Yıkımın anatomisi: “Gazze: Bir Soykırımın Hikâyesi”
Haberin Eklenme Tarihi: 27.07.2026 11:08:00 - Güncelleme Tarihi: 27.07.2026 11:47:00“Sığınak bahşediyorum sana,
niyazla, duayla,
Takdis ediyorum mahalleyi, minareyi
korusunlar diye
roketten,
bir kumandanın emriyle
bir saldırıya dönüşene dek.
Sana ve küçüklerine sığınak bahşediyorum,
roketin yolunu
daha yere düşmeden
gülüşleriyle değiştiren
o küçüklerine.”
Hiba Abu Nada’nın “Sana İltica Bahşettim” şiirindeki bu yalın çağrı, Gazze’nin bugün dünyaya bıraktığı en ağır sorulardan birine dönüşüyor: İnsan, sığınacak bir yer bulamadığında nereye iltica eder? Evinin, şehrinin, mahallesinin, hastanesinin, okulunun, hatta hafızasının dahi güvenli olmaktan çıkarıldığı bir yerde insan kendisini neye emanet eder? Nada’nın “Sana sığınak bahşediyorum” diyerek seslendiği dünya, Gazze’de yaşayanlar için uzun zamandır bu sığınağı sunamayan bir sessizliğin içinde duruyor. Hiba Abu Nada, 2023 yılının Ekim ayında Gazze’de İsrail saldırısında hayatını kaybetti. Fakat şiiri, Gazze’nin yaşadığı yıkımın içinde yankılanan bir vasiyet gibi okunuyor şimdi.
Fatima Bhutto ve Sonia Faleiro’nun derlediği, AA Kitap tarafından yayımlanan “Gazze: Bir Soykırımın Hikâyesi”; işte bu güven duygusunun yok edildiği, yaşanan acıların dünyanın gözleri önünde büyüdüğü bir ortamda tanıklığı merkeze alıyor. Kitap, Gazze’yi uzaktan seyredilen bir savaş görüntüsü olmaktan çıkarıp insanların seslerine, hatıralarına, kayıplarına ve gündelik hayatlarına taşıyor. Hiba Abu Nada’nın şiirinden yükselen “Sana sığınak bahşediyorum” sözü, kitap boyunca başka seslerde karşılığını buluyor: Açlıktan bir somun ekmeği düşünenlerde, evini terk edip etmemek arasında kalanlarda, yakınlarının akıbetini öğrenemeyen ailelerde, sevdiklerini bir dakika içinde kaybedenlerde ve bütün bunlara rağmen hayatı sürdürmek için birbirine tutunanlarda.
Derlemede Fatima Bhutto ve Sonia Faleiro’nun editoryal çerçevesi içinde Mosab Abu Toha, Yara Hawari, Tareq Baconi, Hiba Abu Nada, Mariam Barghouti, Laila Al-Arian, Mona Chalabi, Eman Basher, Nina Lakhani, Noor Alyacoubi, Dr. Tanya Haj-Hassan, Shareef Sarhan, Susan Abulhawa, Huda J. Fakhreddine, Malaka Shwaikh, Ahmed Alnaouq, Lina Mounzer, Omar Barghouti, Maryam Iqbal, Ahmed Masoud ve Yara Eid’in anlatıları bir araya geliyor. Her metin, Gazze’nin ve Filistin’in başka bir yarasına dokunuyor. Kimi yerleşimci sömürgeciliğin izini sürüyor, kimi direnişin tarihini hatırlatıyor, kimi açlığın insanın düşünme biçimini nasıl değiştirdiğini anlatıyor, kimi hapishanelerde ve gözaltı merkezlerinde yaşanan şiddetin izini sürüyor, kimi bir ailenin bir dakika içinde yok oluşuna tanıklık ediyor, kimi hayatta kalmanın ardından gelen suçluluk ve hissizleşmeyle yüzleşiyor. Kimi eğitimin, sanatın ve kültürün yıkım karşısında nasıl ayakta tutulduğunu gösteriyor; kimi toprağın, çevrenin ve hafızanın uğradığı tahribatı kayda geçiriyor.
