Kızıldeniz güvenliği ve Süveyş ikilemi: Kahire’nin Babülmendep jeopolitiğinde denge arayışı
Haberin Eklenme Tarihi: 20.10.2026 13:38:00 - Güncelleme Tarihi: 20.10.2026 17:15:00Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin, Suudi Arabistan’ın Yemen’den kaynaklı yoğun saldırılarla yüzleştiği kritik bir eşikte, Riyad’ı savunmak için “her türlü adımı atmaya hazır olduklarını” açıklaması bölgesel dengeler açısından son derece dikkat çekici. Bu çıkış, yakın geçmişin stratejik hafızası göz önüne alındığında, Kahire’nin belirgin bir politika değişikliğine işaret ediyor olabilir mi? 2015’te Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan Yemen koalisyonuna kapsamlı destek vermekten kaçınan, Riyad’ın Yemen sahasına kara birliği gönderme teklifini geri çeviren ve Riyad-Abu Dabi rekabetinde belirgin biçimde Abu Dabi’ye yakınlaşan Kahire, kendi güvenliğinin Riyad’ın güvende kalmasıyla sağlanacağını düşünüyor. Yemen kaynaklı tehditlerin yeniden tırmandığı bir konjonktürde verilen bu güçlü teminat, yalnızca geleneksel “Arap dayanışması” retoriğiyle açıklanamayacak kadar hesaplı ve pragmatik sebeplere dayanıyor.
Bölgesel güvenlik mimarisinin köklü bir yapısal dönüşüm geçirdiği mevcut süreçte Kahire’nin sergilediği bu “koruyucu” irade, ilk bakışta aşınan jeopolitik ağırlığını yeniden tahkim etme ve Körfez güvenlik mimarisinde vazgeçilmez bir merkez olma çabası olarak okunabilir. Ne var ki ülkenin karşı karşıya olduğu zorluklar dikkate alındığında, Mısır’ın bölge güvenlik mimarisinde gerileyen geleneksel rolünü bütünüyle geri kazanması oldukça zayıf bir ihtimal olarak beliriyor. Bu çerçevede Sisi’nin son taahhüdü, daha ziyade üç boyutlu bir taktiksel hamle olarak analiz edilmeli: Körfez başkentlerinde uzun süredir dile getirilen “Mısır ordusunun bölgesel krizlerde caydırıcılık üretemediği” yönündeki eleştirileri boşa çıkarma çabası, Gazze, Sudan, Libya, Etiyopya ve Kızıldeniz başta olmak üzere Mısır’ı çevreleyen ateş çemberinde Körfez’in siyasal desteğini konsolide etme gayreti ve derin bir kriz içindeki ülke ekonomisini rahatlatacak taze Körfez finansmanını güvence altına alma arayışı.
Mısır’ın bölge güvenlik mimarisinde zayıflayan rolü
2011’de Arap Baharı ile tetiklenen istikrarsızlık süreci, Mısır’ın bölgesel güvenlik mimarisindeki tarihsel liderlik rolünde konjonktürel bir sarsıntının ötesine geçerek yapısal ve kalıcı bir gerilemeye yol açmıştı. Soğuk Savaş döneminde Arap dünyasının jeopolitik ağırlık merkezini teşkil eden Kahire, 1979 Camp David Anlaşmaları sonrasında Körfez monarşilerine sunduğu askerî güvenlik kalkanı karşılığında düzenli ve yüklü bir finansal destek akışı sağlamıştı. Buna karşın günümüz Mısır’ı, çok boyutlu bir kriz sarmalı içinde önceliğini rejim bekasını korumaya hasretmiş, stratejik inisiyatifini büyük ölçüde yitirerek bölgesel meselelerde etki gücü aşınmış ve giderek içe kapanan edilgen bir aktöre dönüşmüştü.
Bu stratejik zafiyetin merkezinde, Mısır’ı felç eden derin iktisadi kriz ve kronik siyasi kırılganlıklar yer alıyor. Dış borç sarmalı, döviz darboğazı ve yüksek enflasyonla boğuşan Kahire yönetimi, kıt kaynaklarını sınır ötesinde caydırıcılık üretmek yerine rejim güvenliğini sağlamaya teksif etmek zorunda kalıyor. Bu iç zafiyet, ülkenin çevresindeki güvenlik krizleriyle birleşerek Mısır’ı çok cepheli bir jeopolitik kuşatılmışlığa mahkûm etmiş durumda.
