05 Kasım 2026

Türkiye’de çok okunmuş ama tanınmamış bir yazar: Alexis Carrel

Damar dikimi tekniğiyle organ nakillerinin önünü açan ve 1912’de Nobel alan Alexis Carrel, Türkiye’de dua ve insan üzerine düşünceleriyle tanındı. Oysa öjeni, ırkçılık ve insan hayatına dair tartışmalı görüşleri de vardı. Peki Carrel’in hangi yüzü okundu, hangisi görmezden gelindi?

Alexis Carrel 5 Kasım 1944'te, Paris'te öldü. Carrel söz konusu olduğunda Türkçedeki Carrel ile Lyon'dan New York'a, oradan Vichy'ye uzanan Carrel aynı kişi değil. Biri sayfaları sararmış, cep boyu, kapağında "Nobel Mükâfatlı Doktor" ibaresi taşıyan bir baskıda yaşıyor; öteki, okunmayan kitaplarında ve atlanan kitap bölümlerinde.

Önce cerraha bakalım. Carrel, kan damarlarını birbirine dikmenin bir yolunu buldu ve bu buluş, bugün olağan saydığımız organ nakillerinin kapısını araladı. 1912 Nobel'i bu yüzden ona verildi; Amerika'da çalışan ilk tıp Nobeli sahibi bilim adamıydı. Ertesi ay McClure's dergisi onu "ölümsüzlüğün izinde" bir kâşif olarak sundu: Rockefeller Enstitüsü'nün laboratuvarında, cam lam üzerinde atmayı sürdüren bir tavuk kalbi parçası. Sonradan bu kalbin efsanesi yıllarca sürdü; ta ki 1960'larda Hayflick normal hücrelerin sınırsız bölünemediğini gösterene, kültürün büyük olasılıkla her beslemede eklenen taze hücrelerle "yaşatıldığı" anlaşılana dek. Bilimin kendi içinde düzelttiği bir yanılgı; ama efsaneler düzeltmelerden hep daha hızlı yol alır.

Sonra yazar Carrel geliyor. 1935'te yayımlanan L'Homme, cet inconnu dünyanın her yerinde çok sattı, onlarca dile çevrildi. Kitabın sesi bir bilim insanının değil, bir ahlakçının sesiydi: kısa, buyurgan, kehanet tonunda cümleler; Pascal'ın gölgesinde ama Pascal'ın şüphesinden yoksun bir kesinlik. Modern medeniyetin insanı yozlaştırdığını, bilimin cansızı kavradığı kadar canlıyı kavrayamadığını söylüyordu. Ölümünden sonra yayımlanan Lourdes Yolculuğu ve hayatın idaresi üzerine düşünceleri de aynı sesi taşır. Genç hekimken Lourdes'da tanık olduğu bir iyileşmeyi ciddiye alması Lyon'daki akademik geleceğine mal olmuştu; Carrel'in hayatı boyunca taşıdığı bu yara, metinlerine bir tanıklık ağırlığı verir. Okur, karşısında laboratuvardan çıkıp kilise kapısına yürümüş bir adam görür.

Türkçede Carrel'in bir değil, birkaç adı oldu: İnsan, Bu Meçhul, Bilinmeyen İnsan, İnsan Denen Meçhul. İlk baskıların okuru geniş bir kesimdi; Cumhuriyet'in "Batı'yı tanıma" iştahı, bir Nobelcinin insan üzerine söylediklerini merakla karşılıyordu. Ama zamanla kitap raf değiştirdi. Bugün kitapçılarda Dua'yı "Din-Tasavvuf" bölümünde buluyorsunuz; Bilinmeyen İnsan ise popüler bilim ile ahlak kitapları arasında bir yerde, iki sandalye arasında oturuyor.

Bu yer değiştirmenin nedeni anlaşılır. Materyalizme karşı bir argüman arayan muhafazakâr ve dindar okur için Carrel biçilmiş kaftandı: Hem Batılı, hem bilim insanı, hem Nobel ödüllü, hem de duayı savunuyor. Kendi geleneğinin söylediklerini dışarıdan, üstelik laboratuvar önlüğüyle doğrulayan bir tanık.

