Türkiye, NATO içinde yeni bir konuma mı geçiyor?
Rusya-Ukrayna Savaşı sonrası Türkiye’nin savunma sanayii büyürken NATO içindeki konumu da değişiyor. Veriler, genel ihracattan çok NATO pazarına yönelişteki sıçramanın öne çıktığını gösteriyor.
Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa’da güvenlik tartışmalarını kökten değiştirdi. 2022’den sonra NATO ülkeleri savunma bütçelerini artırdı, yeni silah sistemleri sipariş etti ve yıllardır ertelenen modernizasyon programlarını hızlandırdı. Bu ortamda Türkiye’nin savunma sanayiindeki büyümesi de daha fazla dikkat çekmeye başladı. İnsansız hava araçlarından kara sistemlerine, mühimmattan elektronik sistemlere kadar genişleyen üretim kapasitesi, Türkiye’nin yalnız kendi ihtiyaçlarını karşılayan bir ülke olmaktan çıkıp daha görünür bir ihracatçı hâline geldiği yönünde güçlü bir izlenim oluşturdu.
Fakat burada daha zor bir soru var: Türkiye gerçekten NATO içindeki göreli konumunu güçlendirdi mi? Çünkü bir ülkenin kendi savunma sanayiini büyütmesi tek başına yeterli değildir. Aynı dönemde diğer NATO üyeleri de hızla silahlanıyorsa, Türkiye mutlak olarak büyürken ittifak içindeki göreli avantajını kaybedebilir. Benzer şekilde toplam silah ihracatının artması da ihracatın NATO pazarına yöneldiği anlamına gelmez.
2014-2025 dönemini kapsayan veriler bu nedenle Türkiye’nin konumuna dört ayrı açıdan bakmayı gerektiriyor: Savunma şirketlerinin gelirleri, toplam silah ihracatı, savunma bütçesinde büyük ekipman ve ilgili Ar-Ge harcamalarının payı ve Türkiye’nin silah ihracatında NATO ülkelerinin payı. Ortaya çıkan tablo tek yönlü bir “yükseliş hikâyesi” değil. Bazı alanlarda çok güçlü ilerleme var, bazı alanlarda ise Türkiye’nin göreli üstünlüğü zayıflıyor.
Savunma sanayii büyüyor, hem de belirgin biçimde
En açık değişim savunma-sanayi gelirlerinde görülüyor. SIPRI Top 100 listesine giren Türkiye merkezli savunma şirketlerinin toplam silah gelirleri 2021’de yaklaşık 3,86 milyar dolar düzeyindeydi. Bu rakam 2022’de 6,72 milyar dolara, 2023’te 8,13 milyar dolara ve 2024’te 10,13 milyar dolara yükseldi. Burada kullanılan değerler 2024 fiyatlarıyla hesaplandığı için, artış yalnız enflasyonla açıklanabilecek bir nominal büyüme değil.
Bu yükseliş, Türkiye’nin savunma-sanayi ölçeğinin gerçekten genişlediğini gösteriyor. Fakat önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Bu dönüşüm 2022’de bir anda başlamadı. Türkiye’nin savunma sektöründeki büyümenin temelleri savaş öncesinde atılmıştı. Dolayısıyla Rusya-Ukrayna Savaşı’nı Türkiye’nin savunma sanayii yükselişinin doğrudan nedeni olarak görmek doğru olmaz. Daha temkinli yorum şudur: Savaş, zaten devam eden sanayi dönüşümünün hızlandığı ve yeni talep fırsatlarıyla karşılaştığı bir güvenlik ortamı yarattı.
NATO ülkeleriyle karşılaştırmalı modeller de Türkiye’nin 2022 sonrasında savunma-sanayi gelirleri bakımından diğer üyelerden olumlu biçimde ayrıştığını gösteriyor. Yani burada yalnız Türkiye’nin kendi geçmişine göre bir büyüme değil, ittifak içindeki göreli konumunda da güçlenme var.
Toplam silah ihracatı aynı hikâyeyi anlatmıyor
Savunma şirketlerinin gelirleri hızla artarken toplam silah ihracatında daha dalgalı bir seyir görülüyor. SIPRI’nın büyük konvansiyonel silah teslimatlarını karşılaştırmak için kullandığı TIV göstergesine göre Türkiye’nin ihracatı 2020’de 275 milyon düzeyindeyken 2021’de 526 milyona, 2022’de 628 milyona ve 2023’te 698 milyona yükseldi. Fakat 2024’te 411 milyona geriledi ve 2025’te 539 milyona toparlandı. Bu nedenle “Savunma sanayii büyüdü, dolayısıyla Türkiye diğer NATO ülkelerine göre çok daha büyük bir silah ihracatçısı oldu” sonucu veriler tarafından desteklenmiyor.