Böylelikle “Gazze: Bir Soykırımın Hikâyesi”, baştan sona okunduğunda birbirinden kopuk hikâyelerin toplamı olarak kalmıyor. Kitabın bütününü birbirine bağlayan damar, insanın yaşadığı yerde kalma, hatırlama, yas tutma ve sevdiklerini koruma hakkı oluyor. Gazze’ye dair tanıklıklar, bombaların ve yıkılan binaların görüntüsünün ötesine geçiyor; açlığın bir çocuğun elindeki ekmekte, savaşın bir annenin bakışında, işgalin bir tutuklunun bedeninde ve zihninde, soykırımın ise hayatta kalanların kalbinde nasıl sürdüğünü gösteriyor.
Bir somun ekmeğin ağırlığı
Noor Alyacoubi’nin “Gazze’de Yiyecek Arayışı” başlıklı tanıklığı, savaşın gündelik hayatı nasıl dönüştürdüğünü anlamak için kitabın en çarpıcı metinlerinden biri. Alyacoubi, savaşın başında bir çuval unun evindeki en büyük teselliye dönüşmesini anlatıyor. Bir zamanlar sıradan bir mutfak malzemesi olan un, artık ailenin hayatta kalma ihtimalinin ölçüsüne dönüşmüş durumda. “Bir un çuvalının en büyük teselli kaynağım hâline gelmiş olması gerçekten tuhaf” diyor. O çuval, onun için birkaç gün daha yaşayabileceklerine dair belirsiz bir güvence.
Alyacoubi’nin anlatısında açlık, bir istatistik olmaktan çıkıp insanın bütün düşünce dünyasını kuşatan bir gerçekliğe dönüşüyor. Artık -bizim için ulaşması belki de çok kolay olan- ızgara tavuk ya da yeşil salata düşünülmüyor; zihinde yalnızca bir somun ekmek var. Savaşın ilk günlerinde on bir kişi aynı sofrayı paylaşmaya karar veriyor. Elektrik kesilmeden önce donduruculardaki yiyecekler tüketiliyor. Ardından porsiyonlar küçülüyor. Kahvaltıda küçük bir parça ekmek, öğle yemeğinde biraz pirinç veya makarna… Akşam yemeği ise çoğu zaman yok. Alyacoubi, açlığın insanı nasıl sessizleştirdiğini de anlatıyor: “Payıma ne düştüyse oydu, hepsi o kadardı.” Bu, alışılacak bir hayat değil; hayatta kalmaya indirgenmiş bir yaşam.
Sonra savaş, evlerin sınırlarını da ortadan kaldırıyor. Alyacoubi’nin ailesinin yaşadığı üç daireli bina, 45’ten fazla akrabanın sığındığı bir mekâna dönüşüyor. Her oda, çocuklarla birlikte beş ila on beş kişinin barındığı derme çatma bir sığınak oluyor. Kahvaltı çocuklar için birkaç ekmek kırıntısına, yetişkinler için acı kahveye dönüşüyor. Öğle yemeği, makarna, pirinç veya çorba. Az kalmış bir stokta ne kaldıysa… Bakla bulunduğunda herkes şükrediyor; çünkü biraz olsun doyurabilen nadir yiyeceklerden biri o.
Bu anlatının en ağır görüntülerinden biri, annelerinden ekmek isteyen çocukların çığlıkları. Çocuklar çeyrek ya da yarım ekmek istemiyor; bütün bir ekmek istiyor. Alyacoubi’nin hafızasında annelerin yüzleri kalıyor: Çocuklarının karnını doyuramadıklarını bilmenin mahzunluğu. Böylece açlık, kitabın sayfalarında bir gıda krizinin ötesine geçiyor. Çocuğuna ekmek veremeyen bir annenin bakışına, yiyeceğini paylaşan bir ailenin sofrasına, bir çuval unun peşinden giden bir adamın çaresizliğine dönüşüyor.
