Yemen, Suudi Arabistan’ın yumuşak karnı mı?
Haberin Eklenme Tarihi: 21.09.2026 14:24:00 - Güncelleme Tarihi: 21.09.2026 14:27:00İsrail ve ABD'nin 7 Ekim sonrası bölgede tırmandırdığı çatışma, zayıf ve istikrarsız ülkelerde çok sayıda artçı sarsıntıya yol açtı. Bu sarsıntıların en önemlisi, Yemen’de Ali Abdullah Salih rejiminin çöküşüyle ortaya çıktı. Husiler, 2000’li yılların başlarından beri hükûmet güçleriyle sürdürdükleri mücadele sonucunda geçtiğimiz günlerde ülkenin nüfus yoğunluğu ve jeopolitik önemi en yüksek bölgesi olan Kızıldeniz sahilini ve bazı stratejik adaları ele geçirerek Bab el-Mendeb Boğazı üzerinde kontrol sağlamayı başardı. Buradan Suudi tankerlerine abluka uygulamaya başlayan Husiler, bir taraftan Yemen’de kontrol ettikleri alanları genişletirken diğer taraftan Suudi Arabistan’ın kritik petrol tesislerine ve boru hatlarına yönelik saldırılar düzenliyor. Husilerin faaliyetleri kamuoyunda sıklıkla İran bağlantısı, 7 Ekim sonrası İsrail’in Gazze’deki soykırımı veya Arap Baharı ile ilişkilendirilse de Yemen sorunu bu gelişmelerin çok ötesinde, daha köklü bir tarihsel arka plana sahip.
Mekke’ye yönelik son Husi saldırısıyla yeniden gündeme gelen Yemen sorunu, Suudi Arabistan ile Yemen arasındaki tarihsel düşmanlığın bir dışa vurumu olarak okunmalı. İki ülke arasındaki yapısal güvensizlik ve rekabetten beslenen bu düşmanlık, uygun jeopolitik koşullarda her defasında benzer çatışma ve istikrarsızlık döngülerini üretti. Yazının temel iddiası, kuruluşundan bu yana Yemen’in Suudi Arabistan Krallığı’nın en büyük ulusal güvenlik sorunu olduğu, Suudilerin bölgesel rakipleriyle geriliminin tırmandığı her dönemde rakiplerinin Yemen dosyasını devreye sokarak bu tarihsel düşmanlığı kendi lehlerine kullanmaya çalıştığıdır. Bu çerçevede Yemen, Suudi Arabistan için yalnızca bir komşu ülke sorunu değil, aynı zamanda bölgesel güç dengesini doğrudan etkileyen stratejik bir güvenlik meselesidir.
“Zayıf ve bölünmüş” komşu: Suudi Arabistan'ın Yemen politikası
Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler, tarihsel olarak derin bir güvensizlik ve rekabet üzerine kuruludur. Bölgesel düzlemde statükocu bir güç olarak hareket eden Suudi rejimi, Ortadoğu jeopolitiğinde mevcut düzeni korumaya yönelik dengeleyici bir rol oynuyor ve kendisini bölgenin başlıca güçlerinden biri olarak görüyor. Bu rolün bir gereği olarak Yemen’e yönelik politikasını kurucu Kral Abdülaziz’in ölüm döşeğinde çocuklarına vasiyeti doğrultusunda “Yemen’i zayıf ve bölünmüş tutmak” ilkesi üzerine inşa ediyor. Bu ilke, yalnızca bir komşuluk politikası değil, rejimin güvenlik anlayışının doğrudan bir yansımasıdır.
Bu düşmanlığın gerekçeleri öncelikle jeopolitiktir. Yemen’in güneyi boyunca uzanan 1300 km’lik sorunlu sınırları, ülkenin Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’ndaki stratejik konumu ve hızla artan dinamik nüfusu, Yemen’in güçlenmesini Suudi rejimi açısından ciddi bir tehdit kaynağına dönüştürme potansiyeli taşıyor. Suudi ulusal refahının büyük bölümü Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrole bağlıdır. Ancak son iki yıldan beri İran-İsrail ve İran-ABD savaşları sebebiyle Hürmüz Boğazı neredeyse tamamen kapanma durumuna geldi. Suudilerin uzun yıllardır bu krizi öngörerek petrol taşıma güzergâhını Kızıldeniz’e yönlendirmesi, Süveyş’i ve Bab el-Mendeb’i ülke güvenliği için hayati bir güzergâh hâline getirdi. Bu jeopolitik konum, hem Kızıldeniz hem de Hint Okyanusu’na erişim açısından Yemen’i kilit önemde bir ülke kılıyor. Bu yüzden Suudi rejimi, Yemen’in güçlenmesini ya da rakip bir gücün kontrolüne girmesini bölgesel güvenliğine yönelik doğrudan bir tehdit olarak algılıyor, bu tehdidi bertaraf etmek için gerekli adımları atmaktan çekinmiyor.
