Teknolojik cumhuriyete karşı, demokrasinin teknolojisi
Haberin Eklenme Tarihi: 20.05.2026 17:30:00 - Güncelleme Tarihi: 20.05.2026 19:50:00ABD’li büyük veri analitiği şirketi Palantir Technologies'in CEO’su Alex Karp, ortak yazarı olduğu Teknolojik Cumhuriyet: Sert Güç, Yumuşak İnanç ve Batı'nın Geleceği adlı kitabının 22 maddelik özeti olarak bir tekno-kapitalist küresel hâkimiyet manifestosu yayımladı. Bu 22 maddelik manifesto, görünürde bir şirketin ideolojik beyanı olsa da özünde küresel bir hegemonya projesinin hukuki ve siyasi zeminini hazırlama girişimidir. Metnin tezleri sıralanınca tablo netleşiyor: Silikon Vadisi ABD'ye borçludur ve gönüllü ordu yapısına geri dönülmelidir. Bu kapsamda ABD ile birlikte silah geliştirilebilir, üstelik bu geliştirme medeniyetin devamı için zorunludur. Atom çağı sona erdi, yerini yapay zekâ silahları çağı aldı. Kamu görevlilerine yönelik ifşalar, yönetimleri zafiyete uğrattı. Ve en pervasız olanı; bazı kültürler ilerici, bazıları ise gerici ve zararlı olarak kabul edilmesidir. Tüm bu tezler, tekno-faşizmin ideolojik temelini oluşturuyor. Bu sloganlaşmış ifadelerin altında yatan üç katmanlı bir tehdit mimarisinden bahsedilebilir. Bunlar; hukuki boşlukların araçsallaştırılması, demokratik denetim mekanizmalarının meşruiyet kaybına uğratılması ve yapay zekânın bir teknoloji ürünü değil, bir egemenlik altyapısı olması.
Söylemin geçmişi
Otomatikleştirilmiş dijital altyapıların insan iradesini yok sayarak davranışlara müdahale edebildiği gözetim kapitalizminin araçsal iktidarı, yapay zekâ ile birlikte verileri silaha dönüştüren bir tekno-faşizme evriliyor. Manifestonun temeli ise bu süreci hesap vermeden atlatmak için "Rakip beklemez, etik tartışma lükstür" argümanına dayanıyor. Buradaki söylem tüm regülasyon döngülerinde deregülasyonun ana sloganıdır. Mekanizma aynıdır; düzenleyici süreci, kanıt yükünü ve demokratik müzakereyi geciktirmek, gecikme süresince fiilî durum yaratmak, sonra fiilî durumu kaçınılmaz olarak sunmak. Hukukçuların görevi, bu tekrarlayan örüntüyü tanımak ve geciktirme stratejisinin kendisini hukuki bir patoloji olarak teşhis etmektir. Teknoloji şirketleri kendilerini düzenleyemez, hükûmetler ve uluslararası kurumlar onları düzenlemek zorundadır. Demokratik müzakere hukuk devletinin nefesidir. Palantir tarzı şirketlerin sattığı yapay zekâ sistemleri sadece karar verme süreçlerini değil, karar verilecek gerçekliğin tanımını ve usulünü de tekelleştirebilir. Kullanıcı ülkeler için bu seçim güvenliği, medya bağımsızlığı ve yargısal delil kabulü konularında somut bir kaygı yaratır.
Bu bağlamda birçok regüle sektörde daha önce tartışıldığı üzere idarenin kanunla sınırları çizilerek kendisine verilmiş kamu gücü ayrıcalıklarını ve takdir yetkisini devretmesi kural olarak mümkün değildir veya çok sıkı şartlara tabidir. İstihbarat, güvenlik veya kaynak dağılımı gibi alanlarda bilinçsiz şekilde yapay zekâ sistemlerinin kullanılması, fiilî ve örtülü bir yetki devri anlamına gelebilir. İdare, kendi karar alma tekelini özel bir teknoloji şirketinin algoritmik parametrelerine terk ederek kanuni idare ilkesine de aykırı hareket edebilir. Burada devletin egemenlik yetkisini kullanan ajanları yargısal denetimden geçmiş, hukuki çerçeveye oturan, hesap verebilir biçimde bu sistemlerden yalnızca risk farkındalığı ile faydalanabilirler.