Güneyde Etiyopya’nın Hedasi (Rönesans) Barajı üzerinden Nil sularında izlediği maksimalist tutuma karşısında Mısır gibi büyük bir gücün somut ve caydırıcı bir yaptırım üretememesi, Kahire’nin varoluşsal tehditler karşısındaki çaresizliğini tescilleyen bir durum olarak değerlendirilmeli. Benzer şekilde güney sınırı Sudan’daki kanlı iç savaşla, batı sınırı Libya’daki otorite boşluğu ve parçalanmışlıkla, doğu hattı ise Sina Yarımadası’ndaki güvenlik riskleriyle baskılanıyor.
Tüm bunların ötesinde, Husilerin Bab el-Mendeb Boğazı’ndaki eylemleriyle Süveyş Kanalı gelirlerinin dramatik biçimde erimesi, ülkenin en kritik stratejik ve ekonomik kaldıracını da işlevsizleştiriyor. Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb hattındaki güvensizlik ortamı küresel aktörleri alternatif ticaret koridorlarına yönlendirirken, Süveyş’in tarihsel jeopolitik ve jeoekonomik değerini hızla aşındırıyor. Tüm bunlara ilaveten Kızıldeniz jeopolitiğinde tırmanan gerilim Süveyş’in ardından ülkenin en büyük döviz girdi kalemi olan turizm endüstrisini de zayıflatıyor.
Mısır’ın bölge güvenlik mimarisinde fiilen çekilmesinin ve içe kapanmasının en yıkıcı ve somut yansıması İsrail’in dizginsiz revizyonizminde görülüyor. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırımı benzeri görülmemiş bir cüretle ve Mısır’ın burnunun dibindeki Refah sınır hattında dilediği gibi sürdürebilmesi, Kahire’nin geleneksel caydırıcılığını tamamen yitirdiğinin en çarpıcı kanıtı olarak okunmalı. Mısır, sınır güvenliğini ve egemenliğini doğrudan tehdit eden Filistinlilerin tehcir senaryoları karşısında dahi etkili bir set çekememiş, ateşkes müzakerelerinde yalnızca pasif bir lojistik aracıya indirgenmiş durumda. İsrail’in sınır tanımaz saldırganlığını eşzamanlı olarak Lübnan’a yayması, Suriye topraklarındaki işgal alanlarını genişletmesi, Levant’ta Mısır’ın dengeleyici gölgesinin bütünüyle silindiğini ortaya koyuyor. Bölgede İsrail yayılmacılığını sınırlayacak kurucu bir Arap iradesinin yokluğu, Tel Aviv’in askeri revizyonizmini cüretkâr biçimde derinleştirmesine zemin hazırlamış durumda.
Sonuç olarak Mısır, çevreleyen çoklu tehditler, Sina’daki güvenlik açıkları ve tükenen ekonomik kapasitesi nedeniyle bölgesel güvenlik mimarisindeki “merkez güç” statüsünü kalıcı biçimde kaybetmesine sebep oldu. Körfez sermayesine olan mutlak bağımlılığına rağmen Riyad ve Abu Dabi için güvenilir bir kalkan olmaktan çıkan Kahire, müttefiklerini Türkiye ve Pakistan gibi daha operasyonel ve sahada somut varlık gösteren aktörlerle iş birliğine itti. Bir zamanlar bölgesel denklemleri kuran ya da bozan Kahire, artık sınırlarının ötesindeki krizlere karşı ilgisizleşen, güvenlik denklemlerine seyirci kalabilen veya edilgen biçimde eklemlenen atıl bir aktör haline geldi.
Mısır’ın tutum değişikliğinin gerekçeleri
Mısır, yukarıda belirtilen yapısal gerekçelerle Orta Doğu’nun bölge güvenlik mimarisindeki tarihsel ağırlığını kalıcı olarak kaybettiği halde Cumhurbaşkanı Sisi’nin bu hamlesini nasıl değerlendirmek gerekiyor? Kanaatimce Sisi’nin tutumundaki bu değişimin arkasında birbirini tamamlayan dört temel saik yatıyor.