Rakiplerin kaldıracı: Yemen dosyası
Yemen dosyasının Suudi Arabistan için arz ettiği varoluşsal tehdit, yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren bölgesel rakiplerin Riyad’ı çevreleme ve yıpratma stratejisinde en elverişli kaldıraca dönüştü. Suudi Arabistan ile nüfuz mücadelesine giren aktörler, Yemen halkının Suudilere karşı biriktirdiği tarihsel öfkeyi ve sınırın kırılgan yapısını ustalıkla kullanarak krallığı güneyinden vurmayı hedeflediler. Bu durumun ilk ve en yıkıcı örneği 1960’lı yıllarda yaşandı. 1962 yılında Yemen’de “imamlık” rejimine karşı gerçekleştirilen askerî darbenin ardından; Cemal Abdünnasır liderliğindeki Mısır, Arap milliyetçiliği ve sosyalist hislerle Yemen dosyasına doğrudan müdahil oldu. Nasır, Yemen’e on binlerce asker sevk ederek monarşileri devirme hedefini tam da Suudi Arabistan’ın güney sınırına taşıdı, Yemen’i Suudilerin dikkatini dağıtmak ve askerî gücünü bölmek için ideal bir operasyon sahası olarak gördü.
Nasır'ın Yemen’i “Kızıldeniz Vietnamı”na dönüştüren bu hamlesi, Riyad’da doğrudan bir rejim güvenliği krizine yol açtı. Mısır uçaklarının Suudi sınır kentlerini bombalaması ve sınır hattındaki tehdidin tırmanması, Krallık içinde derin bir yönetim zafiyetini tetikledi. Yemen krizini yönetmekte yetersiz kalan ve orduyu etkin biçimde yönlendiremeyen Kral Suud bin Abdülaziz’e karşı kraliyet ailesi harekete geçti, 1964 yılında yaşanan saray darbesiyle Kral Suud tahttan indirilerek yerine tecrübeli ve dirayetli kardeşi Faysal bin Abdülaziz geçirildi. Kral Faysal’ın tahta çıkışının arkasındaki en kritik etkenin Yemen meselesi olması, bu dosyanın Suudi iç dengeleri, hanedan istikrarı ve rejim bekası açısından ne denli belirleyici bir kırmızı çizgi olduğunu tartışmasız biçimde kanıtlıyor.
Kral Faysal, Nasır’ın sosyalist yayılmacılığına karşı iki temel politikayı eş zamanlı ve başarılı biçimde uyguladı. Bunlardan ilki askerî ve mali niteliklidir: Krallığın zengin mali kaynaklarını devreye sokarak Yemen’deki aşiretleri ve kraliyet yanlılarını silahlandırdı, böylece Nasır’ı Yemen'in güneyindeki bataklıkta eriterek bu tehdidi savuşturmayı başardı. İkincisi ise ideolojik düzeydedir: Faysal, İslamcı bir siyaset izleyerek Nasır’ın sosyalist Arap milliyetçiliğinin bölgedeki cazibesini kırmayı hedefledi ve bu yolla ideasyonel dengeleme yaptı. Böylece Faysal, askerî ve mali gücü ideolojik mücadeleyle birleştirerek Nasır’ın hem sahada hem de fikir düzeyinde yayılmasının önüne geçti.
İran’ın devreye girmesi
Ancak bölgesel rakiplerin Yemen üzerinden Suudi Arabistan’ı yıpratma çabası, 1979 İran İslam Devrimi sonrasında yeni bir ideolojik kisveye büründü. 1980’li yıllardan itibaren Ayetullah Humeyni liderliğindeki İran, devrim ihracı ve pan-İslamist iddialarla gözünü Körfez monarşilerine dikti, Suudileri dengelemek ve askeri kapasitelerini bölmek amacıyla rotasını yine Yemen’e kırdı. Nasır’ın sosyalist retoriğinin yerini Humeyni’nin teokratik ve anti-emperyalist söylemi aldı, Tahran yönetimi Yemen’in kuzeyindeki dışlanmış Zeydi nüfusu ve Suud karşıtı tarihsel birikimi kullanarak bölgede güçlü bir nüfuz alanı inşa etmeye girişti. Tıpkı 1960’larda Mısır'ın yaptığı gibi, 1980 sonrasında da İran, Suudi Arabistan’ı kendi sınırlarına hapsetmek, askerî enerjisini tüketmek ve ekonomik refahını savunma harcamalarına kurban ettirmek için Yemen’i bir yıpratma sahası olarak kullandı.
