20 Nisan 2026

Kâğıt üzerinde kalan pakt mı, oyun kuran ittifak mı?

Orta Doğu’da Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında şekillenen yeni yakınlaşma, bölgesel bir güvenlik ekseninin habercisi mi? Ortak tehdit algısı, ABD’ye duyulan güvensizlik ve değişen dengeler, “abisiz” bir ittifakın ne kadar sürdürülebilir olacağını tartışmaya açıyor.

Bugünlerde güncel dünya siyasetinde yaşanan gelişmeler, Orta Doğu’da yeni bir güvenlik ekseni mi şekilleniyor sorusunu akıllara getirmektedir. Antalya Diplomasi Forumu marjında düzenlenen Türkiye-Mısır-Pakistan-Suudi Arabistan Dışişleri Bakanları Toplantısı, bu sürecin artık sadece bir fikir olmaktan çıktığını ve somut bir zemine taşındığını göstermektedir. Bir kesim bu yapılanmanın bölgesel dengeleri değiştireceğini savunurken, diğer bir kesim süper gücün olmadığı bir ittifakın kâğıt üzerinde kalacağını ileri sürmektedir. Hatta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının olası bir Orta Doğu güvenlik paktını daha oluşmadan engellemeye yönelik olduğu iddiaları dahi dile getirilmektedir. Peki bu yakınlaşma gerçekte ne anlama gelmektedir?

İkili pakttan dörtlü platforma

17 Eylül 2025’te Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Riyad’daki El-Yemame Sarayı’nda Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması’nı (SMDA) imzalamışlardı. Her ne kadar anlaşmanın muhtevası ve hangi koşullarda tetikleneceği muğlak kalsa da SMDA’nın duyurulduğu Suudi-Pakistan ortak basın açıklamasında, “...her iki ülkeden birine yapılacak herhangi bir saldırının, her ikisine birden yapılmış sayılacağı…” dile getirildi. Bu yönüyle anlaşma, iki tarafı da NATO’nun 5. maddesine kavramsal düzeyde benzer bir yükümlülükle bağlamaktadır.

Suudi Arabistan ve Pakistan arasında yapılan bu anlaşmaya Türkiye’nin de dâhil olacağı söylentileri kısa zamanda geniş bir yankı uyandırarak, küresel ve bölgesel aktörleri sürecin yakın takipçisi hâline getirdi. Ocak 2026’da Bloomberg, Türkiye’nin anlaşmaya katılım görüşmelerinin “ileri aşamada” olduğunu duyurmuş; çok geçmeden Pakistan Savunma Sanayi Bakanı Raza Hayat Harraj, yaklaşık bir yıllık görüşmelerin neticesinde üçlü savunma anlaşması taslağının hazır olduğunu dile getirmişti. 18 Mart’ta Riyad’da, 29 Mart’ta İslamabad’da ve son olarak 17 Nisan’da Antalya Diplomasi Forumu’nda bir araya gelen dört ülkenin dışişleri bakanları, süreci giderek hızlanan bir diplomatik ritme taşıdı. Mısır’ın bu platforma dâhil edilmesi ise Türkiye’nin inisiyatifiyle oldu. Türk kaynaklarına göre Ankara, güvenlik platformunun gerçek bir bölgesel ağırlık taşıması için Kahire’nin de masada olmasını istedi.

Bununla birlikte Türkiye’nin mevcut SMDA’ya doğrudan katılmak yerine, daha geniş ve daha esnek bir güvenlik platformu oluşturmayı tercih ettiği açıklamalardan anlaşılmaktadır. Nitekim Hakan Fidan, İstanbul’da yaptığı açıklamada müzakerelerin yaklaşık bir yıldır sürdüğünü teyit etmiş; kalıcı güvenliğin ancak bölge ülkelerinin birbirine güven duymasıyla mümkün olabileceğini vurgulamıştır. Fidan ayrıca, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dar ittifaklar yerine kapsayıcı bir güvenlik platformunu tercih ettiğini yinelemiştir. Bu çerçevede bölgesel bir yapılanmanın kapsayıcı, eşitler arasında ve bir başka deyişle “abisiz” olması gerektiği fikri öne çıkmaktadır. Bu yakınlaşmanın neden tam da şimdi ivme kazandığını anlamak için ise son dönemde yaşanan kırılmalara bakmak gerekir.