İlk olarak; Kahire, Kızıldeniz jeopolitiğindeki tırmanışın doğrudan vurduğu ve Mısır hazinesinin can damarı niteliğindeki Süveyş Kanalı ile turizm gelirlerindeki dramatik erimenin önüne geçmeyi hedefliyor. Mısır ekonomisinin temel döviz kaynaklarını oluşturan bu iki sektör, ülkenin dış borç ve cari açık dengesi açısından hayati bir işleve sahiptir. 2022/2023 mali yılında Süveyş Kanalı yaklaşık 9,4 milyar dolar, turizm sektörü ise 10,8 milyar dolar gelir sağlayarak toplamda yaklaşık 20 milyar dolarlık devasa bir döviz girdisi üretmiştir. Ancak Bab el-Mendeb Boğazı’ndaki saldırıların ticari gemileri Ümit Burnu’na yönlendirmesiyle kanal geçişleri yarı yarıya azalmış, Mısır aylık bazda yüz milyonlarca dolarlık kayba uğramıştır. Aynı jeopolitik gerilim, Mısır’ın Kızıldeniz kıyısındaki Şarm el-Şeyh ve Hurgada gibi kritik merkezlerine yönelik güvenlik algısını sarsarak turizm rezervasyonlarını da baskılıyor. Dolayısıyla Kahire, deniz ticaret rotalarını güvenceye almak isterken aynı zamanda bölgenin doğrudan bir çatışma sahasına dönüşmesini engellemeye çalışıyor. Zira genişleyen bir savaş görüntüsü, kurtarılmaya çalışılan milyarlarca dolarlık iktisadi kazanımları büsbütün yok etme riski taşıyor.
İkinci olarak; Sisi yönetimi, derinleşen iç ekonomik darboğazı Körfez fonlarından sağlanacak taze finansmanla yönetilebilir kılmayı amaçlıyor. Son elli yılda Mısır maliyesi, kriz anlarında daima Körfez likiditesine sığınmıştı. Özellikle 2013 sonrasında Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Kuveyt, mevduat, hibe ve petrol yardımlarıyla Kahire’ye 40 milyar doları aşkın destek sağlamış, BAE’nin 35 milyar dolarlık Ras el-Hikme yatırımıyla birlikte son dönemde bu rakam 100 milyar dolar sınırına dayanmıştı. Ağır dış borç ve döviz krizini aşmak isteyen Kahire için Körfez güvenliği karşılığında gelecek yeni kaynaklar, makroekonomik istikrarı ve rejim bekasını sürdürmek adına hayati bir can simid.
Ancak Körfez başkentlerinin karşılıksız çek defteri siyasetini terk ederek kaynaklarını çeşitlendirmesi, Mısır’da ciddi bir jeoekonomik tedirginlik doğurdu. Bilhassa Mekke Anlaşması ve benzeri çok taraflı açılımlar üzerinden Körfez fonlarının ve stratejik ortaklık arayışlarının Türkiye ve Pakistan gibi güçlü askerî ve sınai kapasiteye sahip aktörlere yönelmesi, Kahire’de açık bir panik yarattı. Geleneksel “güvenlik teminatı karşılığı finansman” tekelini bu alternatif güçlere kaptırma riskiyle yüzleşen Sisi yönetimi, savunma söylemini yeniden sahaya sürdü. Mısır, Suudi Arabistan’ın güvenliğine aktif askerî kalkan olabileceğini göstererek kendisini ikame edilemez kılmak istiyor. Böylece Kahire, Körfez sermayesini yeniden Mısır’a kilitlemeyi ve ilişkinin salt gayrimenkul satışı ya da kârlılık rasyolarına indirgenmesini engellemeyi hedefliyor.
Üçüncü olarak; Mısır kendi karşı karşıya kaldığı çok boyutlu güvenlik risklerini Körfez ülkeleriyle paylaşarak bu yükü kolektif bir zemine yaymak istiyor. Dört bir yanı eş zamanlı krizlerle kuşatılmış olan Kahire için güvenlik denklemi yalnızca Basra Körfezi’ndeki dengelerinden ibaret değil. Güneyde Etiyopya’nın Rönesans Barajı üzerinden Nil suyunu tek taraflı kontrol etme ısrarı, Sudan’daki yıkıcı iç savaş ve Somali sahasındaki egemenlik krizleri varoluşsal riskler üretiyor. Batıda Libya’daki otorite boşluğu, doğuda Sina Yarımadası’ndaki asimetrik tehditler ve Gazze savaşı sonrası İsrail kaynaklı sınır baskısı, Mısır’ın savunma kapasitesini son sınırına kadar zorluyor.
