07 Eylül 2026

Fransa’da başörtüsü yeniden hedefte

Fransa’da aşırı sağcı Rassemblement National, 2027 seçimlerinde iktidara gelmesi hâlinde kamusal alanda başörtüsü kullanımını para cezasıyla yaptırıma bağlamayı ve düzenlemeyi referanduma götürmeyi planlıyor. Tartışma büyürken kadınlar sosyal medyada başörtüsü takarak dayanışma çağrısı yapıyor.

Fransa’da başörtüsü tartışması yeniden ülke siyasetinin merkezine taşındı. Tartışmayı başlatan gelişme, aşırı sağcı Rassemblement National’ın (RN) 31 Ağustos’ta yaptığı açıklamalar oldu. Marine Le Pen’in yakın çalışma arkadaşlarından milletvekili Jean-Philippe Tanguy, partisinin iktidara gelmesi hâlinde kamusal alanda başörtüsü kullanımını yaptırıma bağlayacağını ve kadınlara para cezası uygulanacağını açıkladı. Tanguy, düzenlemeyi “İslamcı ideolojiyle mücadele” çerçevesinde savundu.

Le Pen, iktidara gelmesi hâlinde “İslamcı ideolojilerle mücadele” amacı taşıyan kapsamlı bir yasanın referandum yoluyla Fransız halkına sunulacağını, bu düzenlemenin kamusal alanda “İslamcı başörtüsünün” cezalandırılmasını da içereceğini söyledi.

Burada önemli bir hukuki ayrıntı bulunuyor. RN’nin açıklaması, bugün itibarıyla Fransa Parlamentosu’nda görüşülen ve kabul edilmek üzere ilerleyen bir yasa anlamına gelmiyor. Bu, partinin 2027 cumhurbaşkanlığı seçimleri için ortaya koyduğu siyasi bir vaat. Le Pen seçilirse söz konusu düzenlemeyi referandum üzerinden hayata geçirmeyi hedefliyor.

Üstelik bu fikir RN için yeni de değil. Marine Le Pen, 2012’den bu yana kamusal alanda başörtüsünün yasaklanmasını savunuyor. 2022 cumhurbaşkanlığı seçiminde de benzer bir öneriyi gündeme getirmiş ve bunu kadınların “özgürleştirilmesi” ile İslamcı ideolojinin geriletilmesi üzerinden savunmuştu. Ancak son yıllarda parti içerisinde bu politikanın nasıl uygulanacağı konusunda ciddi tereddütler ortaya çıktı.

2026 yazında, parti içindeki tartışma yeniden görünür hâle geldi. Temmuz ayında RN yöneticilerinin yaptığı toplantılarda başörtüsü yasağının seçim programında tutulup tutulmayacağı tartışıldı. Bardella’nın uygulamanın nasıl mümkün olacağı konusunda soru işaretleri taşıdığı basına yansıdı. Marine Le Pen, geri adım atmak yerine referandum seçeneğini öne çıkardı.

2 Eylül’de RN milletvekili Laurent Jacobelli’nin yaptığı açıklamaysa tartışmanın başka bir boyutunu ortaya çıkardı. Jacobelli, partinin hedefinin başörtüsü olduğunu, Yahudi “kipasının” ise aynı kapsamda değerlendirilmediğini söyledi. Gerekçesi, başörtüsünün “fetheden İslamcılığın sembolü” hâline geldiği iddiasıydı. Bu yaklaşım, tartışmanın klasik Fransız laiklik anlayışından daha farklı bir noktaya taşındığını gösteriyor.

Fransa’nın başörtüsüyle ilgili geçmişi uzun yıllara uzanıyor. 1989’da Creil kentinde üç öğrencinin başörtüsü nedeniyle okuldan uzaklaştırılmasıyla başlayan tartışma, zaman içinde Fransız laikliğinin en büyük siyasi sınavlarından birine dönüştü. 2004’te çıkarılan yasa ile devlet okullarında öğrencilerin dinî aidiyetlerini “belirgin biçimde” gösteren sembol ve kıyafetleri yasaklandı.

