30 Nisan 2026

İntiharvari sermaye: Bir medeniyet hesaplaşması

Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, kapitalizmin “intiharvari” doğasını ilan etti. Fosil sermaye, varlığını korumak için faşizmi ve ekolojik barbarlığı doğuruyor. Peki çözüm nerelerde saklı? Heidegger’den Moore’a, Marx’ın metabolik yarılmasından İslam’ın mîzan ve emanet anlayışına…

Nisan 2026'da Kolombiya'nın Santa Marta kıyılarında, Karayip Denizi’nin hırçın dalgaları ile Sierra Nevada’nın karlı zirveleri arasında bir ses yükseldi. Ses, bir devlet başkanının siyasi beyanının ötesinde bir uygarlığın kendi sonuyla yüzleştiği o korkunç anın felsefi yankısıydı. Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, 57 ülkenin temsilcileri önünde modern dünyayı ayakta tutan ekonomik motorun, yani kapitalizmin, artık "intiharvari" bir niteliğe büründüğünü ilan etti. Bu tanımlama, sermayenin sınırsız genişleme arzusu ile gezegenin biyofiziksel sınırları arasındaki uzlaşmaz çelişkinin en radikal ifadesi. İnsanlık, fosil yakıtlara dayalı bir ekonomik büyüme modelinin "ölümcül ataletine" hapsolmuş durumda ve bu durum bizi ekolojik bir çöküşle birlikte barbarlığa, faşizme ve potansiyel bir yok oluşa doğru sürüklüyor. Kapitalizmin bu intihar eğilimi, sadece çevre kirliliği veya sıcaklık artışı ile sınırlı değil; bu, yaşamın kendisini sermaye birikiminin bir alt birimi hâline getiren derin bir ontolojik kriz. Heidegger’in modern teknolojiyi bir "çerçeveleme" olarak tanımladığı o karanlık noktadayız: Doğa artık bir varlık değil, sömürülmeyi bekleyen bir "yedek güç" hâline getirildi.

Nisan 2026’da düzenlenen "Fosil Yakıtlardan Uzaklaşma İlk Konferansı", dünya tarihinde bir dönüm noktasını işaret ediyor. Gustavo Petro, bu zirvede kapitalizmin doğası gereği fosil olmayan bir enerji modeline uyum sağlayıp sağlayamayacağı sorusunu merkeze aldı. Petro’nun tespitlerine göre, fosil yakıt çıkarları, yeşil enerjiye geçişi engellemek için giderek daha umutsuz ve tehlikeli önlemler alıyorlar. Bu süreçte sermaye, kendi varlığını sürdürebilmek için kendi yaşam destek sistemlerini yok etmeye başladığı bir evreye, yani "intiharvari kapitalizme" evrildi. Petro, fosil yakıtların ekonomisinde saklı olan "ölümcül ataletin", insanlığı ve diğer yaşam biçimlerini de beraberinde götürme riski taşıdığını vurguluyor.

Bu krizin temelinde, sermaye birikiminin tarihsel olarak yoğun enerji yoğunluğuna sahip fosil yakıtlara dayalı olması yatıyor. Radikal bir emisyon kesintisi talep edildiğinde, "ilkel fosil sermaye" -kömür madenleri, petrol kuyuları ve bunları destekleyen devasa altyapı- tasfiye edilme riskiyle karşı karşıya kalır. Bu devasa sabit sermayenin sahipleri için iklim eylemi, bir düzenlemenin ötesinde, doğrudan bir imha operasyonudur. Bu noktada sermaye, kendi varlığını korumak adına demokratik süreçleri askıya almaya ve otoriterleşmeye yönelir. Barbarlık, Petro'nun ifadesiyle, bu çöküş evresinin kaçınılmaz öncüsüdür: "Barbarlığa doğru gidiyoruz. Ve barbarlık, faşizmin öncüsü veya özüdür”.

