23 Nisan 2026

Sebep oyunlar değil, medya ve “görünürlük”

Ülkemizde meydana gelen okul saldırılarının ardından suçlamalar hep aynı şüphelilere yöneldi: video oyunları, şiddet içerikli dizi ve filmler, karşı kültürden beslenen müzikler. Peki bilim ne diyor? Kanıtlar hem bu suçlamaları çürütüyor hem tehlikenin haberin tam ortasında gizlendiğini gösteriyor.

Bir toplumun kriz anında ürettiği açıklamalar, çoğu zaman gerçeğin değil, o toplumun korkularının haritasını çıkarır. Suçlanan nesne (video oyunu, şarkı sözü, çizgi roman) nadiren gerçek bir nedensellik zincirinin halkasıdır; çok daha sık olarak, kolektif kaygının yansıtıldığı bir ayna işlevi görür. Sosyolog Stanley Cohen'in "ahlaki panik" olarak kavramlaştırdığı bu mekanizma, toplumların anlaşılması güç, yapısal ve uzun vadeli sorunları (yoksulluk, yalnızlık, ruh sağlığı krizleri, silaha erişim) somut, görünür ve suçlanabilir bir nesneye indirgeme eğilimiyle çalışır. Bu nesne değişebilir; 19. yüzyılda roman okumak kadının aklını bulandırıyordu, 1980'lerde Dungeons & Dragons şeytana kapı açıyordu, bugün gençlerin ahlaki ve davranışsal sorunlarındaki tetikleyici öğeler video oyunlarında aranıyor. Değişmeyen şey ise şu: gerçek nedenler. Yani aile içi şiddet, ruh sağlığı sistemi, silaha erişim kolaylığı gibi gerçek ve temel sebepler, suçlanan nesnenin gölgesinde sessizce gündemin dışına sürülüyor.

Video oyunları masum mu?

Florida'daki Stetson Üniversitesi'nde psikoloji profesörü ve bölüm eş başkanı olarak görev yapan Christopher Ferguson, video oyunları ile şiddet arasındaki bağlantıyı onlarca yıldır sorgulayan bir isim. Ferguson'un Journal of Investigative Psychology and Offender Profiling'da yayımlanan "The School Shooting/Violent Video Game Link: Causal Relationship or Moral Panic?" başlıklı makalesi, mevcut bilimsel çalışmaların hiçbirinin şiddet içerikli video oyunlarına maruz kalma ile okul saldırıları arasında anlamlı bir nedensellik ilişkisi ortaya koyamadığını gösteriyor.

Dahası, okul saldırganları üzerine yürütülen soruşturmalar bu kişilerin büyük çoğunluğunun şiddet içerikli oyunlara ortalamanın altında ilgi gösterdiğini ortaya koyuyor. ABD Gizli Servisi'nin 1974-2000 yılları arasındaki 41 okul saldırganını incelediği kapsamlı raporda, saldırganların yalnızca yüzde 12'sinin video oyunlarına "bir miktar ilgi" gösterdiği saptanmış. Oysa aynı dönemde genç erkeklerin yüzde 90’ından fazlası şiddet içerikli oyunlar oynuyordu. Kısacası saldırganlar, genel nüfusa kıyasla daha az oyun oynuyor. Araştırmaların işaret ettiği asıl değişken oyun değil; silaha erişim ve medyanın saldırıları haberleştirme biçimi.

Ahlaki panik çarkı

Ferguson bu tabloyu açıklamak için farklı bir döngü tarif ediyor: Toplumsal kaygı, medya haberleri, siyasilerin süreci siyasi kazanıma çevirmesi, paniği destekleyen araştırmaların finanse edilmesi… Yani bu panik kendini besliyor, kendi gerçekliğini üretiyor.

Döngü şöyle işliyor: Toplumda zaten var olan bir kaygı var; yeni teknolojiye, gençlerin değişen dünyasına duyulan belirsiz tedirginlik. Bu, medyaya ham madde sağlıyor. Medya ise olumsuz haberin daha iyi sattığını biliyor; paniği destekleyen araştırmalar manşete çıkıyor, çelişen bulgular görmezden geliniyor. Politikacılar bu dalgayı kolaylıkla kullanıyor: video oyunlarına savaş açılıyor… Hem sağdan hem soldan oy topluyor. Muhafazakârlar ahlaki çöküşten endişe ederken liberaller şiddetten yakınıyor. Akademi de bu dinamiğin dışında kalmıyor; araştırma fonları “sorun var” diyen çalışmalara akıyor.