Karşılaştırmalı analizde toplam silah ihracatı için 2022 sonrası Türkiye’ye özgü belirgin ve istatistiksel olarak güvenilir bir sıçrama görülmüyor. Bu ayrım önemli. Çünkü şirket gelirleri yalnız dış satışları değil, iç talebi ve farklı üretim kalemlerini de yansıtıyor. SIPRI TIV ise para değerini değil, teslim edilen büyük silah sistemlerinin karşılaştırmalı hacmini ölçüyor. Dolayısıyla iki gösterge aynı şeyi ölçmüyor ve aynı yönde hareket etmeleri gerekmiyor.
Asıl kırılma NATO pazarında
Çalışmanın en dikkat çekici sonucu Türkiye’nin ihracatının nereye yöneldiğinde ortaya çıkıyor. Türkiye’nin toplam silah ihracatı içinde NATO üyelerine giden pay 2014-2020 döneminde sıfıra yakın düzeydeydi. 2021’de yüzde 0,66 olan oran, 2022’de yüzde 4,08’e, 2023’te yüzde 4,53’e, 2024’te yüzde 17,33’e ve 2025’te yüzde 26,91’e çıktı. Bu, basit bir ihracat artışından daha önemli olabilir. Çünkü 2024’te Türkiye’nin toplam silah ihracatı gerilerken NATO’ya giden pay keskin biçimde yükseldi. Başka bir ifadeyle temel değişim yalnız “daha fazla silah satmak” değil, ihracat coğrafyasının NATO pazarına doğru kaymasıdır.
Karşılaştırmalı modelde de en güçlü sonuç burada çıkıyor. Türkiye’nin NATO üyelerine yönelen ihracat payındaki 2022 sonrası göreli artış yaklaşık 46 yüzde puan. Üstelik bu sonuç farklı üyelik tanımları, 2025 yılının örneklemden çıkarılması, ABD’nin dışlanması ve alternatif dönem başlangıçları kullanıldığında da büyük ölçüde korunuyor. Türkiye’nin NATO ülkelerine yaptığı mutlak teslimatların 2021’de yaklaşık 3,5 milyon TIV düzeyinden 2025’te yaklaşık 145,1 milyona yükselmesi de değişimin yalnız oran hesabından kaynaklanmadığını gösteriyor. Müşteri sayısı da aynı yönü destekliyor. Türkiye’nin silah teslimatı yaptığı NATO üyesi ülke sayısı 2021’de bir iken 2022 ve 2023’te ikiye, 2024’te beşe ve 2025’te altıya yükseldi. Bu nedenle NATO pazarındaki artışı tek bir büyük sözleşmeye bağlamak da zor.
Türkiye daha fazla harcıyor ama NATO daha hızlı silahlanıyor
Tablonun en ilginç karşı yönü ise ekipman ve ilgili Ar-Ge harcamalarında görülüyor. Türkiye, 2014’ten itibaren savunma bütçesinin önemli bir bölümünü büyük ekipman ve bu ekipmanla bağlantılı Ar-Ge harcamalarına ayırıyordu. Özellikle 2017-2019 döneminde Türkiye’nin oranı NATO ortalamasının belirgin biçimde üzerindeydi. Fakat 2020 sonrasında NATO ortalaması hızlı biçimde yükseldi. 2025’e gelindiğinde Türkiye’nin ekipman ve ilgili Ar-Ge payı yaklaşık yüzde 27’ye gerilerken NATO üye ortalaması yüzde 33-34 düzeyine çıktı. Karşılaştırmalı modelde Türkiye’nin 2022 sonrası göreli farkı yaklaşık 12,9 yüzde puan negatif.
Burada yanlış anlaşılmaması gereken nokta şu: Türkiye’nin ekipman harcaması çökmüş değil. Mutlak reel ekipman harcaması artıyor. Ancak NATO’nun diğer üyeleri daha hızlı yeniden silahlandığı için Türkiye’nin göreli avantajı zayıflıyor. Bu, savunma analizlerinde yalnız “Ne kadar arttı?” sorusuna bakmanın neden yetersiz olduğunu gösteriyor. Asıl soru bazen “Diğerleri ne kadar daha hızlı arttı?” olmalı.