Fosil faşizm ve barbarlığın ekonomi politiği

Kapitalizmin kriz anlarında başvurduğu tarihsel refleks, bugün "fosil faşizm" olarak adlandırılan yeni bir siyasi canavarı doğuruyor. Andreas Malm ve Zetkin Kolektifi üyelerinin kavramsallaştırdığı üzere, fosil faşizm, aşırı sağın iklim krizini inkâr etme veya manipüle etme yoluyla fosil sermayeyi koruma girişimine verilen bir isim. Bu modelde, fosil sermaye birikimi bir "beka meselesi" hâline getirilir ve iklim değişikliğiyle mücadele eden hareketler ulusal güvenliğe tehdit olarak kodlanır.

Sermayenin kriz anlarında ortaya çıkan faşizm türleri farklı karakteristikler ve sermaye ilişkileri sergilerler. Fosil faşizm, fosil yakıt tüketimini "her zamanki gibi" sürdürme ısrarı ve sabit fosil sermayenin tasfiyesini önleme çabasıyla karakterize edilir. Ekofaşizm, sınırların kapatılmasını ve kaynakların milliyetçi paylaşımını savunarak "beyaz ayrıcalığını" ve tüketim standartlarını korumayı amaçlar. Otoriter Yeşilcilik ise devlet eliyle dayatılan, sosyal adaleti dışlayan teknokratik çözümler sunarken piyasa mekanizmalarını ve mülkiyet yapısını muhafaza etmeye odaklanır.

Eğer küresel ısınmayı sınırlamak için yıllık %5 ila %10 oranında emisyon kesintisi yapılırsa, bu durum fosil yakıt rezervlerinin büyük bir kısmının "atıl varlık" hâline gelmesi demektir. Bu, kapitalist sınıfın belirli fraksiyonları için varoluşsal bir tehdittir. Bu "hakikat anında", fosil sermaye, varlıklarını korumak için aşırı sağ hareketlerle -finansman, koalisyonlar veya baskıcı devlet aygıtları üzerinden- stratejik ittifaklar kurar. Bu ittifak sadece petrol ve kömür baronlarıyla sınırlı değildir; otomotiv endüstrisi, endüstriyel tarım ve et endüstrisi gibi iklim istikrarı için dönüşmesi zorunlu olan diğer sektörleri de kapsar.

İklim şokları (kuraklık, gıda kıtlığı, orman yangınları) arttıkça, kaynaklara sahip olanların kendilerini "dışarıdakilere" karşı koruduğu bir "kale mantalitesi" gelişir. Ekofaşizm, bu noktada ortaya çıkan melez bir ideoloji olarak sınırları "iklimi korumak" veya "kaynakları korumak" bahanesiyle kapatmayı, milliyetçiliği ekolojik bir kılıfa büründürmeyi savunur. Bu süreçte, ekolojik sorunların sorumluluğu belirli gruplara (genellikle küresel güneyden gelen göçmenlere) yüklenerek, sermayenin yıkıcı etkisi gizlenmeye çalışılır.

Varlığın içsel değerini yok ederek her şeyi “kaynak nesnesine” indirgemek

Kapitalizmin terk edilmesi gerekliliği ekonomik bir zorunluluktan ziyade çağlar ötesi bir kopuş talebidir. Martin Heidegger'in modern teknolojinin özüne dair yaptığı analizler, iklim krizinin neden kapitalizm içinde çözülemeyeceğine dair derin içgörüler sunar. Heidegger’e göre modern teknoloji, dünyayı bir "stok" olarak çerçeveleyen bir hakikat rejimidir. Bu rejimde her şey -nehirler, ormanlar, madenler ve insanlar- sadece ekonomik bir değer veya yedek bir güç olarak görülür. Heidegger, "hesaplayıcı düşünceyi" modern insanın tek düşünme biçimi hâline gelmesi konusunda uyarır. Bu düşünce biçimi, dünyayı sadece verimlilik, optimize edilebilirlik ve sömürülebilirlik üzerinden okur. Kapitalizm, bu hesaplayıcı düşüncenin kurumsallaşmış hâlinden başka bir şey değildir. Bir orman artık bir ekosistem veya yaşam alanı değil, bir kereste rezervidir, bir nehir ise sadece bir hidroelektrik potansiyelidir. Bu çerçeveleme biçimi, varlığın içsel değerini yok ederek her şeyi birer "kaynak nesnesine" indirger.