2010’da ise yüzü tamamen kapatan kıyafetler kamusal alanda yasaklandı. Bu düzenleme, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önüne taşındı. Mahkeme 2014’te S.A.S. / Fransa kararında yüzün kamusal alanda kapatılmasını yasaklayan düzenlemeyi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı bulmadı. Ancak bu kararın konusu yüzün tamamen kapatılmasıydı; bugün RN’nin gündeme getirdiği başörtüsü yüzü kapatmayan bir kıyafet üzerinden yapılıyor. Bu ayrım hukuken kritik.

Bugünkü Fransız hukukunda bir kadının başörtüsüyle sokakta dolaşması genel olarak yasaklanmış durumda değil. RN’nin önerisi mevcut sınırın çok ötesine geçerek başörtüsünü kamusal alanın tamamında yaptırıma bağlamayı hedefliyor. Bu nedenle konu, Fransa’daki önceki laiklik düzenlemelerine kıyasla daha geniş kapsamlı bir müdahale niteliği taşıyor.

 Kadın bedenini kim tanımlıyor?

Fransa’daki tartışmanın en dikkat çekici taraflarından biri, başörtüsünün kadın bedenine ilişkin kişisel bir tercihten çıkarılıp siyasi kimlik göstergesine dönüştürülmesi. RN’nin söyleminde başörtüsü, kadının özgürlüğünü sınırlayan İslamcı ideolojinin görünür işareti olarak tanımlanıyor. Böylece “kadını özgürleştirme” iddiası üzerinden kadının bedenindeki bir tercih devletin düzenleme alanına taşınıyor.

Burada temel soru başörtüsünün ne anlama geldiğinden önce, kadın bedeninin anlamını kimin belirlediği. Bir kadının zorla örtülmesi ile kendi iradesiyle başörtüsü takması arasında hukuken ve toplumsal açıdan önemli bir ayrım bulunuyor. Zorlamaya karşı çıkmak kadının iradesini korumaya dayanırken, gönüllü bir tercihi yasaklamak devletin kadının kendi iradesi hakkında hüküm vermesi anlamına gelebiliyor.

Bu nedenle tartışmanın “Başörtüsü özgürlük müdür, baskı mıdır?” ikiliğine sıkıştırılması da meseleyi daraltıyor. Çünkü aynı kıyafet farklı kadınlar için farklı anlamlar taşıyabiliyor. Bir kadın başörtüsünü dinî inancının, kişisel kimliğinin, mahremiyet anlayışının veya kültürel aidiyetinin parçası olarak tanımlayabiliyor. Devletin ya da çoğunluk toplumunun bu anlamlardan birini bütün kadınlar adına doğru kabul etmesi, kadının kendi anlatısını ikinci plana itme riskini taşıyor.

Félicien Faury’nin Güney Fransa’da gerçekleştirdiği 33 derinlemesine görüşmeye dayanan çalışması, Müslüman kadınların iki zıt biçimde temsil edildiğini gösteriyor. Faury bu 33 görüşmeyi Müslüman kadınlarla yapmadı. Araştırma, “Provence-Alpes-Côte d’Azur” bölgesinde Müslüman kadınlara yönelik önyargılı tutumlara sahip kişilerle yapılan görüşmelere dayanıyor. Çalışma, Müslüman kadınların bir yandan “Müslüman ataerkilliğinin mağdurları”, diğer yandan dinî kimliklerini görünür biçimde sergileyen ve toplumsal tehdit oluşturabilecek kişiler olarak çerçevelendiğini ortaya koyuyor.