Bu sonuç Türkiye açısından yalnız ticari bir başarı olarak okunmamalı. Savunma ürünlerinde bir pazara yerleşmek; çoğu zaman yıllara yayılan bakım, yedek parça, mühimmat, eğitim ve modernizasyon ilişkileri doğurur. Bir NATO ülkesinin Türk yapımı bir sistemi envanterine alması, ilk teslimattan sonra da üreticiyle ilişkinin devam etmesi anlamına gelebilir. Bu nedenle pazar payındaki yükseliş kalıcı hâle gelirse, Türkiye’nin ittifak içindeki ağırlığı yalnız asker sayısı veya savunma bütçesi üzerinden değil, müttefiklerin kullandığı sistemlere sağladığı katkı üzerinden de ölçülmeye başlanabilir. Fakat bunun gerçekleşmesi otomatik değildir. Teslimatların ortak standartlara uyumu, uzun vadeli servis kapasitesi, siyasi güven ve tedarik sürekliliği belirleyici olacaktır.
Stratejik özerklik ile NATO entegrasyonu birbirine zıt mı?
Bu bulgular Türkiye’nin savunma politikasındaki sık kullanılan bir tartışmayı da yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Stratejik özerklik çoğu zaman NATO’dan uzaklaşma veya Batılı tedarik ağlarından kopma ile eş anlamlıymış gibi ele alınıyor. Oysa veriler daha karmaşık bir tablo gösteriyor. Türkiye bir taraftan yerli üretim kapasitesini büyütüyor ve dışa bağımlılığı azaltmaya çalışıyor; diğer taraftan ürettiği sistemlerin daha büyük bölümünü NATO ülkelerine satıyor. Yani ulusal kapasite artışı ile ittifak içi ekonomik ve endüstriyel entegrasyon aynı anda ilerleyebiliyor.
Bu noktada “Türkiye NATO’dan bağımsızlaşıyor” ya da “Türkiye NATO’ya daha bağımlı hâle geliyor” gibi tek cümlelik yorumlar yetersiz kalıyor. Daha doğru ifade, Türkiye’nin bazı alanlarda kendi üretim gücünü artırırken aynı zamanda ittifakın savunma tedarik ağı içinde daha görünür bir satıcı hâline geldiğidir. Bu durum, ortak üretim, bakım-onarım ağları, mühimmat tedariki ve uzun vadeli sözleşmelerle derinleşirse Türkiye’nin NATO içindeki rolü yalnız askerî kapasite sağlayan bir üye olmaktan çıkarak daha belirgin bir savunma tedarikçisi konumuna dönüşebilir.
Yükseliş var, ama her alanda değil
2014-2025 verileri Türkiye’nin NATO içindeki savunma-teknoloji konumunun 2022 sonrasında değiştiğini gösteriyor ancak bu değişim tek yönlü değil. Savunma-sanayi gelirlerinde güçlü bir yükseliş var. Toplam silah ihracatında aynı ölçüde bir göreli sıçrama yok. Ekipman ve ilgili Ar-Ge harcamalarında Türkiye daha fazla harcasa da diğer NATO üyelerinin hızlanan yatırımları nedeniyle göreli avantajı geriliyor. Buna karşılık NATO pazarına yönelim hem ihracat payında hem müşteri sayısında belirgin biçimde güçleniyor. Bu nedenle Türkiye’nin son yıllardaki dönüşümünü yalnız “Savunma sanayii büyüyor” cümlesiyle açıklamak eksik kalır. Daha önemli değişim, artan üretim kapasitesinin giderek daha fazla NATO pazarına bağlanmasıdır.
Bunun kalıcı bir yapısal dönüşüme dönüşüp dönüşmeyeceğini söylemek için henüz erken. SIPRI verileri ortak üretim, teknoloji transferinin niteliği veya tedarik zincirlerinin derinliği hakkında tek başına yeterli bilgi vermiyor. Ayrıca 2022 sonrası dönem hâlâ kısa. Ancak mevcut veriler bir eğilimi açık biçimde gösteriyor: Türkiye’nin NATO içindeki konumu yalnız daha fazla silah üreten bir ülke olarak değil, ittifakın savunma pazarına daha fazla giren bir üretici ve tedarikçi olarak yeniden şekilleniyor. Önümüzdeki yıllarda asıl soru şu olacak: Türkiye bu pazar erişimini geçici savaş talebinin ötesine taşıyıp kalıcı ortak üretim, teknoloji iş birliği ve uzun vadeli tedarik ilişkilerine dönüştürebilecek mi?
Kaynak
SIPRI Arms Industry Database; SIPRI Arms Transfers Database; NATO Defence Expenditure of NATO Countries; World Bank World Development Indicators. Analiz ve grafikler R programında hazırlanmıştır.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.