Büyük Türk idealisti: Namık Kemal

Haberin Eklenme Tarihi: 11.03.2026 14:02:00 - Güncelleme Tarihi: 11.03.2026 14:13:00

 “Zalim olsa ne rütbe bi perva
 Yine bünyad-ı zulmü biz yıkarız
 Merkez-i hâke atsalar da bizi
 Küre-i arzı patlatır çıkarız.

Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’nde geçen bu şiiri harikadır. Bir de bunu 1969 yapımı Vatan ve Namık Kemal adlı filmde Yıldırım Önal’dan dinlemek insanın yüreğine dokunur.

Namık Kemal’in babası Mustafa Asım Bey, Ratip Paşa’nın çocuklarından biri olan Şemseddin Bey’in oğludur. Şemseddin Bey, önemli devlet görevlerinin yanı sıra III. Mustafa’nın mabeyinciliğinde bulunmuş, mutasarrıflıklar da yapmıştır. Mustafa Asım Bey ise daha çok tarih ve “ilm-i nücûm” ile uğraşmış, nitekim I. Abdülhamid onu “müneccimbaşı” olarak saraya almıştır. Şairimizin asıl adı Mehmed Namık Kemal’dir ve 21 Aralık 1840 Tekirdağ’da doğmuştur. Babasının böylesine tanınmış bir aileden gelmiş olmasına karşılık Kemal'in yetişmesinde anne tarafının rolü büyüktür. Nitekim annesi Zehra Hanım'ın 30 Ağustos 1848'de ölmesi üzerine Kemal’i sürekli olarak annesinin babası Abdüllatif Paşa'nın yanında görüyoruz. Evlendiği 16 yaşına kadar Kemal dedesi nereye giderse o da onunla beraberdir.

Dedesinin değişik görevleri yüzünden Namık Kemal düzenli bir öğrenim göremez. Bir ara İstanbul’da Dârülmaarif’e giderse de onun bu öğrenimi uzun sürmez. Çünkü Abdüllatif Paşa 1853’lerde “Mîr-i mirân” rütbesi ile Kars’a gönderilmiş, Kemal de onunla birlikte oraya gitmiştir. Özel dersler alan Kemal’in buradaki hocası şair ve vaiz Es-seyyid Mehmed Hamid Efendi, ağırlık verilen dersler ise edebiyat, şiir ve özellikle tasavvuf felsefesidir. 1854 Mayıs’ında Abdüllatif Paşa, Kars'tan Sofya'ya gönderilmiştir.

Sofya yılları: Şair kimliğinin doğuşu

Gençlik yıllarının başlarında Sofya hayatı, Kemal için bir heyecan kaynağı oldu. Çünkü 16 yaşlarındaki bu genç, gerek sosyal ve gerek siyasi hayat ile yakından ilgilenmeye başladı. Üstelik onun ilk şiir denemeleri bu sıralardadır ve Niş kadısı Mustafa Ragıp Efendi’nin kızı Nesime Hanım ile de burada evlenmiştir. Onun Sofya’da tuttuğu şiir defteri, yeni ve eski şairlerin eserleriyle temasının söylenenlerden çok daha geniş ölçüde olduğunu göstermektedir. Hususi hocalardan Farsça, Arapça, meânî, âdâb, mantık öğrenmeye çalışan Namık Kemal; kendini yetiştirmek için giriştiği bu çalışmaların yanında şiire ciddi şekilde Sofya’da başladı. Onun burada artık küçük denemeler yerine birbiri ardınca yazdığı gazeller, nazîreler, Kerbelâ mersiyeleriyle bir şair hüviyetini kazandığı görülür. Şair Binbaşı Eşref Bey (Paşa), misafir olarak Sofya’da Abdüllatif Paşa’nın yanına geldiğinde onun birikmiş bir hayli şiiri olduğunu görmüş, bir mahlasnâme tanzim ederek ona “Namık” mahlasını vermiş, bu mahlas zamanla göbek adı Mehmed’in yerini tutmuştur. Bu sırada Kemal’in âl-i abâ muhibbi olarak gözüktüğü ve Kerbelâ mersiyeleri yazdığı görülür. Şiir defteri mahlasnâmenin bu husustaki ifadesini teyit etmekte ve onun bu dönemde Hz. Ali muhabbetinin tesiri altında bulunduğunu göstermektedir. Eşref Bey ondaki bu muhabbeti daha da kuvvetlendirmiştir. Bu defterde muhtelif şairlerin âl-i abâya dair manzumeleriyle Kerbelâ mersiyelerini toplaması, Vâridât’ını kopya ettiği, Sofya civarında yatan Halvetî Şeyhi Bâlî Efendi hakkında bir kıta tanzim etmesi gibi hususlar onun Sofya’da içinde bulunduğu tesirin derecesini ortaya koyması bakımından önemlidir. Aynı zamanda Mevlevi ilhamı ile birçok şiir yazması da başka bir cephesini gösterir. Namık Kemal’in hayatının her safhasında Mevleviler ile teması olduğu özellikle kaydedilmelidir. Defterine aldığı şiirlerden Sofya’da tanıştığı bazı şairlerin isimleri öğrenilmektedir. Sofyalı Namık bunlardan biridir. Kendisine Namık mahlasının seçilmesinde şiirlerine nazireler yazdığı bu şairin adının tesiri olmalıdır.