Noor Alyacoubi’nin tanıklığı, Gazze’de hayatta kalmanın ne kadar ağır bir mücadeleye dönüştüğünü gösterirken, kitabın ilerleyen sayfalarında Yara Eid’in anlattığı bir başka görüntüyle birleşiyor: Yaralı olduğu hâlde temiz su alabilmek için 16 saat sırada bekleyen bir koca ve kendilerine yetecek yiyecekleri olmadığı hâlde komşularıyla yemeklerini paylaşan aileler. Açlığın ortasında bile paylaşmanın sürmesi, bu anlatıların ortak hafızasında önemli bir yere sahip. Çünkü Gazze’de insanı hayatta tutan şeylerden biri, en kıt zamanda bile başkasına uzatılan el oluyor.
Evden kaçmak mı, ölümü beklemek mi?
Gazze’de savaşın en büyük sorularından biri, nereye gidileceği. Noor Alyacoubi’nin anlatısında bu soru, insanın önüne konulan iki seçenekten hiçbirinin güvenli olmadığı bir çıkmaza dönüşüyor. 13 Ekim’de İsrail ordusunun kuzey Gazze’de yaşayanlara güneye gitmeleri yönündeki çağrısı geldiğinde, Alyacoubi ve eşi acil durum çantalarını hazırlıyor. Fakat “güvenli bölge” denilen yerin gerçekten güvenli olup olmadığını bilmiyorlar. Babası ve ağabeyi kapısına geldiğinde ise karar daha da ağırlaşıyor. “Gidecek miyiz?” diye soruyor Alyacoubi. Babası, “Sensiz gitmem, Noor” diye cevap veriyor.
Bu kısa cümle, kitabın birçok yerinde karşımıza çıkan bir gerçeği taşıyor: Savaşın ortasında insanlar karar veremiyor; çünkü önlerinde güvenli bir seçenek bulunmuyor. Gitmek ölümle sonuçlanabilir, kalmak da. Alyacoubi sonunda kalmayı seçiyor. Ailesi ise 2 Kasım’da tankların mahallelerine yaklaşması üzerine kaçmak zorunda kalıyor ve ağır bombardıman altında Han Yunus’a ulaşabiliyor. Bir süre sonra aynı ev, yerinden edilen akrabaların sığınağına dönüşüyor. Ev artık bir ev olmaktan çıkıyor; insanların birbirine tutunduğu son mekâna dönüşüyor.
Malaka Shwaikh’in “İsrail Hapishanelerinde Şiddetin Meşrulaştırılması” başlıklı çalışması, bu mekânsızlaştırmanın başka bir boyutunu anlatıyor. Shwaikh için hapishane, çocukluğundan itibaren aile hafızasının bir parçası. Babası üniversite öğrencisiyken İsrail makamları tarafından kısa süreliğine hapsedilmiş; kuzeni ise İsrail hapishanelerinde gördüğü fiziksel işkence sonucunda görme yetisini ve genel sağlığını kalıcı biçimde kaybetmiş. Shwaikh’in tanıklığında hapsedilme korkusu, kişinin herhangi bir suç işlemesine bağlı olmayan, hayatın içine yerleşmiş bir korku olarak beliriyor; zira kendisi de “Büyürken, İsrail'in resmî olarak yasa dışı saydığı herhangi (salt var olmaktan başka) bir fiil işlemiş olmamama rağmen, sürekli bir hapsedilme korkusuyla yoğruldum” diyor.