Ferguson'un "ahlaki panik çarkı" olarak tanımladığı bu mekanizmanın en çarpıcı özelliği şu: Eleştirmenler oyunları deneyimleyerek değil, hayal ettikleri gibi tanımlıyorlar. 2007 Virginia Tech saldırısının hemen ardından TV'ye çıkan avukat Jack Thompson ve "Dr. Phil" video oyunlarını suçladı. Sonradan ortaya çıktı ki saldırgan Seung-Hui Cho'nun video oyunlarıyla neredeyse hiç ilişkisi yoktu. Aynı yıl Utah'taki alışveriş merkezi saldırganının evinde de bilgisayar ya da oyun konsolu çıkmadı.

Ferguson'un bulgusunun özü şu: Kendi kendini doğrulayan bu çark döndükçe gerçek nedenler (yani aile içi şiddet, ruh sağlığı sistemi, silaha erişim kolaylığı) gündemin dışında kalıyor.

Cinsel hayal kırıklığı ve erkeklik krizi

Peki gerçek korelasyon nerede? Lankford ve Silva'nın 1966-2021 yılları arasındaki 178 kitlesel silah saldırısını incelediği çalışma önemli bir kapı aralıyor. Homicide Studies dergisinde 2022 yılında yayımlanan "Sexually Frustrated Mass Shooters: A Study of Perpetrators, Profiles, Behaviors and Victims" adlı makaleye göre saldırganların yaklaşık üçte biri ciddi cinsel hayal kırıklığı sorunları yaşıyor.

Profil son derece belirgin: Saldırganların yüzde 91'i evli değil, yüzde 88'i çocuksuz, yüzde 43'ü 25 yaşın altında, yüzde 32'si ise açıkça kadın düşmanı. Üstelik diğer saldırganlara kıyasla cinsel suç geçmişi taşıma ihtimalleri altı kat daha fazla. Makale üç tür cinsel hayal kırıklığı tanımlıyor: Ulaşılamayan cinsel deneyim, ulaşılamayan partner ve tatmin edilemeyen arzular.

Ancak asıl dikkat çekici bulgu şöhret arayışıyla ilgili: cinsel hayal kırıklığı yaşayan saldırganların şöhret güdüsüyle hareket etme ihtimali altı kat daha yüksek. A. M.'nin ardından Discord'daki bir yakınının yayınladığı mektubun içeriği, bu profille çarpıcı biçimde örtüşüyor; ailesinde görünmeyen, sorunları göz ardı edilen, annesinin bile korktuğu bu çocuğu bütün Türkiye konuşur hâle geldi. Yani saldırganın dileği gerçekleşti.

Amerika’daki vakalar da bu tablonun somut yansımaları: Columbine saldırganlarından biri günlüğüne şunu yazmış: "Belki de sadece seks yapmalıyım. Belki bu her şeyi değiştirir." Virginia Tech saldırganı, katliamdan bir ay önce eskort tutmuş, kadın ilişkiyi reddetmiş; manifestosunun ilk satırı cinsel dışlanmaya dair bir şikayetle başlıyor. Sandy Hook saldırganının çocuklara yönelik cinsel ilgisi resmi soruşturma raporunda belgelenmiş; bir çevrim içi forumda şunu yazmış: "Sürekli reddedilen bir penis, sonunda silah alır ve saldırıya geçer. Şaka değil."

Rhode Island Üniversitesi'nden psikolog Miriam Lindner, şiddet kullanan inceller hakkında şunu söylüyor: "Potansiyellerini ve var olduklarını, zarar vererek güç kullanma kapasitelerini kanıtlamaya çalışıyorlar." Yalnızlık, erkeklik krizi, cinsel hak iddiası ve şöhret arzusu… Bu dörtlü, pek çok saldırının gerçek anatomisini oluşturuyor.

Asıl bulaşma: Haber kamerasının kendisi

Saldırganlar böylesine bir olayın bütün medyanın merkezine yerleşeceğinden eminler. Çünkü "medya bulaşması" (media contagion) ya da "taklit etkisi" (copycat effect) gerçek ve ölçülebilir bir olgu.