Dedesinin Sofya görevine son verilmesi, ailenin İstanbul'a dönmesi ve Abdüllatif Paşa’nın ölümü üzerine Kemal, kendini memuriyet hayatının içinde bulur. 1859'larda “Bâb-ı Ali” de kâtip olarak çalışmaya başlar.

Encümen-i Şuarâ’dan Genç Osmanlılara

İstanbul'a dönüş, genç Kemal'in düşünce ve sanat dünyasına yeni ufuklar açar. Başlarda özellikle şiir ile uğraşması ona yeni bir edebi çevre kazandırır. Bu edebî çevre “Encümen-i Şuarâ”dır. Nitekim bu çevrenin içinde onun en çok beğendiği ve etkisinde kaldığı şair olan Leskofçalı Galip, babasının kâtibi idi. Böylece Kemal, ondan gerek eski edebiyat kültürü gerek tasavvuf alanında birçok şey öğrendi. Ayrıca Hersekli Arif Hikmet, Halet Bey, Kazım Paşa, Avni Bey, Osman Şems Efendi, Kani Paşazade Rifat Bey, Sadullah Paşa gibi dönemin ünlü şairleri ile tanıştı ve bunların sohbetlerine katıldı.

Öte yandan “Terceme Odası”nın da Kemal’in yetişmesinde büyük rolü vardır. Nitekim onun Fransızcayı öğrenmesi buradadır. Ayrıca bu yıllarda Şinasi ile tanışması ve gazetenin düşünce alışverişindeki önemini kavraması, Kemal'e yeni bir dünya hazırlar. İlk yazılarını Mir’at gazetesinde yayımlayan şair, asıl gazetecilik mesleğini Şinasi’nin çıkardığı Tasvir-i Efkâr’da kazanır. Üstelik Şinasi, 1865 baharında Avrupa'ya giderken gazeteyi Kemal’e bırakır.

Bu dönemde Kemal' in hayatında “Genç Osmanlılar” vardır. Mehmet Bey, Ayetullah Bey, Reşat Bey ve Nuri Bey'le birlikte bu cemiyeti kuran Kemal; 1865'ten sonra siyasi ve sosyal sorunlarla yakından ilgilenmeye başlamıştır. Önce Girit İsyanı üzerine gazetelerde çıkan yazılar, arkasından onun “Şark Meselesine Dair Layiha”sının Tasv'ir-i Efkâr’da 10 Mart 1867’de yayınlanması üzerine hükûmet çevresini tedirgin eder; bu yüzden gazeteler kapatılır. Bu karar, Genç Osmanlıları da huzursuz etmiştir. Bunun üzerine Kemal, Avrupa'ya kaçar ve yazı hayatını Londra'da Ziya Paşa ile birlikte çıkardıkları Hürriyet’te sürdürür. Avrupa hayatı, Kemal’in düşüncelerine yeni bir yön vermesi bakımından oldukça önemlidir.