Dört ülke, dört hayal kırıklığı

Dört ülkenin Washington ile yaşadığı somut hayal kırıklıkları, bu yakınlaşmanın itici gücünü oluşturmuştur. Zira her biri, farklı zamanlarda ve farklı kriz başlıkları altında, ABD güvenlik taahhütlerinin sınırlarıyla yüzleşmiştir. Suudi Arabistan için bu kırılma iki ayrı olayla tescillendi. Eylül 2019’da İran’ın vekil güçleri aracılığıyla hayata geçirdiği saldırı, dünyanın en büyük ham petrol istikrarlama tesisi olan Abqaiq’i hedef aldı; küresel petrol üretiminin yüzde beşi geçici olarak kesildi. Milyarlarca dolarlık Amerikan silahına ev sahipliği yapmasına karşın Suudi Arabistan saldırıyı önleyemedi. Buna karşın Washington’ın tepkisi ise son derece ölçülü kaldı: Trump, “Bu Suudilere yapılmış bir saldırıydı, bize değil” diyerek bölgeye ek 3.000 asker konuşlandırmakla yetindi. Eylül 2025’te ise İsrail’in Doha’ya barış görüşmeleri için giden Hamas yetkililerini hedef alan hava saldırıları, çatışmanın Gazze sınırlarını aştığını ve Körfez başkentlerinin de hedef kapsamına girdiğini açıkça ortaya koydu. Bu tablo, Riyad’ı SMDA’yı imzalamaya yönelten son kırılma noktası oldu.

Pakistan açısından da tablo farklı değildi. Afganistan savaşı boyunca ABD’nin vazgeçilmez ortağı olan Pakistan, Washington’ın bölgeden çekilmesiyle birlikte stratejik öncelik listesindeki yerini yitirmeye başladı. Çin’e karşı denge kurma hesaplarını ön plana alan ABD, Hindistan’ı yeni dönemin kilit ortağı olarak konumlandırırken Pakistan giderek “eskiyen müttefik” rolüne büründü. Bu kırılganlık, Mayıs 2025’te yaşanan dört günlük Hint-Pakistan çatışmasında somut biçimde hissedildi. Keşmir’deki Pahalgam saldırısının ardından Hindistan Operasyon Sindoor’u, Pakistan ise Operasyon Bunyan Marsus’u başlattı; on yılların en büyük Hint-Pakistan askerî tırmanması yaşandı. Nükleer silah ihtimalinden kaygılanan Washington’ın devreye girmesiyle ateşkes sağlansa da ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in deyimiyle bu savaş “onların meselesi” olarak kaldı. Üstelik Hindistan da ABD’nin ara buluculuk rolünü kamuoyu önünde açıkça reddetti. Yaşanan bu gelişmeler, Pakistan’ın yeni bir güvenlik mimarisi ihtiyacını daha görünür hâle getirdi ve SMDA’ya zemin hazırladı. Türkiye’nin bu süreçte Hindistan’a giden askerî teçhizatın transit geçişini engelleyerek Pakistan’la dayanışmasını somut biçimde ortaya koyması da Türkiye ile Pakistan arasındaki stratejik yakınlaşmayı derinleştirdi.

Türkiye’nin Batı ittifakıyla yaşadığı kırılma ise 2019’da Rusya’dan S-400 satın almasıyla başladı. Washington Türkiye’yi F-35 programından çıkardı, Aralık 2020’de CAATSA kapsamında yaptırım uyguladı. Yunanistan, İsrail ve BAE F-35’e erişim sağlarken Türkiye dışarıda bırakıldı; bölgesel güç dengesi Ankara aleyhine bozuldu. Türkiye bu denkleme KAAN programıyla yanıt verirken diplomatik alanda da yeni eksenler arayışına girdi.

