farklı yönlerini konuştuk. Papadimitriou, “Bouche Fermée”nin ardından yeni bir anlatı arayışını, "'Bouche Fermée’den sonra, kadın bedeni üzerinden sessizlik hakkında söylemem gerekenleri söylediğimi hissetmiştim. ‘MUTE’ ile daha yumuşak bir şey istedim. Kadınlar hâlâ orada; sadece başaklara dönüştüler" diyor. Gençoğlu ise serginin temel yaklaşımını "Mute’un önerdiği şey susmak değil; suskunluğun içinden yeni bir ses kurmak" sözleriyle anlatıyor.
Kadın figürünün doğaya dönüşen hikâyesi
"MUTE"un merkezindeki başak imgesi, kadın figürünün biçim değiştirmesiyle ortaya çıkan yeni anlatının başlangıç noktasını oluşturuyor. Papadimitriou için bu dönüşüm, kadın bedenini ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor; onun taşıdığı anlamları doğanın diliyle yeniden ifade ediyor. Sanatçının aradığı yumuşaklık da burada belirginleşiyor. İnsan bedeninin doğrudan temsilinden, toprağa köklenen ve ışığa yönelen bir bitkinin varlığına geçiliyor.
Papadimitriou’nun başağı tercih etmesinde, onun narin görünümüyle taşıdığı direnç arasındaki karşıtlık belirleyici oluyor. Sanatçı, "Bir başak sapının bu kadar narin görünüp rüzgâra, ısıya ve zamana nasıl meydan okuyabilmesine bayılıyorum. Resmetmek istediğim dişil varlığın kusursuz bir simgesi hâline geldi" diyor. Böylece başak, kadınlığın tek bir biçime indirgenemeyeceğini gösteren bir simgeye dönüşüyor; kırılganlık ve güç aynı görüntünün içinde buluşuyor.
Küratör Işık Gençoğlu da kadın figürünün bu dönüşümünü serginin en güçlü katmanlarından biri olarak görüyor. “Elena’nın önceki işlerinde doğrudan karşımıza çıkan kadın figürü ‘MUTE’ta ortadan kaybolmuyor; biçim değiştiriyor. Başak oluyor” diyor. Bu değişimin taşıdığı anlamı ise "Başak aynı anda hem kırılganlığı hem direnci taşıyor: rüzgârda eğiliyor ama kırılmıyor; toprağa bağlı ama ışığa yöneliyor" sözleriyle açıklıyor.
Eğilmek, kırılmamak ve birlikte durmak
Başağın “MUTE” içindeki anlamı, dayanıklılık kavramına da farklı bir açıdan bakmayı sağlıyor. Geleneksel güç anlayışı çoğu zaman sertlik, sarsılmazlık ve direnme üzerinden kurulurken Papadimitriou başka bir ihtimali öne çıkarıyor. Ona göre ayakta kalmak, koşullar karşısında hiç hareket etmemek anlamına gelmiyor. Bazen yön değiştirmek, eğilmek ve yeniden doğrulmak da direncin bir biçimi oluyor.
Sanatçı, “Bana göre dayanıklılık, sert veya sarsılmaz olmak demek değildir. Kendini kaybetmeden eğilebilmektir” diyor. Bu düşüncenin başakta karşılık bulduğunu belirterek, “Başak da bunu temsil ediyor: Kırılganlık ve gücün bir arada var olmasını. Bunun birçok kadın için geçerli olduğunu düşünüyorum ve dürüst olmak gerekirse bu, kendi hayatımda da öğrendiğim bir şey” sözlerini ekliyor. Böylece sergi, kırılganlığı güçsüzlükle eşitleyen bakışın karşısına daha esnek bir dayanıklılık anlayışı koyuyor.
Başakların sergide tek başına ya da gruplar hâlinde yer alması da bu düşünceyi genişletiyor. Tek bir başak kendi direncini taşırken yan yana gelen başaklar ortak bir varoluş hâli oluşturuyor. Gençoğlu, bu birlikteliğin anlamını "Yan yana durduklarında ise birlikte kalmanın gücünü de taşıyorlar" sözleriyle ifade ediyor.
Bu birliktelik, kadın figürünün sergideki temsilini de daha geniş bir zemine taşıyor. Gençoğlu, başağın "bereketi, sürekliliği ve yaşamı sürdürme gücünü" temsil ettiğini söylüyor. Ardından kadın figürünün yalnızca yaşadığı baskılar üzerinden okunmaması gerektiğini vurgulayarak, "Dolayısıyla burada kadını yalnızca yaşadığı baskılar üzerinden değil, yaşamın kurucu ve sürdürücü unsurlarından biri olarak görüyoruz" diyor. Böylece “MUTE”, kadın deneyimini kırılma noktalarında bırakmıyor; üretme, sürdürme, iyileştirme ve yeniden var olma kapasitesine doğru genişletiyor.