Namık Kemal, Eylül 1871 başlarında İstanbul’a döner. Zaten 6 Eylül 1871’de Ali Paşa ölmüş, sadarete Mahmut Nedim Paşa geçmiş ve Genç Osmanlılar adına da genel af çıkarılmıştır. Bundan sonra Kemal’i yeni olaylar beklemektedir. Gazetecilik yine ön plana geçer. Artık onun yazı hayatında İbret gazetesi vardır. Burada yazdığı yazılarda Kemal, memleketin değişik sorunları ile ilgilendi. Zaman zaman da yönetime karşı ağır eleştirilerde bulundu. Bunun üzerine gazete kapatıldı ve 26 Eylül 1872'de Gelibolu’ya gönderildi. Ocak 1873 başlarına kadar orada kalan Kemal, İstanbul'a dönünce gene İbret’e yazmaya devam etti. Ancak Vatan Yahut Silistre adlı oyununun 1 Nisan 1873 günü Gedikpaşa Osmanlı Tiyatrosu'nda oynanması ve seyircinin galeyana gelmesi Kemal’in Magosa sürgününü hazırladı. Bundan sonra da şair ölümüne kadar hemen hemen hep İstanbul dışındadır.

Magosa sürgünü ve en verimli yıllar

9 Nisan 1873'ten başlayarak 38 ay Magosa'da kalan Kemal, içinde bulunduğu zor şartlara rağmen, edebî hayatının en verimli yıllarını burada geçirir. Gülnihal, Zavallı Çocuk, Celaleddin-i Harzemşah, Kara Bela, İntibah, Tahrib-i Harabat, Takip, Mes Prisons Muaheze-namesi, Askerlik Tarihi hep bu yılların ürünüdür.

31 Mayıs 1876'da V. Murad’ın tahta çıkması ile Kemal'in Magosa hayatı sona erer; 14 Haziran'da İstanbul'a doğru yola çıkar. Bu arada V. Murad'ın hastalığı yüzünden tahta II. Abdülhamid geçmiştir. Bu padişah zaten şüpheci bir insandır. Kemal’in katıldığı toplantılar onu tedirgin eder. Nitekim o, Kemal'in İstanbul'dan uzaklaştırılmasını sağlar ve onu Midilli'ye gönderir (19 Temmuz 1877). Orada Rumların yaptıklarına göz yumamayan Kemal, bu kez Rodos'a tayin edilir (Ekim 1884), arkasından Sakız Adası'na verilir. Kemal, bu yıllarda dirayetli bir yönetici görünümündedir. Birçok idari konularda yılmadan çalışır, başarılı hizmetler de verir.

Ancak Magosa’da yakalandığı sıtma ve Midilli’de tutulduğu zatürre onun sağlığını büyük ölçüde hırpalamıştır. Rodos havası ona bir parça iyi gelmişse de Sakız’da sağlığı iyiden iyiye bozulmaya başlamıştır. Burada bronşit ve bağırsak rahatsızlıkları daha da artmış şair, 1888 Kasım'ının son günlerinde yatağa düşmüştür. 2 Aralık 1888 günü de hayata gözlerini yummuştur. Babasının mezarını bir cami avlusu içinde bulan Ali Ekrem, kabri Bolayır'a taşımak için bir “iradei- seniyye” çıkartmış ve masrafları “hazine-i hassa” tarafından karşılanmıştır. [1]

Edebiyat dünyasının gözünde Namık Kemal

Namık Kemal edebiyat çevresinde nasıl anılıyordu bir de ona bakalım. Örneğin Şair’i Azam Abdülhak Hamid için Namık Kemal ne ifade eder, şöyle anlatmaktadır:

“Namık Kemal'e gelince, onu ilk defa Ebüzziya Matbaası’nda gördüm. Ben evvela tanımadım. Ebüzziya ona bir makale okuyordu. Kemal de ayakta bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Birkaç defa Fransızca ‘Tous de bon, tous de bon’ dedi, çıktı, gitti. Bu tanışmak sayılmaz, öyle değil mi? Asıl, Paris’ten İstanbul’a döndüğü zamanlarda tanıdım. Daha sürgüne gönderilmemişti. Vefa’da oturuyordu. Gittim gördüm. Misafirleri de vardı. ‘Size karşı duyduğum büyük saygı ve sevgiden, hasretten dolayı geldim’ dedim. Daha önce tanışmamız, dostluğumuz yoktu. Beni yazılarımdan da tanımıyordu. Onun için fazla ehemmiyet vermedi. O sırada vazife ile Paris'e tayin edilmiştim. ‘Madem Paris'e gidiyorsun’ dedi -birkaç kütüphane ismi salık verdi- ‘Orada şu kitapları oku.’ Sonra ben İstanbul'da yokken İçli Kız kitabım basıldığı zaman Recaîzâde Ekrem bu eseri överek neşrini ilân etmişti. Eseri Kemal de okumuş. Ekrem'e ‘Bu hangi Hamit Bey oluyor, bizim bildiğimiz mi?’ diye yazmış. İşte dostluğumuz da bu suretle başlar. Daha sonraları, Kemal sürgünde iken bir defa altı saat Midilli’de görmüştüm. O vakit beyaz bir gecelikle kabûl ettiydi. Durmaksızın geziniyordu. Devamlı bir heyecan içindeydi. Fakat konuşmalarında o eski büyük cerbeze, o eski inandırma kuvveti hâlâ vardı. Ve belki de daha da çoğalmıştı.

Son defa görüşüm de Rodos'tadır. Altı dakika kadar görüşebildim. Uyuyormuş. Yanındaki odada damadı Rıfat Bey yatıyordu. Ona söyledim: ‘Aman vaktim çok az, görüşmek istiyorum’ dedim. Uyandırdılar. Kemal, pek üstün yaradılışlı bir adamdı. Harika idi, diyebilirim. Değeri bilinmemiş büyüklerdendir.”

Halid Ziya Uşaklıgil’in gözünde ise Namık Kemal şu adamdır:

“Namık Kemal ile Abdülhak Hamid ve bu ikisi arasında dil ve ifadeyi birtakım dolambaçlı, yanlış yollara sapmalardan kurtarmağa çalışan, fazla kabarık dalgaların taşmasına müsaade etmeyen, az çok muntazam bir yol ve düzen içinde muhafaza ve idare etmek düşüncesiyle ona âdeta muhafızlık gören Recaizâde Ekrem'in şahsiyeti, hükmünü ve tesirini zamanımıza kadar getirmiş ve o zamandan bu zamana kadar meydana gelen her türlü hareketleri, şekilden şekle girişleri, az çok tesiri ve idaresi altında bulundurmuş üç büyük kuvvettir. Ve bu üç büyük kuvvetin tesiriyledir ki Edebiyat-ı Cedide adı altında tanınan edebî hareket ortaya çıkmıştır.” [2]

Burada kısaca anlatmaya çalıştığımız Namık Kemal vatanseverliğin öncüsü olmuştur, sürgünler onu yıldırmamıştır. Hem yurt içinde hem yurt dışında kalemine sarılmaktan geri durmamış, kendinden sonraki nesle her şartta cesur davranmaları için örnek teşkil etmiştir.

Notlar

[1] İsmail Parlatır, Namık Kemal, Milli Kültür, Ankara, Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1983, sayı: 41, s. 50-51.; Ömer Faruk Akün, Nâmık Kemal, TDV İslâm Ansiklopedisi, 2006, İstanbul, 32. cilt, s. 362-363.

[2] Tekin Erer, Namık Kemal İçin, Milli Kültür, Ankara, Kültür Bakanlığı, 1979, cilt: I, sayı: 12, s. 49-50.