Sosyolog David Phillips'in geliştirdiği bu teori, kitlesel saldırılara ilişkin yoğun medya haberleşmesinin yeni saldırılar için doğrudan bir katalizör işlevi gördüğünü öne sürüyor. Veriler görmezden gelinemez boyutta:

Taklit oranı yüksek. 83 potansiyel kitlesel katil ya da suikastçı üzerinde yürütülen bir araştırmada, bunların yüzde 38'inin önceki saldırganları doğrudan model aldığına dair yazılı ya da nesnel kanıt bulunmuş. Psikiyatrist Deborah Weisbrot, dokuz yılda değerlendirdiği 114 potansiyel okul saldırganının önemli bir bölümünün daha önce yaşanan saldırıları açıkça kopyalama arzusu taşıdığını saptamış. Nitekim Kahramanmaraş'taki saldırganın WhatsApp profil fotoğrafı da bu bulguyu doğruluyor.

Haber yoğunluğu yeni saldırıları öngörüyor. European Economic Review'da 2022 yılında yayımlanan çalışmada ekonomistler Michael Jetter ve Jay K. Walker, kitlesel saldırı haberleşmesindeki artışın sonraki bir aylık sürede yeni saldırıları istatistiksel olarak öngördüğünü ortaya koyuyor. Daha fazla haber daha fazla saldırıya yol açıyor.

Sosyal medya kümelenmeyi hızlandırıyor. Matematikçilerin geliştirdiği bilgisayar modelleri, saldırıların zaman ve coğrafya bakımından rastlantısal dağılmadığını, belirgin biçimde kümelendiğini gösteriyor. "Okul" ve "saldırı" sözcüklerini içeren tweet sayısının önceki hafta on milyonda 10'dan 50'ye çıkması, okul saldırısı olasılığını iki katına çıkarıyor.

Columbine bir kırılma noktasıdır. 1999 Columbine saldırısı, 7/24 ulusal yayın yapan ilk kitlesel okul saldırısıydı. İki saldırganın adları, fotoğrafları, manifestoları ve kıyafetleri küresel bir referans setine dönüştü. O günden bu yana onlarca saldırgan Columbine'ı açıkça örnek aldı; bazıları yalnızca ölü sayısını geçmeyi hedeflediğini manifestolarına yazdı.

Öğrenilmiş bir davranış olarak katliam

Bu dinamiği anlamak için karmaşık bir teoriye gerek yok. Albert Bandura'nın sosyal öğrenme teorisi yeterince açıklayıcı: davranış, sosyal bağlam aracılığıyla çevreden öğrenilir; doğrudan deneyim şart değildir. Medyada defalarca işlenen bir isim, bir kimlik, bir estetik (trençkot, manifesto, kahramanlık çığlığı) zihinlerde bir şablon oluşturur. Saldırı artık salt bir eylem değil, belirlenmiş bir rol hâline gelir.

1999'da Eric Harris ve Dylan Klebold Colorado'daki okullarına girdiğinde, yalnızca bir katliam yapmadılar. Farkında olmadan bir rol model yarattılar. Sonraki on yıllar boyunca düzinelerce saldırgan Columbine'ı açıkça referans aldı. 2012 Sandy Hook saldırganının Columbine dosyaları derlediği, saldırıyı adım adım incelediği belgelendi. 2018 Parkland saldırganı, kısa süre önce Isla Vista saldırganını çevrim içi olarak övmüştü; o saldırgan da kendi öncüllerini model almıştı.

Bandura'nın teorisiyle konuşursak: Bu insanların hiçbiri Harris ve Klebold'u tanımıyordu. Hiçbiri onlardan doğrudan bir şey öğrenmemişti. Ama medya onlar için her şeyi hazırlamıştı: isim, yüz, kıyafet, manifesto, motivasyon. Şablon eksiksizdi.

Şiddet değil, cezasızlık

Son günlerde tartışmaya açılan dizi ve içerik meselesi bu bağlamda yeniden düşünülmeyi hak ediyor. Türkiye'deki şiddet içerikli yapımlar A. M. olayının bir yansıması değil; ikisi de aynı kültürel zeminden besleniyor. Şiddetin reyting getirmesi, izleyicinin bu tür anlatılara yoğun ilgi duyması tesadüf değil, toplumsal bir semptomdur.