Shwaikh’in araştırmaları, Filistinlilerin gözaltı ve hapishane deneyimlerine ilişkin tanıklıkları bir araya getiriyor. Onun aktardığına göre 7 Ekim sonrasında gözaltı süreci daha da karanlık bir hâl alıyor; mahkûmlar farklı tesislere sevk ediliyor, kalabalık mekânlara sıkıştırılıyor ve işkence iddiaları yoğunlaşıyor. Gözleri bağlı, elleri kelepçeli, soyulmuş ve darp izleri taşıyan tutukluların görüntüleri dolaşıma giriyor. Hastanelerden çıkarılan sağlık çalışanlarının ve hastaların da bu görüntülerde yer aldığına dair tanıklıklar bulunuyor.
Shwaikh’in aktardığı bir tanığın sözleri, bu şiddetin ne kadar ürpertici bir çelişki içinde yaşandığını gösteriyor: Hastaneden çıkmaları isteniyor ve kendilerine güvende olacakları söyleniyor. Ardından gözaltına alınıp dövülüyorlar. “Bizi güvende olacağımızı söylememiş miydiniz?” diye sorduklarında aldıkları cevap şu oluyor: “Güven diye bir şey yok.”
Bu cümle, Gazze’deki savaşın yalnızca fiziksel yıkımını değil, güven duygusunun bütünüyle yok oluşunu da anlatıyor. Ev güvenli değil. Hastane güvenli değil. Okul güvenli değil. Yollar güvenli değil. Sığınak güvenli değil. İnsan, nereye giderse gitsin ölüm ihtimalinin peşinden geldiğini düşünüyor. Shwaikh’in anlatısı, bu korkunun hapishane duvarlarının dışına taştığını gösteriyor. Çünkü özgürlüğün kendisi bile güvence altında değilse, hapishanenin sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Bir dakikada yok olan aileler
Ahmed Alnaouq’un “Ailemi (ve Aklımı) Kaybedişime Dair...” başlıklı anlatısı, kitabın en ağır yas metinlerinden biri. 22 Ekim 2023’te ailesi uyurken evlerine düzenlenen saldırıda babası dâhil 21 yakınını kaybediyor Alnaouq. Babası Nasri 75 yaşında; hastalık ve kederin zayıflattığı, güçlükle yürüyen, yumuşak huylu bir adam. Kaybedilenler arasında ağabeyi, kardeşi, üç kız kardeşi ve toplam 14 çocuk da var. Çocukların bazıları Alnaouq’un kendi evladı gibi büyüttüğü, bakımını üstlendiği çocuklar. Bir dakika içinde bir ailenin neredeyse bütün geçmişi yok oluyor…
Alnaouq’un anlattığı yas, yalnızca kaybedilen insanlara duyulan özlemden ibaret kalmıyor. Hafıza bozuluyor, odaklanmak güçleşiyor, duygular köreliyor. Bir süre sonra insan, kendi acısına bile ulaşamaz hâle gelebiliyor. Alnaouq, Gazze’de yaşananları anlatırken hayatta kalmış olmanın kendisinde bir ayrıcalık duygusu oluşturduğunu söylüyor. Londra’da, görece güvenli bir yerde yaşamaya devam ederken, ailesinin tamamını kaybetmiş ve bombardıman altında kalmış insanları düşünüyor. Kendi acısını dile getirmeye bile hakkı olmadığını hissediyor.
Bu hissizlik, kitabın en sarsıcı tanıklıklarından biri. Alnaouq; ölü bebeklerin, tankların altında ezilen insanların, cenazelerinde ağlayan çocukların görüntülerini gördüğünü fakat ağlayamadığını anlatıyor. Gerçek şiddetin ağırlığı, zihnin onu taşıma kapasitesini aşmış durumda. Kurmaca bir film ağlatabilirken gerçek bir ölüm görüntüsü hiçbir tepki yaratmayabiliyor. Çünkü gerçek, insanın duygusal savunma mekanizmalarını da tüketiyor.