Sessizlik bir son değil, yeniden başlama alanı
“MUTE” adını taşıyan bir sergide sessizlik kavramının nasıl ele alındığı doğal olarak büyük önem taşıyor. Fakat sergi, sessizliği başlı başına olumlanan bir hâl olarak sunmuyor. Gençoğlu, "‘MUTE’ta sessizlik kutsanan bir durum değil" diyor. Sessizliğin düşünmek, gözlemlemek ve insanın kendine dönmesi için bir alan açabileceğini kabul ederken, sessizliğin erdem sayıldığı bazı coğrafyalarda baskının ve görünmezleştirmenin de aracı hâline gelebileceğine dikkat çekiyor.
Bu nedenle serginin sorusu "Neden sustuk?" noktasında kalmıyor. Gençoğlu, MUTE’u "sesi elinden alınana ses olduğu kadar, sessizliği kader olmaktan çıkarıp dönüştürenlerin de sergisi" olarak okuyor. Ona göre burada temel mesele mağduriyetin kendisi değil; "yeniden başlama, kendi sesini yeniden bulma ve yaşamdan yana olma iradesi." Sessizliğin dönüşebileceği yer de tam olarak burası oluyor.
Papadimitriou’nun resimlerinde doğanın ağırlık kazanması bu düşüncenin görsel karşılığını oluşturuyor. Sanatçı, "Sessizliğin boş değil, huzurlu hissettirmesini istedim. Doğa bu yüzden bu kadar önemli hâle geldi" diyor. Başakların deniz ve gökyüzüyle yan yana geldiği resimlerde büyük çatışmaların yerine daha dingin bir hareket kuruluyor. Sanatçı bu atmosferi, "Başaklar, deniz ve gökyüzü, hiçbir şeyin dramatik olmadığı ama her şeyin canlı olduğu sessiz bir denge yaratıyor" sözleriyle anlatıyor.
Bu denge, sessizliğin durağanlık olmadığını da gösteriyor. Papadimitriou için sessizlik, hareketin sona erdiği bir nokta değil; yeniden güç toplamanın başlangıcı. "Benim için sessizlik; durduğumuz, nefes aldığımız, gözlemlediğimiz ve yeniden başlamak için gereken gücü bulduğumuz o andır" diyor. Böylece serginin adıyla taşıdığı sessizlik, izleyiciyi susturmaktan çok bakmaya ve yeniden düşünmeye çağırıyor.
Akdeniz’in iki yakasından ortak bir hafızaya
“MUTE”un dünyası, sanatçının kişisel deneyiminden Akdeniz’in ortak hafızasına doğru açılıyor. Deniz, toprak, sofralar, ekmek, aile anıları ve buğday gibi imgeler, serginin içinde farklı coğrafyaları birbirine yaklaştırıyor. Papadimitriou, farklı ülkelerde yaşamasına rağmen Akdeniz’e ait imgelerin ve duyguların sanatındaki yerini koruduğunu söylüyor: "Farklı ülkelerde yaşadıktan sonra bile her zaman Akdeniz imgelerine ve duygularına geri dönüyorum."
Bu geri dönüşün kişisel bir tarafı da bulunuyor. Sanatçı, "Deniz, toprak, paylaşılan sofralar, aile anıları; bunlar kimliğimin bir parçası" diyor. Bu imgelerin içinde buğdayın ayrı bir yeri var. "Buğday o kültürle derinden bağlantılıdır: beslenmeyi, topluluğu ve yaşam döngüsünü anlatıyor" sözleriyle bu bağın kapsamını açıklıyor. Böylece başak, doğanın bir parçası olmanın ötesine geçiyor, insanın hayatta kalma ve birlikte yaşama hikâyesine bağlanıyor.
Gençoğlu da “MUTE”un İstanbul’da sergilenmesini bu ortak hafıza üzerinden değerlendiriyor. "Çünkü Akdeniz’in iki yakasını yalnızca ortak acılarımız ve tarihsel kırılmalarımız bağlamıyor. Sevinçlerimiz, yaslarımız, iyileşme biçimlerimiz, sofralarımız, ekmeğimiz, toprağımız ve suyla kurduğumuz ilişki de ortak" diyor. Bu ortaklığın gündelik hayatın ayrıntılarında bile hissedildiğini belirterek, "Duyguları yaşama biçimlerimizde bile birbirimizi tanıyoruz" ifadesini kullanıyor.
Bu nedenle Gençoğlu, bir Yunan sanatçının eserlerini İstanbul’da "başka bir ülkeden gelen sanat" olarak değerlendirmenin MUTE’un taşıdığı anlamı daraltacağını düşünüyor. "MUTE’un başağı, toprağı, suyu ve ışığı zaten bu ortak coğrafyanın dilini konuşuyor" diyor. Papadimitriou da eserlerinin bu tanışıklık duygusunu taşımasını istediğini belirtiyor: "Resimlerimin hem kişisel hissettirmesini hem de farklı kökenlerden insanların kendilerini bulabileceği kadar tanıdık olmasını umuyorum."
