Žižek’in aynasından Trump ve post-faşizm
Haberin Eklenme Tarihi: 22.05.2026 15:27:00 - Güncelleme Tarihi: 22.05.2026 15:30:00Yirminci yüzyılın ortalarında, kara gömlekliler Roma’ya yürürken ya da Berlin’de meşaleli alaylar düzenlenirken, faşizmin ne olduğuna dair kimsenin kafasında büyük bir soru işareti yoktu. Ortada askerî bir disiplin, kitleleri hipnotize eden bir “Yüce Lider” (Führer veya Duce), kutsallaştırılmış bir devlet aygıtı ve her an patlamaya hazır topyekûn bir şiddet sarmalı vardı. Klasik faşizm; asık suratlı, mutlak itaat bekleyen ve ideolojik saflığı her şeyin önüne koyan çelikten bir disiplindi.
Ancak 21. yüzyıla geldiğimizde, her sabah yatağından kalkıp Twitter’da (X) büyük harflerle büyük şirketlere, göçmenlere ve siyasi rakiplerine hakaretler savuran, saç stili ve jargonuyla bir pop kültür ikonu hâline gelen bir Amerikan Başkanı ile karşılaştık, Donald Trump. Klasik faşizmin o tumturaklı, ağırbaşlı ve "dokunulmaz" devlet ciddiyeti nerede, Trump’ın "ulusa sesleniş" niyetine kullandığı vulgar ve palyaçomsu dil nerede?
Sloven filozof Slavoj Žižek ile gazeteci Piers Morgan arasında geçen tartışma, tam da bu kırılma noktasından besleniyor. Piers Morgan haklı olarak soruyor: "Mussolini ile Trump’ı nasıl aynı kefeye koyarsın? Trump, kurumlar tarafından engellendiğinde geri adım attı, seçimleri kaybettiğinde (6 Ocak’taki o korkunç olaylara rağmen) nihayetinde Beyaz Saray’ı terk etti. Gerçek bir faşist bunu yapar mıydı?" Žižek’in bu soruya verdiği yanıt, modern siyaset felsefesinin en kışkırtıcı kavramlarından birini önümüze fırlatıyor: Biz artık eski faşizmle değil, küreselleşen dünyanın yeni dinamiklerine uyum sağlamış “farklı faşizmlerle” ya da daha popüler tabiriyle post-faşizmle karşı karşıyayız.
Peki, Trump gerçekten bir faşist mi, yoksa liberal demokrasinin kendi yarattığı bir "semptom" mu? Bu sorunun cevabını bulmak için hem faşist teorinin tozlu sayfalarına bakmamız hem de Žižek’in ironi dolu entelektüel gözlüklerini takmamız gerekiyor.
Faşizmin Marksist kökleri
Piers Morgan ile olan diyaloğunda Žižek, faşizmin tanımını yaparken eski bir Marksist literatüre atıfta bulunur ve bu olguyu bir “muhafazakâr modernleşme” biçimi olarak nitelendirir. Bu tanım, faşizmi ırkçı bir nefret söylemi olarak gören liberal ezberi tamamen bozar.
Klasik teori zemininde bu kavramın işleyiş mekanizması oldukça belirgindir: Temelde iki ana damarın birleşimi söz konusudur. Bir tarafta ekonomik sanayileşme, yani kapitalist üretimin ve teknolojinin getirdiği tüm maddi nimetleri sonuna kadar toplama arzusu yer alır. Diğer tarafta ise katı bir ideolojik kontrol, yani ulusal veya etnik bir anlatıyla toplumu zapturapt altına alma çabası bulunur. Bu iki dinamik bir araya geldiğinde, ortaya kapitalizmin nimetlerinden faydalanan ama onun yaratacağı bireysel özgürlükleri ve kültürel çözülmeyi devlet zoruyla bastıran “muhafazakâr modernleşme” modeli çıkar.