Mısır için ise daha karmaşık bir durum söz konusudur. 2013’de yaşanan darbeyi sessizce alkışlayan ABD, kısa bir süre sonra Mısır’a yönelik F-16 teslimatını ve 1,3 milyar dolarlık yıllık askerî yardımı askıya aldı. Buna karşılık ise Sisi Moskova’ya giderek Rusya’dan silah satın aldı. Böylece Mısır için daha esnek dış politika süreci başlamış oldu. 7 Ekim sonrasında ise ABD, Mısır’ı Gazze’ye insani yardım koridoru açması ve Filistinlileri Sina’ya kabul etmesi için baskı altına aldı. Sisi bunu egemenlik meselesi olarak reddetti; Filistin davasının tasfiyesini ve Filistinlilerin Sina’ya tehcirini kabul etmeyeceklerini açıkça dile getirdi. Bunun sonucu Kahire sessizce Riyad eksenine yaklaştı.

Tüm bu gelişmeler, tarafların ABD’den uzaklaşmasında sebep olarak alternatif dış politika arayışlarını su yüzüne çıkartmıştır. Meydana gelen bu konjonktür sayesinde dört ülke bir araya gelmiştir. Fakat bu hayal kırıklıklarının arka planında uluslararası sistemdeki daha derin bir dönüşüm yatmaktadır. 2000’li yılların başında ABD, Afganistan’da, Irak’ta ve Suriye’de yaptığı konuşlandırmalarla -her ne kadar çeşitli katliamlara sebep olsa da- bölgesel bir istikrar sağlayıcı rolü üstlenmekteydi. ABD’nin varlığı, başka güçlerin oraya girmesine engel olarak belirli bir düzen ve istikrar sağlamaktaydı. Hatta Obama döneminde alınan Irak’tan asker çekme kararı, liberal kesimlerin alkış tutarak desteklediği bir olgu iken gerçekçi düşünürler tarafından oldukça endişeyle karşılanmıştı. Nitekim ABD bölgeden güçlerini çekmeye başladığında, günümüze kadar devam eden iç savaşların ve çatışmaların fitili ateşlendi.

Oysa 21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına gelindiğinde tablo köklü biçimde değişmişti: ABD’nin azalan güç kapasitesi artık onu istikrar sağlayıcı bir aktör olmaktan çıkarmış, güç dengesinde rekabeti Çin’e kaptırmamak için saldırgan politikalar izlerken aynı zamanda müttefikleri nezdinde istikrar sağlayıcı kapasitesi ve rolünün azalmasına sebep olmuştur. Gelinen noktada artık ABD’nin bölgesel varlığı bir güvence olmaktan çıkarak istikrarsızlığın kaynağı hâline gelmiştir.

Bölgesel istikrarın bozulması, mevcut aktörlerin öngörü üretme kapasitelerini sınırlandırmaktadır. Bu durum, tehdit algısının artmasını ve beraberinde yeni çözüm arayışlarını getirmektedir. Devletlerarası ilişkilerde iş birliğinin bir türü olarak değerlendirilebilecek ittifaklar da bu arayışın başlıca biçimlerinden biridir. Ancak diplomatik temasların ittifaka dönüşebilmesi, tarafların ortak bir tehdit algısı etrafında birleşmesine bağlıdır. Bu çerçeveden bakıldığında, Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki görüşmelerin gerçek bir ittifaka evrilip evrilmeyeceğini belirleyecek asıl unsur, böyle bir ortak tehdit algısının mevcut olup olmadığıdır.

Ortak tehdit gerçek mi? İsrail mi, İran mı, ikisi birden mi?

Bu soruyu cevaplamak için önce ittifakların doğasına bakmak gerekmektedir. Uluslararası ilişkiler ve dünya siyaseti üzerine kalem oynatan tüm yazarlar, ittifakların neden kurulduğuna dair pek çok farklı argüman ortaya koymuşlardır. Bu çalışmalar içerisinde ittifakların küçük devletleri kontrol altında tutmak için yapılan bir örgütlenme olduğundan, güç artırma ya da savunma amaçlı yapıldığına kadar uzanan türlü türlü iddialar bulunmaktadır. Fakat tüm yaklaşımlar içinde ortak bir unsur göze çarpmaktadır: İttifaklar ne şekilde ortaya çıkarlarsa çıksınlar, bir şeye karşı kurulmak durumundadırlar. O hâlde bu dörtlü yakınlaşma hangi tehdide karşı atılmış bir adımdır?