2026’da yayımlanan Abbas Jong ve Shima Jong imzalı araştırma, kadınların kendi deneyimlerine daha doğrudan bakıyor. Paris’te yaşayan genç Müslüman kökenli kadınlarla yapılan yedi derinlemesine görüşmeye dayanan çalışma, kadınların başörtüsünü “onur, özdenetim, ölçülülük ve kamusal alanda kendini ifade etme biçimi” olarak değerlendirebildiğini ortaya koyuyor.

Çalışmanın başlığının da işaret ettiği üzere mesele, başörtüsünün varlığından çok “Müslüman kadın görünürlüğünün” nasıl düzenlendiğiyle ilgili. Böylece kadın bedeni, dinî inanç ile kamusal aidiyet arasındaki sınırların çizildiği bir alana dönüşüyor. Bu noktada “özgürleştirme” söyleminin kendisi de sorgulanmayı hak ediyor. Bir kadının özgürlüğünü onun ne giydiği üzerinden ölçmek, özgürlüğü bedenin dış görünüşüne bağlamak anlamına gelebiliyor. Başörtüsünü çıkarmak özgürlüğün göstergesi gibi gösterilirken, başörtüsünü takmak ise baskının kanıtı olarak kabul edildiğinde kadının kendi tercihi bu denklemde ne kadar belirleyici oluyor?

Sélima Kebaïli ve Éléonore Lépinard’ın Fransa ve İsviçre’de 52 başörtülü Müslüman kadınla yaptığı araştırma bu soruya başka bir açıdan yaklaşıyor. 2021-2023 yılları arasında gerçekleştirilen görüşmelerde araştırmacılar, başörtülü kadınların başlarını açmaları veya başörtüsü biçimlerini değiştirmeleri yönünde sosyal baskılarla karşılaşabildiğini ortaya koyuyor. Çalışma, bu deneyimleri “essentialization”, yani dinî kimliğin tek bir özelliğe indirgenmesi; sürekli sorgulama ve çoğunluk toplumunun görünüş normlarına uyum baskısı üzerinden inceliyor.

Bir kadına “özgür olman için başını açmalısın” denildiğinde, kadının nasıl görünmesi gerektiğine ilişkin yeni bir norm kurulmuş oluyor. Başörtüsünü çıkarmak kadının kendi tercihi olduğunda bu tercih elbette özgürlük alanının içindedir. Ancak başını açması toplumsal kabulün veya mesleki fırsatların şartına dönüştüğünde, özgürlük söylemi başka bir baskı biçimine dönüşebiliyor.

Bir kadının özgür olup olmadığına onun kıyafetine bakarak kim karar verecek? Araştırmaların ortaya koyduğu başka bir kavram da “cinsiyetlendirilmiş İslamofobi”. Fransa ve İsviçre’de başörtülü kadınlarla yapılan araştırmalar, kadınların kıyafetleri üzerinden sürekli açıklama yapmak zorunda bırakıldığını, görünüşlerinin sorgulandığını ve çoğunluk toplumunun normlarına uymaları yönünde baskı görebildiklerini gösteriyor. Araştırmacılar bu süreci ırk, din, cinsiyet ve yaşın kesiştiği bir ayrımcılık biçimi olarak değerlendiriyor.

Bu nedenle tartışma “Başörtüsü takılsın mı, takılmasın mı?” sorusunun ötesine geçiyor. Mesele, devletin kadın bedenine hangi koşullarda müdahale edebileceğiyle de ilgili. RN kendi politikasını kadın hakları ve İslamcılıkla mücadele üzerinden anlatıyor. Tanguy, başörtüsünü “kadınların özgürlüğüyle bağdaşmayan” bir ideolojinin göstergesi olarak tanımlıyor ve dünyanın farklı yerlerinde zorla başörtüsü taktırılan kadınlarla dayanışma gerekçesini öne çıkarıyor. Ancak eleştirmenlere göre bu yaklaşım, zorla örtünme ile gönüllü başörtüsünü aynı siyasi çerçevede değerlendirerek kadınların iradesini yok sayılıyor. Akademik çalışmalar da Müslüman kadınların kendi anlatılarının siyasi ve medya tartışmalarında çoğu zaman yeterince görünür olmadığını vurguluyor.