Ancak akademik medya etiği literatüründe uzun süredir işaret edilen sorun, şiddetin ekranda yer alması değil; sonuçsuz, hesapsız ve neredeyse estetize edilerek sunulmasıdır. Bir aşiret çatışmasında hukuk görünmez olduğunda, bir organize suç örgütüne karşı devletin kendi hukuku dışına çıkması meşrulaştırıldığında, izleyiciye aktarılan mesaj şudur: şiddet işler, adalet işlemez. Bu, yalnızca ahlaki bir sorun değil; sosyal öğrenme teorisinin öngördüğü anlamda doğrudan bir davranışsal şablondur. Yapımcılar için adalet mekanizmasını anlatıya dâhil etmek belki maliyetli görünür; ama bugün yayın akışlarının fiilen çökmesi, o maliyetin çok gerisinde kalıyor.

Öte yandan manga ve anime dünyası bu konuda ilginç bir karşı örnek sunuyor. Bükreş Üniversitesi Psikoloji ve Eğitim Bilimleri Fakültesi'nden Păun ve Stănculescu'nun 2025 yılında New Directions for Child and Adolescent Development'ta yayımlanan sistematik derlemesi, şiddetin nasıl çerçevelendiğinin maruz kalmaktan çok daha belirleyici olduğunu ortaya koyuyor. “Fullmetal Alchemist”te Edward Elric savaştan sonra şöyle söylüyor: "Kazandık ama ellerimde sadece kan görüyorum." Naruto'da baş karakter zaferinin ardından "Bu gerçekten adalet mi?" diye sorguluyor. Naruto’daki dövüş sahnesi ergen okuyucuları heyecanlandırıyor ama sokağa çıkıp birine yumruk atmalarına yol açmıyor. Şiddet var ama ahlaki ağırlığıyla, sonuçlarıyla birlikte sunuluyor.

Buna en çarpıcı örnek Naoki Urasawa’nın Monster serisinde gizli. Antagonist Johann Liebert, türün yarattığı en karanlık figürlerden biri. Soğukkanlı, karizmatik, durdurulamaz bir katil. Ama Urasawa onu hiçbir zaman yüceltmiyor. Johann’ın şiddeti estetik değil, patolojik ve etyolojik olarak sunuluyor. Yani her eylem bir soruya geri dönüyor: Bu özne, bu noktaya nasıl geldi? Seri boyunca yanıt aynı yerde aranıyor: travma, kimlik yitimi, toplumun çocuğu terk etme biçimleri. Şiddet var; ama ontolojik bir ağırlıkla, kökleriyle birlikte.

Protagonist Dr. Tenma ise serinin ahlaki eksenini oluşturuyor. Tenma yıllarca Johann'ın peşinde koşuyor; onu durdurmak için değil, yarattığı şeyle yüzleşmek için. Johann kurduğu oyunda Tenma'yı cinayet zanlısı olarak işaret ediyor ve toplum, sorumluluk almak yerine bu yemi yutuyor. Günah keçisi, sistemin arızalarını görünmez kılıyor. Okuyucu yetmiş dört bölüm boyunca sorduğu “Canavar kim?” sorusunu sormaktan vazgeçiyor. Yerine şunu soruyor: "Canavarı kim yarattı ve bu yaratımın bedelini kim ödüyor?"

Monster, Hannah Arendt'in "kötülüğün sıradanlığı" kavramıyla kesiştiği noktada en güçlü hâlini alıyor. Johann mutlak bir kötülük değil; sistemin ürettiği, toplumun görmezden geldiği, ailesinden kopuk, çıkar gruplarının araçsallaştırdığı bir öznedir. Ve Urasawa, izleyiciyi bu rahatsız edici gerçekle baş başa bırakıyor: Canavar bir istisna değil, bir sonuçtur.

Nitekim araştırmaya katılan ergenlerin yüzde 72'si animenin kendilerinde saldırgan bir dürtü uyandırmadığını ifade ediyor; katılımcıların büyük çoğunluğu kurgu ile gerçeklik arasındaki sınırı kavrayabiliyor. Bu bulgu, medya etkisi literatüründe onlarca yıldır süregelen temel ayrımı bir kez daha doğruluyor: korelasyon nedensellik değildir. Şiddet içerikli medyaya maruz kalma ile saldırgan davranış arasında gözlemlenen ilişki, üçüncü değişkenlerin yani aile içi şiddet, sosyal izolasyon, ruh sağlığının varlığında büyük ölçüde anlamsızlaşıyor.