Alnaouq’un eşine söylediği “Artık ağlama. Sadece bir aile ferdini kaybettin” cümlesi ise bu hissizliğin ne kadar tehlikeli bir noktaya varabileceğini gösteriyor. Eşi ona kardeşini kaybettiğini hatırlatıyor: “Kardeşimdi o benim ve ben onu seviyordum.” Bu cümle, yasın ölçülemeyeceğini hatırlatıyor. Bir insanın kaybı, başka kayıpların yanında küçülemez. Bir annenin çocuğunu, bir eşin kardeşini, bir babanın evladını kaybetmesi birbirine kıyaslanamaz.
Ahmed Alnaouq’un tanıklığı, savaşın bombalar durduğunda da bitmediğini anlatıyor. Kâbuslar, uykusuzluk, suçluluk, hafıza boşlukları ve hissizlik hayatta kalanların hayatına yerleşiyor. Gazze’nin yıkımı, şehirlerin enkazında görüldüğü kadar insanların zihninde de sürüyor. Bir kapının sert kapanması, bir uçağın sesi, gece görülen bir rüya; geçmişte yaşanan saldırıyı yeniden bugüne taşıyabiliyor.
Muhabbetin direnişi
Bütün bu ağır tanıklıkların ardından Yara Eid’in “Son Söz”ü, kitabın duygusal ve düşünsel bütünlüğünü tamamlayan bir yere yerleşiyor. Eid, Mahmud Derviş’in “Ne zaman imkân bulsak severiz hayatı” sözünü hatırlatıyor. Bu cümle, Gazze’nin bütün yıkımın ortasında dünyaya bıraktığı başka bir hakikati gösteriyor: İnsan, hayatını savunurken sevgiye de tutunuyor.
Eid’in “muhabbet” dediği şey, soyut bir duygu olarak kalmıyor. Doktorun hastasını tedavi etmeye devam etmesinde, gazetecinin tehditlere rağmen anlatmayı sürdürmesinde, bir ailenin yemeğini komşusuyla paylaşmasında, bir insanın toprağını terk etmeyi reddetmesinde karşılık buluyor. Bir anne, çocuğunu aç bırakmamak için elindeki son lokmayı saklıyor. Bir koca, yaralı hâliyle saatlerce su sırası bekliyor. Bir aile, kendi yiyeceği tükenirken başka bir aileyle sofrasını bölüşüyor.
Eid’in tanıklığında muhabbet, kaybedilenleri unutmamakla da ilgili. Şehitlerin ardından onların hikâyelerini anlatmak, onların isimlerini yaşatmak, geride kalanların sesini dünyaya ulaştırmak bir hafıza mücadelesine dönüşüyor. Kitabın tamamında hissedilen ortak sorumluluk da burada beliriyor: Bu yaşananlar unutulmamalı. Çünkü unutmak, yaşananların ikinci kez kaybedilmesi anlamına gelebilir.
Yara Eid’in anlattığı genç kadın, soykırım sırasında eşini kaybediyor. Bir füze evlerine isabet ettiğinde eşi onu korumak için önüne geçiyor ve hayatını kaybediyor. Genç kadın, eşinin ardından onun mesleğini devralıyor ve kız çocuğunu babası gibi cesur yetiştirmeye çalışıyor. Bir başka genç Filistinli kadın ise yıllarca çocuk sahibi olmak için mücadele ediyor; düşüklerin, ilaç sıkıntısının ve yerinden edilmenin ardından savaşın ortasında bir çocuk dünyaya getiriyor. Bu hikâyelerde hayat, ölümün karşısına çıkıyor.
Bu nedenle “Gazze: Bir Soykırımın Hikâyesi” boyunca direnişin anlamı tek bir kavrama sığmıyor. Bazen bir çuval un bulmak, bazen evini terk etmemek, bazen tutukluların sesini dışarı taşımak, bazen kaybedilenlerin isimlerini hatırlamak, bazen bir çocuğa ekmek vermek, bazen de bütün yaşananlara rağmen yeni bir hayat kurmaya çalışmak direnişin kendisi oluyor. Yara Eid’in “muhabbet” dediği şey, bu direnişin içindeki insanlık hâlini görünür kılıyor.