“Özgürleştirme” söyleminin oryantalist mirası

Fransa’daki başörtüsü tartışmasının daha derin bir boyutu ise “Müslüman kadını kurtarma” fikrinin tarihsel mirasında ortaya çıkıyor. Oryantalist bakış, Doğu toplumlarını Batı’nın karşıtı olarak konumlandırırken Müslüman kadını da uzun süre baskı altında, sessiz ve kurtarılmaya muhtaç bir figür üzerinden temsil ediyor. Bu tarihsel anlatının modern biçimleri, bugün farklı siyasi ve hukuki söylemler içinde yeniden üretilebiliyor.

Amerikalı antropolog Lila Abu-Lughod, 2013’te yayımlanan “Do Muslim Women Need Saving?” adlı kitabında tam olarak bu “kurtarılması gereken Müslüman kadın” anlatısını sorguluyor. Abu-Lughod, Müslüman kadınların hayatlarını tek bir “baskı” ve “özgürlük” karşıtlığı üzerinden açıklamanın, kadınların kendi toplumsal koşullarını, tercihlerini ve mücadelelerini görünmez hâle getirebileceğini savunuyor. Kitap, Müslüman kadınları kurtarma söyleminin tarih boyunca dış müdahaleleri meşrulaştıran daha geniş siyasi anlatılarla nasıl kesiştiğini inceliyor.

“Müslüman kadını özgürleştirmek” adına onun bedenine ilişkin kararları kim verecek? Kadının başını örtmesini baskının işareti, başını açmasını ise özgürlüğün göstergesi olarak kabul eden yaklaşım, farkında olmadan özgürlüğün “Batılı ve seküler” bir görünüş normuna bağlanmasına yol açabilir mi? Kebaïli ve Lépinard’ın araştırması bu noktayı “sömürgecilik sonrası iktidar ilişkileri” üzerinden ele alıyor. Araştırmacılar, başörtülü kadınların karşılaştığı baskılarda dinî kimliğin tek bir özelliğe indirgenmesi, özel hayatlarına ilişkin ısrarlı sorgulamalar ve çoğunluk toplumunun görünüş normlarına uyma baskısının öne çıktığını belirtiyor. Üstelik araştırmanın dikkat çektiği bu baskılar, kadınların başörtüsünü çıkarmasını zorunlu kılan doğrudan bir yasa bulunmadığı durumlarda da ortaya çıkabiliyor.

Bu durum, İslamofobi’nin yalnızca açık hakaretler veya düşmanlık üzerinden okunamayacağını da gösteriyor. İslamofobi’nin cinsiyetlendirilmiş biçiminde Müslüman kadın bedeni, dinî kimliğin en görünür işaretlerinden biri hâline geliyor. Böylece başörtülü bir kadın, iş başvurusunda, okulda, sosyal çevrede veya kamusal alanda kendi kişiliğinden önce kıyafeti üzerinden değerlendirilebiliyor.

Böyle bakıldığında, “kadını kurtarma” söylemi ile İslamofobik stereotipler arasında beklenmedik bir kesişim oluşabiliyor. Müslüman kadın hem korunması gereken bir mağdur hem de kamusal alanda sınırlandırılması gereken bir tehdit olarak tasarlanabiliyor. Kadının kendi iradesi ise bu iki uç temsilin arasında kaybolabiliyor. Devlet, toplum, aile, dinî otoriteler veya siyasi partiler kadın üzerinde farklı baskılar kurabilir. Özgürlük fikrinin tutarlı olabilmesi için bu baskıların tamamının sorgulanması gerekiyor.