Žižek, bugün bu modelin en kusursuz ve ürkütücü örneğinin Çin olduğunu iddia ediyor. Çin, kendi tebaasına batı tarzı bir “özgürlük” vaat etmez; onlara ekonomik refah, konfor ve ileri teknolojik imkânlar sunarken, arka planda Konfüçyüsçü geleneksel değerlerle harmanlanmış katı bir devlet ve ideoloji kontrolü uygular. Žižek’e göre Putin Rusya’sı, Modi Hindistan’ı bu yeni otoriter/muhafazakâr modernleşme dalgasının farklı coğrafyalardaki varyasyonları.
Ancak Trump bu tablonun neresine düşüyor? ABD bir Çin ya da Rusya değil. İşte tam bu noktada, faşizmin o eski, askerî botlu imajından sıyrılıp takım elbiseli ve “halktan biri” maskesi takmış yeni yüzü, yani post-faşizm devreye giriyor.
Post-faşist estetik
Klasik faşist liderler (Hitler, Mussolini, Franco) kendilerini hatasız, kutsal ve eleştirilemez birer figür olarak konumlandırırdı. Onların podyumdaki duruşunda sanatsal bir geometri, ses tonlarında ise kitleleri transa sokan bir opera trajedisi vardı. Walter Benjamin’in deyimiyle, siyasetin estetize edilmesi zirve noktasına ulaşmıştı.
Trump ise tam tersidir. Žižek, Trump’ın en ürkütücü yanının onun bilinçli palyaçoluğu ve avamlığı olduğunu söylüyor. Trump kuralları çiğner, sahnede tuhaf danslar yapar, elitlerle dalga geçer ve bir entelektüelin asla kurmayacağı cümleleri canlı yayında sarf eder. Liberal elitler onun bu hâllerine bakıp "Ne kadar cahil, ne kadar komik, halk bunu kesinlikle dışlayacak" diye düşünürken; Trump, tam da bu “palyaçoluk” sayesinde kitlelerin gözünde “bizden biri” hâline gelir.
Bu durum, Macar siyaset bilimci Gáspár Miklós Tamás’ın ortaya attığı ve Žižek’in de sıkça beslendiği “post-faşizm” kavramıyla birebir örtüşür. Post-faşizm; toplama kamplarına, görünür bir diktatörlüğe veya anayasanın tamamen askıya alınmasına ihtiyaç duymaz. Aksine, demokratik kurumların içini yapısal olarak boşaltır ve hukukun üstünlüğünü yavaş yavaş, adeta hissettirmeden esnetir.
Morgan’ın "Trump mahkemelerin kararlarına uydu, faşist olsaydı orduyu sokağa dökerdi" savunmasına karşı Žižek, Trump’ın California’daki göçmen olayları sırasında Ulusal Muhafızlar sokağa sürme isteğini hatırlatır. Trump’a "Bunu yapamazsınız, ordu sadece dış düşmana karşı kullanılır" dendiğinde verdiği yanıt tam bir post-faşist kırılmadır: “Oradaki göçmenler ve onları kullanan büyük şirketler zaten bir dış istiladır.” İşte post-faşizmin sihri burada yatar. Düşmanı cephede aramazsınız; içerideki göçmeni, farklı olanı, liberal elitleri “istilacı” ilan ederek hukuku kendi amacınız doğrultusunda sonuna kadar esnetirsiniz.
Liberal sistemin günah çıkarması
Žižek’in bu sohbetteki en radikal ve sol mahallede şimşekleri üzerine çeken tezi ise şöyle özetlenebilir. Trump’ı anlamak istiyorsanız, Trump’a bakmayı bırakıp liberal müesses nizamın (establishment) kendi zayıflığına ve çürümesine bakmalısınız. Trump, gökten zembille inmiş bir uzaylı değil; Batı liberal demokrasisinin kitlelerin gerçek sorunlarını (ekonomik güvencesizlik, sağlık sistemi, fabrikaların kapanması) çözmedeki yetersizliğinin ve yorgunluğunun yarattığı bir semptom. Sol ve liberal elitler, gerçek toplumsal ve ekonomik dönüşümleri gerçekleştiremedikleri için suçu tamamen Trump’ın “kötülüğüne” atarak kendi günahlarından sıyrılmaya çalışıyorlar. Burada adeta psikanalitik bir bastırma mekanizması işliyor.