Heidegger'in bu çıkmaza önerdiği çözüm, Serbest bırakma kavramıdır. Bu, varlıkları kendi hâllerine bırakmak, onları zorlamadan ve tahakküm altına almadan onlarla birlikte var olma sanatıdır. Kapitalizmin "doğaya meydan okuyan" ve onu sürekli üzerine çullanan karakteri, bu felsefi duruşun tam zıttıdır. İklim kriziyle gerçek bir mücadele, karbon salınımını azaltmak ile birlikte dünyayı bir stok deposu olarak görmekten vazgeçip onunla yeniden "birlikte yaşamayı" öğrenmek olacaktır.

İklim değişikliğini tanımlamak için yaygın olarak kullanılan "Antroposen" (İnsan Çağı) kavramı, Jason W. Moore gibi düşünürler tarafından eleştirilir. Moore’a göre sorun "insanlık" değil, sermayenin dünyayı örgütleme biçimidir; bu nedenle içinde bulunduğumuz çağa "Kapitalosen" denilmelidir. Antroposen kavramı, sorumluluğu tüm insanlığa yayarak sınıfsal, sömürgeci ve emperyalist güç ilişkilerini gizleme işlevi görür. Antroposen ve Kapitalosen yaklaşımları temel kavramlarda derin ayrılıklar yaşar. Antroposen fail olarak soyut insanlığı görürken, Kapitalosen tarihsel sermaye ve güç ilişkilerini işaret eder. Antroposen süreci 18. yüzyılda buhar makinesiyle başlatırken, Kapitalosen 1492’deki sömürgecilik ve dünya-ekolojisi oluşumuna odaklanır. Çözüm noktasında Antroposen teknolojik inovasyon ve nüfus kontrolünü önerirken, Kapitalosen mülkiyet ilişkilerinin ve üretim modunun dönüşümünü savunur. Doğa algısında ise Antroposen doğayı dışsal bir çevre olarak tanımlarken, Kapitalosen onu yaşam ağı içindeki ilişkisel bir süreç olarak ele alır.

Ucuz doğa stratejisi ve sonun başlangıcı

Kapitalizm, tarihsel olarak "ucuz doğa" stratejisine dayanmıştır. Sermaye; gıda, enerji, hammadde ve emeği mümkün olduğunca ucuz (veya bedava) tutarak birikimini sürdürür. Ancak bugün, doğanın artık "bedava hediyeler" sunmadığı bir sınıra gelindi. Sermaye, yaşam ağını o kadar derinden sarstı ki, artık doğa bir "kaynak" değil, sermaye birikimini engelleyen bir "direniş odağı" hâline geldi. Karl Marx’ın "metabolik yarılma" teorisi, kapitalizmin insan ve doğa arasındaki materyal alışverişini nasıl onarılamaz şekilde bozduğunu açıklaması bakımından burada anlam kazanır. Kır ve kent arasındaki bu yarılma, bugün küresel ölçekte besin döngülerinin kırılmasına, toprak verimliliğinin kaybına ve nihayetinde iklimin bozulmasına yol açmıştı. Kapitalizm, bu yarılmayı onarmak yerine onu dışsallaştırarak yükünü topluma ve geleceğe yıkıyor.

Kapitalizmin intiharvari doğasının en çarpıcı kurbanları Küresel Güney ülkeleri. Santa Marta’daki delegeler, küresel güney ülkelerinin "yırtıcı, sürdürülemez ve gayrimeşru borçlarla" zincirlendiğini ve bu durumun adil bir enerji geçişini imkânsız kıldığını vurguladılar. Birçok ülke, borç faizlerini ödeyebilmek için kendi topraklarını ve kaynaklarını fosil yakıt şirketlerine açmak zorunda bırakılıyorlar.