En tehlikeli madde: Kültürel hiyerarşi ve önyargı mimarisi
Manifesto, bazı kültürlerin "gerici ve zararlı" olduğunu ileri sürer. Bu önerme bir eğitim verisidir. Yapay zekâ sistemleri eğitim verilerindeki örüntüleri içselleştirir, ölçeklendirir ve normalleştirir. Geliştiricisinin "Bazı kültürler aşağıdır" inancını taşıyan bir model, bu inancı milyonlarca karar noktasına yayar; kredi değerlendirmesinden sınır kontrolüne, iş başvurusu elemesinden askerî hedef tespitine kadar. Hukukun ayrımcılıkla mücadelede yüzyıllardır biriktirdiği kazanımlar, bir şirketin manifestosunda meşrulaştırılmış önyargıyla bir gecede aşındırılabilir hâle gelebilir. Üstelik bu önyargıyı taşıyan model, bizzat o gerici sayılan toplumlara ürün olarak sunulduğunda, self-ayrımcılık ihraç edilmiş bir altyapı haline gelir. Bu büyük dil modellerini kullanan teknolojik yargı araçlarının ürettiği adalet, mankurtlaşmış bir adalet olacaktır.
Türkiye için üç somut riski şu şekilde sıralayabiliriz:
- Müzakere gücü kaybı: Nükleer caydırıcılığın yerini yapay zekâ caydırıcılığı alıyorsa, Türkiye bu yeni denklemde kendi temel model altyapısı olmaksızın masada bir aktör değil, bir nesne konumuna düşer. NATO içindeki ağırlığını konvansiyonel kuvvet kapasitesinden alan Türkiye, savunmanın ağırlık merkezi yazılım ve veri katmanına kaydıkça otomatik olarak stratejik değer kaybeder. Almanya ve Japonya'nın yeniden silahlanmasına yapılan açık çağrı bu kaybı hızlandıracak bir genişleme planının ilanıdır. Bunun yanında ABD, yapay zekâ çağının G7’si olarak Pax Silica’yı kurup kendi değerlerine uygun yapay zekâ geliştirecek şekilde nadir toprak elementlerinden çip üretimine, yapay zekâ altyapısından lojistiğe kadar uzanan tedarik zinciri birliğini inşa etti. Biz de bu ittifaklara karşı caydırıcılık için kendi büyük dil modellerimizi ve insan onuru odaklı iş birliklerini geliştirmek zorundayız.
- Hukuki egemenliğin içinin boşaltılması: Yapay zekâ çağında ham veri, 19. yüzyılın ham maddesi gibidir. Ham veriyi üreten ülkeler ile işleyen ülkeler arasındaki ilişki yeni bir sömürgeci yapı kurar. Türkiye gibi büyük bir tarihe ve dil zenginliğine sahip ülkeler, kendi yapay zekâ altyapılarını kurmadıkları sürece bu yeni ekonominin veri kolonileri hâline gelebilir. Ayrıca Türk kamu kurumlarının ya da kritik özel sektör aktörlerinin bu altyapılara bağımlılığı, KVKK ve Anayasa'nın 20. maddesinin sağladığı korumayı kâğıt üzerinde bırakır. Egemenlik, altyapı bağımlılığıyla aşınır. Güvenlik, istihbarat, kaynak dağılımı ve hatta risk analizi gibi devletin tekelindeki kritik alanlarda yapay zekâ altyapılarına bağımlı hâle gelinmesi, hukukun öngörülebilirlik, şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkelerini zedeler. Ayrıca istihbarat amaçlı veri kullanımının büyük ölçüde istisna kapsamında olduğunu da dikkate alırsak, altyapı sağlayan büyük dil modelleri üzerinden de veri korumaya yönelik birçok düzenleme anlamsız hale gelebilecektir.
- Kategorik dışlanma: Manifestonun kültürel hiyerarşi mantığının içselleştirildiği bir yapay zekâ dünyasında Türkiye gibi ülkeler için teknolojiye erişim, karşılıklı çıkara dayalı bir ticari ilişki olmaktan çıkar, koşullu bir lütfa dönüşür. İhracat kontrol listeleri, API erişim kesintileri, versiyon farklılaştırması gibi yollarla her alanda karşımıza engeller çıkabilir. Üstelik bu erişim kısıtlamaları uluslararası hukukun ulusal güvenlik istisnaları altında meşrulaşabilir. DTÖ, ikili yatırım anlaşmaları ya da BM mekanizmaları etkili bir çare sunmaz. Kaldı ki erişim sağlansa bile, kültürel hiyerarşi mantığını taşıyan modeller Türk vatandaşının, girişimcisinin ve kurumlarının değerlendirilmesinde önyargılı sonuçlar üretir. Ayrıca Türkçe sorgularda model performansı düşer ve genellikle cevaplar temel dillerde yazılmış kaynaklarla tekno-oryantalist bir bakış sunar. Bu ilişki biçimi hukuken müzakere edilebilir olmadığı gibi siyaseten de kabul edilemez.