Benzer bir yolculuk İran'da da yaşandı ve oradaki aracının adı Ali Şeriati'dir. Şeriati, Carrel'in Dua'sını Farsçaya çevirdi; 1960'ta Meşhed'de basılan bu küçük kitabın önsözünü babası Muhammed Taki Şeriati yazmıştı. Çevirmen sonradan kendi "dua felsefesi"ni kuracaktı. Şeriati 1980'lerde Türkçede yoğun biçimde okunmaya başlayınca, Carrel de bu dolaylı yoldan, bir kez daha ve bu kez devrimci bir akımın kapısından girdi.

Carrel’in görmezden gelinen yüzü

Peki ne göz ardı edildi? Az şey değil. Bilinmeyen İnsan, "üstün" bir insan türünün bilim insanlarının yönetiminde yetiştirilmesini öneren bir öjeni kitabıdır da. Aynı kitapta, suçluların ve akıl hastalarının uygun gazlarla donatılmış küçük kurumlarda "insani ve ekonomik biçimde" ortadan kaldırılması önerilir. 1936 Almanca baskısına Nazi Almanyası'nın öjenik önlemlerine övgü ekler. 1941'de Vichy yönetiminin desteğiyle "İnsan Sorunlarını İnceleme Vakfı"nı kurar ve kurtuluştan sonra iş birlikçilikle suçlanır. Fransa'da adını taşıyan sokaklar ve bir tıp fakültesi bu yüzden yeniden adlandırıldı.

İşin tuhafı, bu sayfaların en çok Carrel'i sahiplenen muhafazakar okuru rahatsız etmesi gerekirdi. Kitap, insanları biyolojik değerlerine göre sıralar, "beyaz ırkların" gerilemesinden kaygılanır ve hayatı kimin hak ettiğine bilim insanlarının karar vermesini ister. Bu, bir cana kıymayı bütün insanlığı öldürmekle bir tutan, üstünlüğü yalnızca takvaya bağlayan bir inançla açıkça çatışır. Carrel'in duası da sanıldığı kadar "bizden" değildir. Onun için dua, kime yöneldiğinden bağımsız olarak organizmayı dengeleyen bir enerjidir; değeri hakikatinden değil, sinir sistemi üzerindeki etkisinden gelir. Bu bakış, ibadeti bir sağlık tekniğine indirger. 1913'te deneyleri üzerine kurulan anlatı ise daha da ileri gider: Uygun ortamda bölünmeyi sürdüren hücreden yola çıkarak ölümsüzlüğü "bir kimyasal tepkime meselesi" sayar ve ölümü, bir son ve bir takdir olmaktan çıkarıp laboratuvarda giderilecek teknik bir arızaya indirger. Oysa bu çıkarım bilimsel olarak da sağlam değildi; lamda yaşayan doku kişinin yaşadığı anlamına gelmez, hücrenin sürekliliği bir bütün olarak insanın sürekliliği değildir ve sonradan anlaşıldığı gibi normal hücrenin bölünmesi de sınırlıdır.

Türkiye’de bu sayfalar ya okunmadı ya da okunup atlandı. Bunun bir nedeni okuma biçimiydi: Carrel bütün olarak değil, alıntı olarak okundu. Dua üzerine birkaç güzel cümle, modern insanın kuruluğu üzerine bir paragraf; bunlar vaazlara, köşe yazılarına, kitap ayraçlarına taşındı. Kitabın geri kalanı, yani öjeni ve gaz önerisi, alıntılanmadığı için var olmadı. Öteki neden ise ihtiyaçtı. Bir "tanık" gerektiğinde tanığın sicilini sorgulamak pek akla gelmez.

Sonuçta Türkçede ortaya çıkan Carrel, yarısı gerçek yarısı kurgu bir figür oldu.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...