Bugün yaşananlara bakıldığında bu örgütlenmenin mevcut tutkalı İsrail olarak görünmektedir. İsrail’in son dönemde bölgedeki istikrarı bozucu hamleleri, üst düzey devlet erkânından kahvehanedeki Ahmet Amca’ya kadar herkes tarafından bilinen bir gerçekliktir. Üstüne üstlük, uluslararası sistemin süper gücü olarak kabul edilen ABD’nin de şartsız koşulsuz verdiği destek, bölgesel ve küresel diğer güçlerin İsrail karşısına dikilmesini engelleyerek ona daha fazla alan açmış ve istikrarsızlığa katkı sağlamıştır. Washington’ın İsrail’e açtığı geniş hareket alanı, yalnızca bölgesel istikrarsızlığı derinleştirmemiş; aynı zamanda ABD’nin güvenlik taahhütlerine bel bağlayan müttefikleri açısından da ciddi bir hayal kırıklığı yaratmıştır.

Yıllarca kaynaklarının hatırı sayılır bir bölümünü ABD’ye kendi iktidar ve savunmalarını sağlaması karşılığında aktaran Körfez ülkeleri, İran destekli güçlerin saldırıları karşısında savunmasız kalarak hem askerî hem de ekonomik anlamda büyük bir darbe almıştır. Süper güç savunma kapasitesinin neredeyse tamamını İsrailli müttefiki için kullanırken, savunma taahhüttü verdiği Körfez ülkelerini balistik tehditlerle baş başa bırakmıştır. Tüm bu gelişmeler, 21. yüzyılın başlarında tüm dünyaya sunulan liberal düşlerin çok da gerçekçi olmadığını tescil ederek kısa süreli rüyadan uyanılmasını sağlamıştır. Bölgesel istikrarsızlığın arttığı böyle bir dönemde, aktörlerin alternatif politika arayışına girmesi rasyonel bir davranış olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bununla birlikte bölgesel bir güvenlik kompleksi söz konusu olduğunda İran faktörünü de göz ardı etmemek gerekmektedir. Dört ülke şu anda, İran ile ABD-İsrail Savaşı’nda, tarafsız bir tutum sergileyip zaman zaman ABD-İsrail ittifakını eleştirse de nükleer bir İran fikri karşısında tablo köklü biçimde değişecektir. Bugün kırılgan görünen bu ittifak, yarın nükleer bir İran karşısında bölgenin en sağlam güvenlik refleksi hâline gelebilir. Zira nükleer eşiği geçen bir İran dört ülke için ayrı ayrı varoluşsal bir anlam taşımaktadır: Suudi Arabistan için doğrudan güç dengesi tehdidi (Muhammed Bin Selman’ın; “İran nükleer silah edinirse biz de ediniriz” sözleri bu kaygının açık ifadesidir); Türkiye için NATO güvenlik mimarisinin sarsılması; Pakistan için “tek Müslüman nükleer güç” statüsünün ortadan kalkması; Mısır için ise zaten istikrarsız olan bölgenin tamamen kontrol dışına çıkması anlamına gelir. Böyle bir senaryo ortak tehdidi yalnızca İsrail olmaktan çıkartarak, örgütlenmeyi kalıcı hâle getirebilir. Ancak ortak tehdit algısı tek başına yeterli değildir ve tarih bu konuda son derece açık bir tablo ortaya koymaktadır.

Öncelikle dört ülke arasındaki ikili ilişkilerde doğal bir müttefiklikten ziyade çeşitli gerilimler mevcuttur. Türkiye ile Mısır 2013 darbesinin ardından ilişkilerini yakın zamana kadar neredeyse tamamen dondurdu. Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki gerilim ise Cemal Kaşıkçı’nın 2018’de İstanbul’daki Suudi konsolosluğunda öldürülmesiyle had safhaya ulaşmıştı. Bu köklü gerilimlerin üstesinden gelinebilmesi, devletlerin çıkar hesaplarını ideolojik ya da tarihsel kırgınlıklarının önüne koyabildiğini göstermektedir; bu uluslararası ilişkilerin doğal bir sonucudur. Ancak ironik olan şu: Mevcut tehdit ortadan kalktığında aynı aktörler yeniden karşı karşıya gelebilir. Yani yakınlaşmaya sebep olan tehdit ortadan kalktığında, bu oluşum varlık sebebini de yitirecektir. Öyleyse bu yapı nasıl kalıcı hâle gelecektir?