Bu stratejinin en somut meyvesi, 2014 yılında başkent Sana’yı ele geçirerek ülke yönetimine el koyan ve bugün Kızıldeniz sahilini kontrol eden Husilerin yükselişidir. Husi ilerleyişi karşısında Suudi Arabistan, 2015 yılında “Kararlı Fırtına” operasyonuyla Yemen’e doğrudan askerî müdahalede bulundu. Ancak yıllar süren bu müdahale ne Husileri bertaraf edebildi ne de ülkede istikrarı sağlayabildi. Aksine savaş Yemen’i bölgesel güçlerin vekâlet savaşlarının sahnesine dönüştürdü, dünyanın en ağır insani krizlerinden birini derinleştirdi. Bugün Husilerin Bab el-Mendeb’deki ablukası ve Suudi topraklarına yönelik füze ve insansız hava aracı saldırıları, bu tarihsel rekabetin en güncel ve en tehlikeli halkasını oluşturuyor.
Yemen’in perspektifi: Ulusal kurtuluş savaşı
Yemen açısından ise Suudi Arabistan ana ulusal düşmandır. Çünkü Suudiler, ülke topraklarının önemli bir kısmını oluşturan Asir, Cizan ve Necran'ı “işgal” etmenin ötesinde, Yemen iç siyasetine her daim müdahil oldular. İçeride yaşanan darbeler, siyasi ve askerî krizler, ekonomik çöküşler, Suudi Arabistan’ın Yemen’i arka bahçesi olarak görmesinden ve bölgeye yönelik müdahalesinden sorumlu tutuluyor. Çoğu Yemenli, Suudi Arabistan’a karşı mücadeleyi bir ulusal kurtuluş savaşı olarak görüyor. Bu bakış açısı; yalnızca toprak kaybına değil, aynı zamanda on yıllardır süren dış müdahalelere, iç siyasetin sürekli biçimde dışarıdan yönlendirilmesine ve ülkenin kendi kaderini tayin hakkının elinden alınmasına duyulan derin öfkeye dayanıyor.
Suudi Arabistan’ın Yemen’i zayıf tutma stratejisi, Yemenlilerin gözünde ülkenin bir türlü istikrara kavuşamamasının, iç çatışmaların ve ekonomik çöküşün başlıca sorumlusudur. Bu nedenle Yemen’de Suudi Arabistan’a yönelik öfke, yalnızca siyasi bir tavır değil; toprakları “işgal” edilmiş, iç işlerine müdahale edilmiş ve geleceği “ipotek” altına alınmış bir halkın kolektif hafızasında yer eden, kuşaktan kuşağa aktarılan bir ulusal bilinç hâline geldi. Bu öfke devlet düzeyinde kalmadı, toplumun geniş kesimlerine yayıldı, Suudi Arabistan’ın her adımı Yemen’in ulusal onuruna yönelik bir saldırı olarak algılandı. İki ülke arasındaki bu asimetrik ilişki, sınırın geçişkenliği ve coğrafyanın zorluğuyla birleşerek, bölgede kalıcı bir gerilim ve güvensizlik kaynağı olmaya devam ediyor.
Gerek Nasır’ın sosyalist emelleri gerekse Humeyni’nin devrimci İslamist yönelimi, Yemen dosyasının yerel bir sınır ihtilafından ibaret olmadığını gösteriyor. Yemen, tarih boyunca Suudi Arabistan’ın bölgesel rakipleri tarafından krallığın yumuşak karnını deşmek, iç cephesini sarsmak ve rejimin bekasını tehdit etmek üzere sahaya sürülen en kullanışlı jeopolitik silah oldu. Riyad için Yemen, yalnızca komşu bir coğrafya değil, ulusal güvenliğin, refahın ve doğrudan tahtın kaderinin mühürlendiği bir hayatta kalma meselesidir.
Suudi Arabistan, sahip olduğu muazzam finansal gücü ve Yemen iç siyasetindeki uzantılarını etkin bir şekilde kullanmasına rağmen tarihsel süreç boyunca Yemen üzerinde bir hegemonya kurmayı başaramadı. Ancak bugüne kadar başka bir bölgesel gücün Yemen’e yerleşmesini engellemeyi başardı. Bu durum, iki ülke arasındaki ilişkinin özünü özetliyor: Suudi Arabistan, Yemen’i ne tamamen kontrol edebildi ne de bu ülkeyi rakiplerine bırakmaya razı oldu. Bu ikilem, iki ülke arasındaki tarihsel düşmanlığın bugün de sürmesinin temel nedenidir. Yemen’in geleceği, bu rekabetin seyrine bağlı olarak bölgesel istikrarı doğrudan etkilemeye devam edecektir.