Sokakta ve sosyal medyada başka bir cevap yükseliyor

Siyasi tartışmanın büyüdüğü günlerde sosyal medyada dikkat çekici bir karşı hareket ortaya çıktı. Başörtüsü kullanmayan bazı Fransız kadınlar, Müslüman kadınlarla dayanışma göstermek amacıyla başörtüsü taktıkları videoları paylaşmaya başladı. Bazı erkekler de bu paylaşımlara katıldı. Mesajların ortak noktası, bir kadının kıyafeti nedeniyle cezalandırılmasına karşı çıkmak ve başörtülü kadınların kamusal alandaki özgürlüğünü savunmak oldu.

Bazı paylaşımlarda kadınlar “Başörtüsü takmayı bilmiyoruz, bize öğretin” çağrısıyla videolar yayınlarken, bazıları 2027’de böyle bir yasa yürürlüğe girerse dayanışma amacıyla başörtüsü takacağını duyurdu. Sosyal medyada yayılan bu görüntüler, tartışmanın siyasi söylemin dışına çıkarak sembolik bir kadın dayanışmasına dönüşmeye başladığını gösteriyor.

Fransa Anayasası ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi din ve vicdan özgürlüğünü koruyan hükümler içeriyor. Bu nedenle kamusal alanda başörtüsünü genel olarak yasaklayan bir düzenlemenin Anayasa Konseyi ve Avrupa hukukuyla nasıl bağdaştırılacağı ciddi bir tartışma konusu. Le Pen’in referandum yöntemi de bu engelleri otomatik olarak ortadan kaldırmıyor. Anayasal değişiklik gerektiren bir süreç söz konusu olabilir.

Buradaki hukuki tartışmanın siyasi boyutu kadar kadın bedeni açısından da önemli bir tarafı bulunuyor. Çünkü bir kıyafetin yasaklanması, kâğıt üzerinde kamu düzenine ilişkin bir düzenleme gibi görünse de uygulandığı kişi açısından doğrudan bedenine ilişkin bir sonuç doğuruyor. Devletin kamusal alanı düzenleme yetkisi ile bireyin bedensel özerkliği arasındaki sınır tam da bu noktada tartışmaya açılıyor.

Fransa’daki tartışmaya bakarken Türkiye’nin yakın geçmişini hatırlamak da önemli. Türkiye’de uzun yıllar üniversitelerde ve kamu kurumlarında uygulanan başörtüsü kısıtlamaları, kadınların eğitim ve çalışma hayatındaki varlığını etkiledi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Leyla Şahin/Türkiye kararı da bu uygulamaları din ve inanç özgürlüğü bağlamında ele aldı. Bugün Türkiye’de başörtüsü üzerindeki bu kısıtlamaların kaldırılmış olması, Fransa’da gündeme gelen yeni düzenlemeye farklı bir açıdan bakmayı da mümkün kılıyor. Böylece Fransa’da başörtüsü tartışması, bir kıyafetin ötesinde üç farklı mücadeleyi birbirine bağlıyor; laikliğin sınırları, İslamofobi’nin siyasi kullanımı ve kadınların kendi bedenleri üzerindeki karar hakkı.

Bugün sosyal medyada başörtüsü takarak dayanışma gösteren kadınların verdiği mesaj da tam olarak bu tartışmanın karşısında duruyor. Bir kadın başını örtmek istediğinde onun adına “baskı altında” hükmü vermek de örtünmesini zorunlu kılmak da kadının kendi iradesini dışarıda bırakıyor. Fransa’nın önündeki tartışma bu nedenle yalnızca bir kıyafet tartışması olarak okunamaz. Konu, Cumhuriyetin laiklik anlayışının sınırlarından kadınların kamusal görünürlüğüne, İslamofobi’den seçim stratejilerine kadar uzanan geniş bir siyasi alana yayılıyor. 2027 yaklaşırken Fransız siyasetinde cevap aranacak asıl soru şu olabilir: Devlet kadın bedeni üzerinde müdahalede bulunabilir mi ve bu müdahale hangi noktada özgürlük iddiasının kendisiyle çelişmeye başlar?

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...