Abisiz ittifak yaşar mı? Tarih ne söylüyor?

Tarihte pek çok ittifak kurulmuş, kuruluş saiklerini ortadan kaldıran koşullar oluşunca dağılmıştır. 1815’te Napolyon tehdidine karşı kurulan Kutsal İttifak, 1848 devrimleriyle işlevsiz hâle geldi. Birinci Dünya Savaşı’nın galip İtilaf Devletleri savaş biter bitmez birbirinden ayrıldı. Çünkü onları bir arada tutan tek şey Almanya tehdidiydi. Mısır ve Suriye’nin 1958’de kurduğu Birleşik Arap Cumhuriyeti ise üç yıl içinde çöktü. Bölgemizde ise Sadabat (1937), Bağdat Paktı (1955) ve CENTO (1979’da İran Devrimi’yle çöken Merkezî Antlaşma Örgütü) aynı kaderi paylaştı.

Oysa NATO bu örneklerin aksine kurumsallaştı. Sovyet tehdidi 1991’de tarihe karışmasına rağmen NATO hâlâ ayaktadır. Bu istisna meselenin en önemli noktasına işaret etmektedir: Hegemonik bir güç, çıkar çatışmalarında hakem işlevi görerek caydırıcılık sağlayabildiğinde ittifaklar krizlere rağmen ayakta kalabilmektedir. Müttefikler içerisinde bir sorun yaşandığında hegemon müdahale etmekte, yeri geldiğinde tehdit yeri geldiğinde teşvik ile ittifakın devamlılığını sağlamaktadır. Nitekim NATO’da son zamanlarda gündeme gelen anlaşmazlıklar ve homurdanmalar, hegemonun zayıflamasının kaçınılmaz sonucudur.

Bu minvalde Türkiye’nin herkesi kapsayıcı bir bölgesel güvenlik örgütünde, eşitler arasında ve deyim yerindeyse abisiz bir ittifak tahayyül etmesi, bir ideali gösterse de ittifakın kurumsallaşması için gerekli unsurları karşılamamaktadır. Eşitler arasında bir çıkar çatışması meydana geldiğinde kararı kim verecektir? Pakistan-Hindistan çatışmasına ittifak dâhil olacak mı? Mısır’ın Kızıl Deniz hesaplarıyla Türkiye’nin Kıbrıs meselesi aynı platformda uzlaştırılabilecek mi? Uluslararası sistemde bu kararı verecek bağımsız bir yargıç, herkesin kabul ettiği kurallar ya da caydırıcı bir yaptırım mekanizması yoktur. Bu sebeple tarihte eşitler arasında kurulan savunma paktları kısa sürede işlevsiz hâle gelmiştir.

Caydırıcılık mı, liderlik açığı mı? Abisiz ittifakın açmazı

Türkiye’nin askerî kapasitesi, Pakistan’ın nükleer kapasitesi, Suudi Arabistan’ın ekonomik ağırlığı ve Mısır’ın konvansiyonel kuvvetleriyle Süveyş Kanalı üzerindeki egemenliği bir araya geldiğinde bölgesel ölçekte ciddi bir caydırıcılık potansiyeli ortaya çıkmaktadır. Üstelik Mısır’ın sürece dâhil olması bu potansiyeli büyütmekte; ancak aynı zamanda “Kararı kim verecek?” sorusunu da katlanarak zorlaştırmaktadır.

Özetle ittifakın işlevi müttefiklerin birbirlerine vereceği güvencede belli olacakken, kalıcı olması için bir abiye gerek vardır. Uluslararası sistemde belirsizliğin arttığı ve güç dengelerinin simetrikleştiği bu dönemde atılan adım, tehditleri öngörme noktasında erken ve cesur bir hamledir. Ama abisiz bir ittifakın oyun değiştirici olabilmesi için önce kendi içindeki denklemi çözmesi gerekmektedir. Belki de 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasında bölgeyi şekillendirip ittifaklardan sınırlara kadar belirleyici olan Birleşik Krallık bölgeye geri dönmeye karar vermiştir. Kim bilir; abisiz olarak görülen ittifakın abi rolünü kadim bir İngiliz geleneği üstlenmeye hazırlanıyordur.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...