Sadece Afrika kıtasındaki borç son beş yılda iki katına çıkarak 1 trilyon doları aştı. IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar, borç yapılandırma süreçlerinde "yapısal uyum" adı altında ülkeleri ihracat odaklı ekstraktivist (çıkarmacı) modellere zorluyor. Bu durum, ülkeleri döviz geliri elde etmek için petrol, kömür ve gaz aramalarını genişletmeye iten bir "fosil yakıt tuzağı" yaratıyor. Küresel güney ülkeleri bugün sağlığa, eğitime veya iklim uyumuna ayırdıklarından daha fazla kaynağı borç servisine harcıyorlar. Merkez bankalarının enflasyonu düşürmek için uyguladığı yüksek faiz oranları, güneydeki ülkelerin yenilenebilir enerjiye yatırım yapmak için borçlanmasını neredeyse imkânsız hâle getiriyor. Borç yükü altındaki ülkeler, fosil yakıt ihracatından elde edilen gelirler olmadan ilaç ve gıda gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorlar.

Bu finansal mimari, kapitalizmin ekolojik krizden "çıkış" olarak sunduğu modellerin bile aslında sömürgeci ilişkileri yeniden ürettiğini kanıtlıyor. Borç affı ve küresel finansal reform olmadan yapılacak her türlü "yeşil geçiş" tartışması, güneyin kaynaklarının kuzeye transfer edilmeye devam ettiği bir illüzyondan ibaret.

Küçülme, eko-sosyalizm ve buen vivir

Kapitalizmin büyüme odaklı yapısına karşı, gezegenin sınırlarıyla uyumlu yeni yaşam ve üretim biçimleri öneriliyor. "Yeşil büyüme" modellerinin karbon salınımını GSYİH büyümesinden yeterince hızlı ve mutlak bir şekilde ayıramadığı gerçeği, "küçülme" stratejilerini ana akım tartışmalara taşıdı.

Alternatif modeller farklı hedefler ve yönetim biçimleri sunuyor. Yeşil Büyüme, GSYİH büyümesini karbon emisyonundan ayırmayı piyasa bazlı teşvikler ve teknolojik inovasyonla hedefliyor. Küçülme modeli, malzeme ve enerji kullanımını planlı olarak azaltmayı, demokratik planlama ve çalışma saati indirimiyle savunuyor. Buen vivir, doğayla uyumlu biyo-merkezci bir yaşam tarzı için müştereklerin korunmasını ve doğanın haklarını önceliyor. Eko-sosyalizm ise üretim araçlarının demokratik kontrolünü ve ekolojik önceliği esas alarak sosyal ihtiyaçlara dayalı kâr amacı gütmeyen bir üretim modelini savunuyor.

Japon filozof Kohei Saito, Karl Marx'ın geç dönem çalışmalarının aslında bir "küçülme komünizmi" vizyonuna sahip olduğunu savunuyor. Saito’ya göre Marx, sermayenin metabolik yarılmayı onaramayacağını anlamış ve üretimin kâr yerine "kullanım değeri" ve "sosyal fayda" üzerine demokratik olarak planlandığı bir toplumu düşlemişti. Bu model, özel mülkiyetin yerine "müştereklerin" yönetimini koyar ve çalışma süresini radikal bir şekilde azaltarak "kamusal lüks ve özel yeterlilik" ilkesini savunur.

Latin Amerika’dan çıkan "buen vivir" (iyi yaşam) felsefesi ise Batılı kalkınma anlayışına biyo-merkezci bir alternatif sunar. Bu felsefe, doğanın kendi başına hakları olduğunu ve insanın doğayla uyum içinde yaşamasının birincil amaç olduğunu savunuyor. Latin Amerika Sosyal Ekoloji Merkezi üyelerinden Uruguaylı biyolog Eduardo Gudynas’ın vurguladığı üzere, "post-ekstraktivizm" sadece madenciliği durdurmak değil, ekonomiyi büyüme takıntısından arındırmak ve yerel toplulukların kendi kaderini tayin hakkını geri kazanmak anlamına gelecek.

