En Sevdiğim Pastam: Bir dilim pasta, bir ömürlük özgürlük

Haberin Eklenme Tarihi: 18.09.2026 15:06:00 - Güncelleme Tarihi: 18.09.2026 15:12:00

İranlı yönetmenler Maryam Moghaddam ve Behtash Sanaeeha’nın En Sevdiğim Pastam filmi, 70 yaşındaki Mahin’in aşk arayışı üzerinden kadınların özgürlüğünü, yaşlılıkta arzuyu ve baskı altında yaşamanın gündelik hâllerini anlatıyor. Sade görünen hikâye, özgürlük üzerine güçlü bir anlatıya dönüşüyor.

Tahran’da 70 yaşında bir kadın düşünün. Kızı Avrupa’da yaşıyor, eşi yıllar önce hayatını kaybetmiş. Günleri ev, bahçe, alışveriş ve arkadaş buluşmaları arasında geçiyor. Hayatı sakin, hatta biraz tekdüze. Sonra bir gün Mahin, uzun zamandır dokunmadığı bir duygunun kapısını aralıyor: Birinden hoşlanmak.

Maryam Moghaddam ve Behtash Sanaeeha’nın 2024 yapımı En Sevdiğim Pastam'ı ilk bakışta yaşlılıkta aşkı anlatan sıcak bir romantik komedi gibi ilerliyor. Mahin ile taksi şoförü Faramarz’ın karşılaşması, iki yalnız insanın birbirine yaklaşması ve evde geçirdikleri akşam filmin merkezinde konumlanıyor. Hikâyenin asıl gücü tam da bu noktada başlıyor. Çünkü Mahin’in yapmak istediği şeyler; kendi olabilmek, dans etmek, bir erkekle baş başa kalmak ve arzu duymak… Bu durum İran’daki toplumsal ve hukuki düzen içinde politik bir anlam da taşıyor.

Film, 2024 Berlinale’de dünya prömiyerini yaptı ve FIPRESCI Ödülü ile Ekümenik Jüri Ödülü’nü kazandı. Yönetmenler ise İran makamlarının seyahat yasağı nedeniyle Berlin’deki gösterime katılamadı.

Film, büyük politik cümleler kurmadan politik bir hikâye anlatıyor. Bir kadının evinde pasta yapması, bahçede ışıkların yanması, müzik açıp dans etmesi ve sevdiği adamla aynı odada bulunması; filmin dünyasında başlı başına özgürlük eylemlerine dönüşüyor.

Bir kadının evinden İran’a bakmak

Mahin’in evi filmin en önemli mekânlarından biri. Dışarı çıktığında bedeninin nasıl görüneceği, kıyafetinin nasıl olması gerektiği, kimlerle konuşabileceği ve ne yapabileceği konusunda görünür ya da görünmez sınırlarla karşılaşıyor. Eve döndüğünde ise “başka bir Mahin” ortaya çıkıyor.

Rahat kıyafetler giyiyor. Arkadaşlarıyla konuşuyor. Müzik dinliyor. Bahçesinde zaman geçiriyor. Bir noktadan sonra Faramarz’la dans ediyor. Burada kamera da önemli bir rol üstleniyor. Mahin’in evindeki görüntüler, karakterin duygularına yaklaşırken dışarıdaki dünyanın baskısını daha uzaktan hissettiriyor. Bunun en net göründüğü an, ikilinin bahçede dans ettiği sahne… Mohammad Haddadi’nin kamerası burada neredeyse hareket etmeden, iki bedenin arasındaki mesafenin yavaşça kapanmasını izliyor. Ne bir yakın çekimle ânı dramatikleştiriyor ne de sahneden kopup dışarıyı hatırlatıyor. Kamera sadece izin veriyor, tıpkı o anın kendisi gibi.

Bu yüzden ev, basit bir dekor olmaktan çıkıyor. Mahin’in kendi kurallarını belirleyebildiği küçük bir alan hâline geliyor. Bir insan kendi evinde özgürken sokağa çıktığında neden başka biri gibi davranmak zorunda kalsın? Filmin politik tarafı tam burada ortaya çıkıyor.

Mahin’in genç bir kadının ahlak polisi tarafından durdurulmasına tepki gösterdiği sahne, filmin toplumsal bağlamını daha da belirginleştiriyor. Sahne, 2022’de Mahsa Amini’nin gözaltında hayatını kaybetmesinin ardından başlayan protestoların yarattığı atmosferle birlikte okunuyor. Filmin çekimleri de bu dönemde sürüyordu. Yönetmenler, yaşananların ardından çekimleri sürdürme konusunda ekipçe karar verdiklerini anlatıyor.