Özgür Gazze için
Birçok yazarın, çizerin, araştırmacının, sanatçının, entelektüelin kalemiyle şekillenen bu kitap, sonunda her şeyden öte insanlığın önüne ağır bir gerçeklik bırakıyor. Gazze’de yaşananları bilmek, artık olup bitenleri uzaktan izlemekten ibaret olamaz. Noor Alyacoubi’nin bir çuval unun başında yaşadığı korkuyu, Malaka Shwaikh’in hapishanelerden aktardığı tanıklıkları, Ahmed Alnaouq’un bir dakikada kaybettiği ailesini ve Yara Eid’in bütün yıkımın içinden çıkardığı muhabbeti hatırlamak gerekiyor.
Bu anlatıların her biri, Gazze’nin bir haber başlığından ibaret olmadığını gösteriyor. Orada insanların evleri, aileleri, hayalleri, bedenleri ve hafızaları var. Bir çocuğun istediği bir somun ekmek, bir annenin sakladığı son lokma, bir babanın “Sensiz gitmem” sözü, bir tutuklunun ailesine ulaşmasını istediği ses, bir adamın kaybettiği kardeşinin ardından duyduğu tarifsiz boşluk… Bunların her biri, Gazze’nin insan hikâyesini oluşturuyor.
“Gazze: Bir Soykırımın Hikâyesi”, bu hikâyeleri kayda geçirerek hafızaya emanet ediyor. Fatima Bhutto ve Sonia Faleiro’nun derlediği kitapta -yazımızda sadece birkaçına yer verdiğimiz- Mosab Abu Toha, Yara Hawari, Tareq Baconi, Hiba Abu Nada, Mariam Barghouti, Laila Al-Arian, Mona Chalabi, Eman Basher, Nina Lakhani, Noor Alyacoubi, Dr. Tanya Haj-Hassan, Shareef Sarhan, Susan Abulhawa, Huda J. Fakhreddine, Malaka Shwaikh, Ahmed Alnaouq, Lina Mounzer, Omar Barghouti, Maryam Iqbal, Ahmed Masoud ve Yara Eid’in anlatıları; farklı yönlerden aynı gerçeğe bakıyor: Gazze’de yaşanan yıkım, insan hayatının bütün katmanlarına nüfuz etmiş durumda. Açlık bedeni, şiddet hafızayı, kayıp ruhu, yerinden edilme aidiyeti yaralıyor. Fakat bütün bu yaraların içinden birbirini koruyan, paylaşan, hatırlayan ve yaşatmaya çalışan insanlar çıkıyor.
Bugün Gazze için yapılabilecek en temel şeylerden biri, bu tanıklıkları unutmamak ve bu tanıklıkların sesi olmak. Ölenlerin isimlerini, kaybolanların hikâyelerini, çocukların açlığını, annelerin çaresizliğini, mahkûmların çığlıklarını ve hayatta kalanların onurlu mücadelesini hafızada tutmak. Gazze’nin sesi, dünyanın gürültüsü içinde kaybolmamalı. Çünkü bir halkın yaşadığı acıyı unutmak, o acının yeniden üretilmesine izin vermekten başka bir şey değil.
Ve bütün bu tanıklıkların ardından geriye bir dilek kalıyor: Gazze’nin çocuklarının bir gün bombaların sesini değil, hayatın sesini duyması; Filistin’in özgür, bağımsız ve güven içinde yaşayacağı günlere ulaşması; insanların evlerine, topraklarına ve sevdiklerine kavuşması. Hiba Abu Nada’nın “Sana iltica bahşettim” diye seslendiği o güven duygusunun bir gün gerçek olması… Gazze’nin artık ölümle değil, hayatla anılması… Ve Filistin halkının, bütün dünyanın gözü önünde taşıdığı bu ağır yükten kurtularak özgürlüğüne kavuşması.