İklim krizinin, kapitalizmin basit bir "yan etkisi" değil, sistemin genetiğine işlenmiş bir sonuç olduğu bugün genel kabul hâline geldi. Sermaye birikiminin mantığı -sonsuz genişleme, ucuz doğa sömürüsü ve hesaplayıcı rasyonalite- sonlu bir gezegenin fiziksel yasalarıyla mutlak bir çatışma hâlinde. Gustavo Petro’nun Santa Marta’da belirttiği üzere, bu sermaye biçimi kendi varlığını sürdürmek uğruna insanlığı ve diğer yaşam biçimlerini yok etmeye meyilli. Kapitalizmi terk etmek, ekonomik bir tercihten ziyade hayatta kalma zorunluluğu olarak karşımızda duruyor. Bu dönüşüm; küresel borç mimarisinin yıkılmasını, fosil yakıt sübvansiyonlarının kaldırılmasını (yıllık 1,5 trilyon dolar) ve ekonominin kâr yerine yaşamın devamlılığına odaklanmasını gerektiriyor. Heidegger'in dediği gibi, "Ancak tehlikenin olduğu yerde kurtarıcı güç de büyür." Kapitalizmin intiharvari modelinden çıkışın yolu, doğayı bir "stok" olarak görmeyi bırakıp, onunla yeniden uyumlu bir ikamet biçimi geliştirmekten; yani Petro'nun ifadesiyle "barbarlığa karşı yaşamı savunmaktan" geçiyor.

Bu noktada İslamiyet’in varlık anlayışına da değinmeden geçmemek gerekiyor. İslamiyet, kapitalizmin “her şeyi kaynağa indirgeyen” çerçevesine köklü bir eleştiri sunar. Kur’an’da “O, yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı” (Tâhâ, 20/53) buyrulurken, doğa insanın sınırsızca sömüreceği bir “stok” değil, titizlikle koruması gereken kutsal bir emanet (emânet) olarak tanımlanır. “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın” (A‘râf, 7/56) ilkesi, modern ekonominin metabolik yarılmasına karşı doğrudan bir yasaklama getirir. Peygamber’in “Kıyamet kopsa bile elinizdeki fidanı dikin” hadisi, Heidegger’in “serbest bırakma” kavramıyla derin bir uyum içinde, fayda-zarar hesabını aşan bir varoluş etiğini işaret eder. İslam düşüncesindeki mîzan (denge) kavramı, Kapitalosen’in doğayı kırıp geçen tek yönlü büyümesini değil, her şeyin bir ölçü ve dengede yaratıldığını (Kamer, 54/49) ve insanın bu dengeyi bozmaktan sorumlu olduğunu hatırlatır. Tasavvuftaki “mâsivâ” anlayışı, doğayı Allah’ın isimlerinin tecellisi olarak görüp ona araçsal değil, muhabbetle yaklaşmayı öğütler. Bugünün fosil faşizmine ve ekolojik barbarlığına karşı, İslam geleneğindeki hima (korunan alanlar), kudüs (kutsal dokunulmazlık) ve ihya (toprağı canlandırma) ilkeleri, kapitalizmin intiharvari mantığını durduracak manevi ve kurumsal bir çerçeve sunar: Çünkü “bozgunculuk” sadece insana değil, tüm mahlûkata ve onların yaratıcısına karşı işlenmiş bir suçtur.

Bugün insanlık, tarihinin en büyük sınavıyla karşı karşıya: Ya sermayenin ölümcül ataletine teslim olup yok oluşa sürüklenecek ya da kapitalizmin ötesinde, yaşamın kutsallığına dayalı yeni bir dünya inşa edecek. Bu seçim hepimizin sonunu belirleyecek… 

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...