70 yaşında aşk olur mu?

Sinema aşkı anlatmayı seviyor. Fakat bu aşkın kahramanları çoğu zaman genç insanlar. En Sevdiğim Pastam bu alışkanlığı tersine çeviriyor. Mahin 70 yaşında. Faramarz da onun yaşlarında. İkisi de hayatlarının gençlik dönemini geride bırakmış durumda. Filmin onlara sunduğu şey “ikinci gençlik” fikri de değil. Daha basit bir şey. İnsan hayatının herhangi bir döneminde sevilmek, arzu etmek ve yakınlık kurmak isteyebilir.

Mahin’i yaşlı olduğu için romantik bir figür olmaktan çıkaran herhangi bir anlatı kurulmamış. Yönetmenler karakterin bedenini saklamıyor, onu gençleştirmiyor ve aşkını komik bir “yaşlılık macerası” olarak kurmuyor. Mahin gerçekten hoşlanıyor. Gerçekten heyecanlanıyor. Gerçekten arzu ediyor.

2025’te yayımlanan Roya Derakhshan imzalı bir çalışma da filmi çağdaş İran sineması bağlamında ele alıyor. Derakhshan, Mahin’in yaşındaki kadınların sinemadaki geleneksel temsillerinin çoğu zaman cinsellikten, arzudan ve hayatın maddi-duygusal boyutlarından uzak kurulduğuna dikkat çekerken, Mahin’in bu kalıbın dışına çıkarak kendi isteğiyle bir eşlik ve yakınlık aradığını vurguluyor. Bu açıdan Mahin’in hikâyesi, yaşlı bir kadının romantik arzusunu görünür kılmanın ötesinde, toplumsal ve sinemasal sınırların dışına taşan bir özneleşme alanı açıyor.

Filmin Maryam Moghaddam ve Behtash Sanaeeha tarafından birlikte yönetilmesi, Mahin’in hikâyesine bakışın niteliğini de belirliyor. Kamera, Mahin’in bedenini dışarıdan seyredilen bir görüntüye dönüştürmek yerine onun arzusunun, merakının ve heyecanının peşinden gidiyor. Mahin’in bedeni üzerinden yaşlılığa dair alışılmış sinemasal mesafe kurulmadığı gibi karakter komedi malzemesine de indirgenmiyor. Özellikle hazırlık ve dans sahnelerinde kamera Mahin’in hareketlerini yargılayan bir bakış üretmiyor; onunla birlikte nefes alıyor, ritmine eşlik ediyor. Mahin’in arzusu seyircinin merakını giderecek bir gösteriye çevrilmeden, karakterin kendi dünyasının doğal bir parçası olarak perdeye taşınıyor.

Bu açıdan filmi Amour gibi yaşlılık ve aşk üzerine düşünen yapımlarla yan yana koymak mümkün. Ancak iki film farklı bir yere bakıyor. Amour, uzun bir ilişkinin yaşlılık, hastalık, bakım ve ölüm karşısındaki sınavlarını merkezine alırken En Sevdiğim Pastam, uzun bir yalnızlıktan sonra yeniden birine yaklaşmanın heyecanına odaklanıyor.

Mahin’in meselesi “Yaşlılıkta aşk mümkün mü?” sorusundan biraz daha geniş. Belki de irdelenmesi gerekilen konu: İnsan hangi yaşa geldiğinde arzularından vazgeçmesi gerektiğine inanır?

Film bu sorulara uzun açıklamalarla cevap vermiyor. Mahin’in davranışlarını gösteriyor. Onu mutfakta, bahçede, takside, sokakta ve Faramarz’ın yanında izliyoruz. Bu gündeliklik, filmin en güçlü taraflarından biri.

Kiarostami’den Farhadi’ye uzanan sessiz politik sinema

En Sevdiğim Pastam'ı İran sinemasından bağımsız düşünmek zor. Abbas Kiarostami, Asghar Farhadi ve Jafar Panahi gibi yönetmenlerin filmlerinde gündelik hayatın küçük çatışmaları, daha geniş toplumsal meselelerin kapısını açabiliyor. Büyük politik konuşmalar yerine evler, arabalar, sokaklar, aileler ve sıradan insanlar üzerinden toplumsal yapı görünür hâle geliyor.