“Bouche Fermée”den “MUTE”a genişleyen anlatı
“MUTE”u anlamanın yollarından biri, sergiyi Papadimitriou’nun önceki çalışmalarıyla birlikte düşünmekten geçiyor. “Bouche Fermée” kadınların sessizliğine doğrudan bakarken, “MUTE” aynı meselenin sınırlarını genişletiyor. Gençoğlu, iki seri arasındaki ilişkiyi "‘Bouche Fermée’de Elena kadınların sessizliğine doğrudan bakıyordu. Figür oradaydı ve susturulmuşluk bedende görünür hâle geliyordu. ‘MUTE’ta ise aynı soru kaybolmuyor; dönüşüyor" sözleriyle açıklıyor.
Dönüşen şey tek başına figürün biçimi değil, anlatının kapsadığı alan. Gençoğlu, “Figürün yerini başak, çiçek, su, gökyüzü ve toprak alıyor” diyor. Ona göre Elena artık ilk serideki sorunun ötesine geçiyor ve yeni bir soru açıyor: “Elena artık yalnızca ‘Neden sustuk?’ sorusunu sormuyor; ‘Bu sessizliğin içinden nasıl yeniden var oluruz?’ sorusunu da açıyor.” Bu nedenle “MUTE”, önceki serinin izlerini taşıyan fakat o izlerden yeni bir yön çıkaran bir çalışma olarak şekilleniyor.
Gençoğlu bu ilişkiyi bir geri çekilme olarak görmüyor. "Ben bunu, anlatının genişlemesi olarak görüyorum” diyor ve "MUTE"u “Bouche Fermée”nin “düşünsel olarak dönüşmüş bir sonraki aşaması” olarak tanımlıyor. Ardından serginin üç yönünü kısa ama güçlü bir biçimde sıralıyor: “Bir tespit, bir öneri, bir çağrı.” Bu üç kelime, “MUTE”un geçmişe bakarken geleceğe yönelen tavrını da özetliyor.
Yaşamdan yana bir ses
“MUTE”un doğa imgeleri, kadın figürleri ve sessizlik etrafında kurduğu anlatı, serginin düşünsel çerçevesini geniş bir yaşam fikrine bağlıyor. Gençoğlu’nun “Toprak susar ama saklar. Başak eğilir ama kırılmaz. Su taşır, gök tanıklık eder” sözleri, bu ilişkinin özünü taşıyor. Burada doğa, resimlerin arka planında duran bir manzara değil; hafızası, dili ve kendi varoluş biçimi bulunan canlı bir alan olarak karşımıza çıkıyor.
Bu bakışta çiçeklerin de ayrı bir yeri var. Gençoğlu, Elena’nın resimlerindeki çiçekleri “hafızanın, koruma arzusunun ve yaşamı sürdürme iradesinin simgesel figürleri” olarak tanımlıyor. Katalogda yer alan başka bir ifadeyle, Papadimitriou’nun resminde “güzellik, hakikati taşıyan bir güce dönüşüyor.” Böylece estetik, gerçeğin üzerini örten bir güzellik anlayışına değil; gerçeğe bakma ve onu görünür kılma cesaretine bağlanıyor.
“MUTE”un Istanbul Concept Gallery’nin onuncu sezonunu açması da bu düşünsel çerçeveyle örtüşüyor. Istanbul Concept, 12 Eylül 2017’de, markanın onuncu yılında "sanatın özgür alanı" olarak açtığı Gallery’nin sezon başlangıçlarını o günden beri aynı tarihte gerçekleştiriyor. Gençoğlu, “Bu serginin Istanbul Concept Gallery’nin 10. sezonunu açması da benim için ayrıca anlamlı” diyor ve 12 Eylül’ün artık yalnızca bir açılış tarihi olmadığını, “kurumsal bir geleneğe” dönüştüğünü belirtiyor.
Bu geleneğin temelinde ise Istanbul Concept’in “Hiçbir yaşam bir diğerinden üstün değildir” yaklaşımı bulunuyor. Gençoğlu, “MUTE”un kadınlardan doğaya, sessizlikten yeniden söz kurmaya ve Akdeniz’in ortak hafızasına uzanan dilinin bu düşünceyle buluştuğunu söylüyor. Serginin Toplumsal Etki Ortağı olarak Yanındayız Derneği ile kurduğu iş birliği de bu ortak zemini sanat alanının dışına taşıyor. Sessizliğin içinde kalmak yerine onu dönüştürme fikri, böylece daha geniş bir toplumsal çağrıya dönüşüyor.
“MUTE”, 10 Ekim’e kadar Istanbul Concept Gallery’de izleyicisini sessizliğin farklı anlamları üzerine düşünmeye davet ediyor. Bir başağın rüzgârla eğilirken kırılmaması, toprağın sakladığını zamanı geldiğinde yeniden ortaya çıkarması, suyun taşıması ve gökyüzünün tanıklık etmesi gibi imgeler üzerinden sergi, kırılmanın son olmadığını hatırlatıyor. Gençoğlu’nun ifade ettiği gibi “MUTE”, “kendisiyle barışmanın, kendi sesini yeniden bulmanın ve bunu bütün kız kardeşlerine, bütün dostlarına, yaşamdan yana duran herkese önermenin sergisi.” Sessizliğin içinde kalmak için değil, onu dönüştürmek için…