Hatta Žižek ve Piers Morgan, günümüzün aşırı sol/liberal “Woke” kültürünün de nasıl bir ters yüz edilmiş faşizme dönüştüğü konusunda uzlaşıyorlar. Morgan’ın “İptal kültürü (cancel culture), ifade özgürlüğünü kısıtlama çabaları ve biyolojik gerçekleri reddetme eğilimi de son derece faşistçe değil mi?” sorusuna Žižek içtenlikle hak verir. Žižek’e göre “Wokeizm”, aslında toplumsal yapıyı ve ekonomik adaletsizlikleri gerçekten değiştirmeden, sadece dilsel ve kültürel düzeyde “radikalmiş gibi yapmak”tan ibarettir. Politik doğrucu feminizm ya da solculuk; kürtaj hakları veya genel sağlık sigortası gibi somut, sınıfsal sorunları çözmek yerine kelimelerle savaşarak kitleleri kutuplaştırır. Bu kutuplaşma da en çok Trump gibi post-faşist liderlerin değirmenine su taşır.
Projeksiyon ve düşman ihtiyacı
Siyaset teorisinde faşizmin en temel mekanizması “Dış Düşman Projeksiyonu”dur. Žižek, klasik Nazizm örneğini vererek durumu özetliyor. Nazilerin sorunu “Yahudiler hakkında söyledikleri doğru mu?” sorusu değildi. Asıl soru, “Naziler kendi toplumsal kimliklerini ve iç çelişkilerini örtbas etmek için neden bir ‘Yahudi’ figürüne ihtiyaç duyuyorlardı?” sorusuydu.
Toplum kendi içinde sınıfsal, ekonomik ve kültürel olarak bölünmüştür ancak faşist anlatı, toplumun aslında “organik ve pürüzsüz bir bütün” olduğunu, tüm sorunların dışarıdan gelen bir parazitten (göçmenler, hainler, küreselciler) kaynaklandığını iddia eder. Trump’ın “Meksikalı göçmenler” veya “Çin tehdidi” üzerine kurduğu o devasa retorik, Amerikan işçi sınıfının yaşadığı derin kapitalist sömürüyü ve sistemik çöküşü görünmez kılmanın en kestirme yoludur.
Slavoj Žižek’in Piers Morgan ile yaptığı bu entelektüel düello, bize 21. yüzyılda diktatörlerin artık Hitler bıyığı bırakıp meydanlarda tank yürütmeyeceğini gösteriyor. Yeni nesil faşizm; esprili, vulgar, hırçın, televizyon stüdyolarından fırlamış gibi duran ve her şeyden önemlisi sistemin tüm nimetlerini kullanırken “sistem karşıtı” gibi davranan aktörlerle geliyor.
Trump bir post-faşist midir? Eğer faşizmi toplama kampları ve askerî diktatörlük olarak tanımlıyorsanız, cevap hayır. Ancak faşizmi; liberal demokrasinin çöküş dönemlerinde ortaya çıkan, hukukun sınırlarını popülist bir vulgariteyle esneten, kitlelerin öfkesini sınıfsal düşmanlara değil, göçmenlere ve marjinal gruplara yönlendiren muhafazakâr bir modernleşme stratejisi olarak görüyorsanız; Trump, post-faşizmin yaşayan en büyük avangardıdır.
Belki de trajedinin kendisi burada saklı. 20. yüzyılda faşizm bir trajedi olarak yaşanmıştı, 21. yüzyılda ise Žižek’in sıkça hatırlattığı Marx’ın o ünlü sözündeki gibi, bir reality şov olarak yeniden sahnede. Ve ne yazık ki, bu seferki palyaço hepimizi ağlatma potansiyeline sahip… Aynı İran Minap’taki ilkokuldaki kız çocuklarının bombardımandan sonra dağılan okul çantalarında ya da El Cezire muhabiri Enes Şerif’in kalın puntolarla çelik yeleğine işlenmiş “PRESS” yazısında olduğu gibi…