En Sevdiğim Pastam da bu çizgiyle konuşuyor. Örneğin taksi. Mahin’in Faramarz’la karşılaşması ve yolculukları, İran sinemasındaki otomobil ve taksi mekânını hatırlatıyor. Moghaddam ve Sanaeeha’nın filmi başka bir şey yapıyor. İran toplumundaki büyük politik meseleleri iki insanın küçücük dünyasına yerleştiriyor.

Bir kadın evine bir adam davet ediyor. Bir adam her şeye rağmen o eve gidiyor. İki insan dans ediyor. Bir kadın, sevdiği adamla evinde baş başa kalıyor.

Dışarıdan bakıldığında bunların hiçbiri büyük bir politik eylem gibi görünmeyebilir. Fakat filmin kurduğu İran gerçekliğinde bu davranışların her biri risk taşıyor. Film böylece “direniş” kelimesini sloganlarla kurmak yerine gündelik hayatın içine yerleştiriyor.

Tatlı başlayan akşamın acı finali

Filmin biçimsel açıdan en ilginç taraflarından biri, seyirciyi uzun süre sıcak bir romantik komedinin içinde tutması. Mahin’in market alışverişi, arkadaşlarıyla sohbetleri, Faramarz’ı bulma çabası, yemek hazırlaması ve evdeki telaşları hafif bir mizahla anlatılıyor. İki karakter birbirlerine yaklaştıkça filmin ritmi de gevşiyor. Ev daha sıcak, gece daha neşeli hâle geliyor.

Ve sonra final geliyor. Burada filmin adı bile başka bir anlam kazanmaya başlıyor. Pasta, yemek, dans, bahçe ve müzik… Hepsi hayatın küçük zevkleri. Fakat filmin sonlarına doğru bu küçük zevklerin ne kadar kırılgan olduğunu anlıyoruz. En Sevdiğim Pastam, gündelik hayatın küçük ayrıntıları üzerinden İran toplumunu yansıtan, geç gelen mutluluk ve onun geçiciliği üzerine kurulu bir hikâye.

Finalin etkisi biraz da buradan geliyor. Film, seyircisine “mutluluk kazandı” hissi vermiyor. Daha karmaşık bir duygu bırakıyor: Yaşanmış kısa bir özgürlük anı ve onun ardından gelen sert gerçeklik.

Dolayısıyla En Sevdiğim Pastam'ın politik anlamı yalnızca hikâyenin içinde bulunmuyor. Filmin yapım ve gösterim süreci de eserin çevresinde ikinci bir bağlam oluşturuyor. Filmi, “İran yönetimine karşı çekilmiş cesur film” diye okumak hikâyenin duygusal tarafını eksiltir. Mahin’i izlerken karşımızda politik bir sembolden önce bir insan var.

Yalnız.

Meraklı.

Biraz inatçı.

Hayata yeniden dokunmak isteyen biri.

Mahin’in özgürlüğü büyük bir devrimle başlamıyor. Bir arkadaş toplantısında, bir taksi yolculuğunda, mutfakta hazırlanan yemekte, bahçede yanan birkaç ışıkta ve açılan müzikte beliriyor.

En Sevdiğim Pastam, yaşlılığı “bekleme odası” gibi gören anlatılara da itiraz ediyor. Bir insanın hayatının son dönemlerinde hâlâ heyecanlanabileceğini, âşık olabileceğini, bedeniyle ve arzularıyla ilişki kurabileceğini hatırlatıyor.

Üstelik bunu İran gibi kadınların kamusal ve özel hayatının devlet düzenlemeleriyle sıkı biçimde çevrelendiği bir toplumda anlatıyor. Bu yüzden filmdeki pasta, ilk bakışta göründüğünden daha büyük bir anlam taşıyor. Hayatın bize sunduğu büyük mutluluk anlarını beklemek yerine, küçük bir dilim mutluluğu kendimiz için ayırabilmek…

Tatlı başlayan hikâyenin damağımızda bıraktığı tat da tam burada değişiyor. Pasta bitiyor, gece sona eriyor, hayat ise bütün ağırlığıyla geri dönüyor. Ama Mahin’in o kısa akşamı yaşanmış oluyor. Özgürlük, kendi hayatından küçük bir parçayı geri almakla başlıyor.