Asıl belirleyici olan, içeriğin taşıdığı ahlaki çerçeve. Genel Saldırganlık Modeli'nin (GAM) öngördüğü üzere, uzun vadeli davranışsal etkiler medyaya maruz kalmanın sıklığıyla değil; o içeriğin bireyde hangi bilişsel şemayı pekiştirdiğiyle şekilleniyor. Şiddet hesap vermeksizin, sonuçsuz ve estetize edilerek sunulduğunda, izleyicide normalize olan şey şiddetin kendisi değil, cezasızlığı oluyor. Adalete duyulan güven azalıyor.

Japonya manga ve animenin anavatanı. Dünyanın en yoğun şiddet içerikli görsel kültürünü üretiyor. BM verilerine göre Japonya’nın cinayet oranı 100.000 kişide 0.2. Amerika’daki 5.3 rakamıyla kıyaslandığında yaklaşık 26 kat daha düşük. Japonya’nın tarihindeki en ağır okul saldırısı ise, 2001 yılında Osaka’daki Ikeda İlköğretim Okulu’nda yaşanmış. 37 yaşındaki eski bir mahkûm olan Mamoru Takuma, bıçakla sekiz ilkokul öğrencisini öldürmüş, on beşini ağır yaralamış. Ve 25 yıl geçmesine rağmen bu rekor hâlâ kırılmadı. Okullarda güvenlik görevlisi uygulamasına başlandı. İlerleyen yıllarda da ülke genelindeki pek çok yerel yönetim, okul çevrelerinde öğrenci güvenliğini sağlamak amacıyla eski polis memurlarını görevlendirmeye başladı. Saldırganın adı ve yüzü Japonya’da dolaşıma sokulmadı, ölüm cezasıyla idam edildi. Şöhret kazanmadı, model olmadı.

Türk medyasının aynası

Bütün bu tablo Türkiye için de bir muhasebe zemini sunuyor. Prof. Dr. Selçuk Şirin, meseleyi "onların sorunu" olarak çerçevelemenin yanıltıcı olduğu konusunda uyarmıştı. Haklıydı: Bulaşma etkisi küreseldir.

Türkiye'de de şiddet haberlerinin nasıl sunulduğu, saldırganların nasıl adlandırıldığı, fotoğraflarının nasıl kullanıldığı gibi sorular benzer dinamiklere yol açabilecek editoryal tercihlerdir.

Araştırmalar ve bilim açık ve net olarak “video oyunları okul saldırılarının nedeni değildir” diyor. Ama haberciliğin kendisi (aile içi şiddet, sosyoekonomik durum, akran grupları ve ebeveyn-çocuk ilişkisiyle birlikte) çok daha belirleyici bir risk faktörü. Saldırganı ölümsüzleştiren, ismini ve yüzünü tekrar tekrar dolaşıma sokan, trajediyi bir anti-kahraman hikâyesine dönüştüren habercilik bu riskin tam merkezinde duruyor.

Bu bir sansür çağrısı değil. Bir gazetenin yayın yönetmeni olarak ve bir anne olarak yaptığım bir iç hesaplaşma. Kamunun bilgi alma hakkı gerçek ve meşrudur. Ama haberin nasıl yapıldığı da bir tercihtir. Bir anne olarak şunu biliyorum: Oğlumun oynadığı oyunu, izlediği animeyi, okuduğu mangayı tanımak bir koruma mekanizması değil, bir yakınlık biçimi. O dünyalara kapıyı kapatmak onu korumaz; o dünyaları birlikte gezmek, onu görünür kılar. Ve görünür olan çocuklar, kendini var etmek için başka yollara ihtiyaç duymuyor. Çocuğundan korkan değil, çocuğunu tanıyan, bilen bir anne; onun ne zaman kaybolmaya başladığını da fark edebilir.

Kaynaklar

Ferguson, C.J. (2008). The School Shooting/Violent Video Game Link: Causal Relationship or Moral Panic? Journal of Investigative Psychology and Offender Profiling, 5.

Lankford, A. & Silva, J.R. (2022). Sexually Frustrated Mass Shooters: A Study of Perpetrators, Profiles, Behaviors and Victims. Homicide Studies.

Păun, M. & Stănculescu, E. (2025). Violent Content in Manga/Anime and Adolescent Aggression: A Systematic Review. New Directions for Child and Adolescent Development.

Jetter, M. & Walker, J.K. (2022). The Effect of Media Coverage on Mass Shootings. European Economic Review.

American Psychological Association (2016, 2019). Media Contagion and Mass Shootings.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...