Algoritmik tahakküme karşı üç temel öneri
Ulusal hukuk katmanında; teknolojik egemenlik kavramı anayasal ve yasal düzeyde tanımlanmalıdır. Kritik altyapı mevzuatı yapay zekâ sistemlerini açıkça kapsamalı, kamu kurumlarının yabancı yapay zekâ sistemleri kullanımına ilişkin eşik değerler, zorunlu denetim mekanizmaları ve fiilî çıkış stratejileri belirlenmelidir. KVKK'nın yapay zekâya özgü bir uzantısı, AB Yapay Zekâ Tüzüğü ile uyumlu ancak ondan kopya olmayan, Türkiye'nin kendi koşullarına göre tasarlanmış biçimde hazırlanmalıdır. Yüksek riskli yapay zekâ sistemleri için zorunlu etki değerlendirmesi ve ispat külfetinin geliştiriciye yüklenmesi, hukuk devletinin yapay zekâ çağındaki asgari koşullarıdır. Ayrıca algoritmik tahakküme karşı veri koruma hukukunda yönlendirilmeme hakkını da daha keskin bir biçimde gündeme getirebiliriz. Bunun yanında kamu kurumlarının yapay zekâ sistem kullanımına ilişkin asgari standartlar getirilmelidir. Sesi daha gür çıkan söylemin aksine düzenleme inovasyonu öldürmez, belirsizlik öldürür. Açık ve öngörülebilir kuralların olduğu bir ortamda inovasyon hızlanacaktır.
Kapasite katmanında; alternatif temel model geliştirme tesadüflere bırakılamaz. DeepSeek kısıtlı donanımla bağımsız bir teknolojik hat kurulabildiğini, Mistral en ağır regülasyon ortamında bile bağımsız modelin doğabildiğini gösterdi. Mistral risk sermayesiyle, DeepSeek bir hedge fonun yan kuruluşu olarak doğdu. Türkiye'nin kendi finansal modelini geliştirerek bu bağımsız modeli inşa etmesi gerekir. Belirleyici olan ne sermaye ne yetenek ne de mevcut altyapı, belirleyici olan bilinç ve risk öngörüsüdür. Türkiye'nin bu alandaki yetişmiş insan kaynağı anlamlı bir ulusal proje ve akademik özgürlük etrafında birleşebilir. Bugünden geliştirilmeye başlanan bağımsız modeller kriz anında bizim için katma değerli çözümler olacaktır.
Uluslararası katmanda; otonom silah sistemleri için bağlayıcı bir uluslararası antlaşma şarttır. Yapay zekâ silahları nükleer silahlardan daha tehlikelidir. Çünkü daha ölçeklenebilir, daha ucuz ve daha az izlenebilirdir. Tam da bu yüzden yapay zekâ silahları için nükleerden çok daha sıkı uluslararası denetim gerekir. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'nın oluşturduğu çerçevenin yapay zekâ silahları için bir muadili gereklidir. Türkiye bu süreçte arabulucu ve müzakereci kapasitesini kullanarak Batı dışı dünyanın sözcülerinden biri olabilir; ancak bu kendi altyapısını inşa etme iradesi gösterdiği ölçüde mümkün olacaktır.
Üretilmek istenen bir gelecek
Mesele teknik değil, epistemik ve stratejik. Önümüzdeki on yıl içinde, jeopolitik bir gerilim, büyük bir şirketin iflası ya da açıkça silahlaştırılmış bir kullanım örneği gibi bir yapay zekâ erişim krizi yaşanması büyük bir olasılıktır. O an hangi ülkelerin alternatif kapasiteyi kurmuş olduğu belirleyici olacaktır. Palantir'in manifestosu kaçınılmaz bir geleceğin tasviri değil, üretilmek istenen insanlığın temel değerlerine düşman bir geleceğin beyanıdır. Tüm yurttaşların görevi, bu üretim sürecinin tek söz sahibinin manifestoyu yazanlar olmadığını hatırlatmak ve hatırlatmakla yetinmeyip kendi alternatif çerçevesini inşa etmektir. Yapay zekâ doğası gereği tek bir medeniyete ait olamaz, her kültür kendi bağlamına özgü yapay zekâ sistemleri geliştirebilir. Ancak demokratik denetim olmadan kurulan bir teknolojik düzen, hangi bayrağın altında olursa olsun, hiçbir halkın özgürlüğünü güvence altına almaz. İnsan onurunun dokunulmazlığından neşet eden çok kültürlü, eşit devletlerin egemenliğine saygılı bağımsız teknoloji kapasitesi geliştirerek bunu güvence altına alabiliriz.