Mısır, tüm bu cephelerdeki riskleri tek başına göğüslemek yerine Körfez’in devasa finansal gücünü, diplomatik nüfuzunu ve askerî imkânlarını arkasına alarak kendi krizlerinin maliyetini bölgesel güvenlik mimarisine devretmeyi amaçlıyor. Kahire, Yemen ve Kızıldeniz hattında Körfez’in güvenliğine kalkan olurken karşılığında Etiyopya, Sudan ve Libya dosyalarında Riyad ve müttefiklerinden somut bir stratejik ortaklık bekliyor. Nitekim Mekke Anlaşması sürecinde Riyad’ın Mısır’ı masanın dışında tutma eğilimi, tam da Kahire’nin karşı karşıya kaldığı bu ağır kriz ve maliyetleri yeni inşa edilen bölgesel güvenlik mimarisinin sırtına yükleme arayışından kaynaklanmıştı.
Aslında Mısır’ın bu arayışın temelinde, Mısır’ın kimliksel ve stratejik bir tercihi de yatmaktadır. Kahire yönetimi, kendi kaderini sadece kırılgan Afrika krizlerine hapsolmuş, yoksul ve izole bir “Afrika ülkesi” olarak tanımlanmaktan kaçınıyor. Mısır, tarihsel olarak ait olduğu ve ağırlığını hissettirdiği Arap-İslam jeopolitiğinin merkezinde kalmak istiyor. Yemen hamlesi üzerinden sergilenen bu dayanışma, Mısır’ı hem Arap güvenlik mimarisinin vazgeçilmez lider aktörü olarak yeniden tescilleme hem de Afrika boynuzundaki yalnızlığını Körfez desteğiyle kırma hedefini taşıyor.
Son olarak ise Yemen’de Mısır’ın hayati çıkarlarına açıkça hasım bir aktörün kalıcı şekilde tahkim olmasını engelleyerek bu durumun doğuracağı uzun vadeli güvenlik tehditlerini bertaraf etmeyi amaçlıyor. Kahire açısından Yemen sahası, salt Suudi Arabistan’ın sınır güvenliğini ilgilendiren bir komşu krizi değil, doğrudan Mısır’ın jeoekonomik şahdamarını hedef alan stratejik bir cephe. İran gibi bölge düzenini sarsmayı hedefleyen revizyonist bir aktörün, Husiler vasıtasıyla Bab el-Mendeb ve Kızıldeniz hattında kalıcı bir nüfuz alanı inşa etmesi, Mısır’ın ulusal güvenliği ve Süveyş Kanalı ticareti için yapısal, sürekli bir tehdit teşkil ediyor.
Tarihsel olarak Nasır döneminde Yemen iç savaşına doğrudan müdahale edip ağır bedeller ödeyen Mısır, bu acı tecrübenin mirasıyla bugün de açık uçlu bir kara savaşına sürüklenmekten titizlikle kaçınıyor. Zira genişleyecek bir çatışma ortamı, hem Süveyş’i tamamen felç etme hem de ülkenin hayati döviz kaynağı olan Kızıldeniz turizmini vurma riski taşıyor. Ancak Tahran güdümlü bir yapının bu dar boğazı fiilen kontrol ederek Mısır’ın ekonomik ve jeopolitik geleceğini ipotek altına alması da kabul edilemez bir senaryo. Bu bağlamda Sisi yönetiminin askerî kararlılık mesajları, kontrolsüz bir savaşa girişme niyetinden ziyade, Kızıldeniz’deki güç boşluğunu revizyonist odaklara bırakmama kararlılığını simgeliyor. Kahire, deniz güvenliğini tahkim eden, İran’ın deniz aşırı kuşatmasını kıran ve Kızıldeniz’i düşman bir eksenin insafına terk etmeyen bir caydırıcılık üreterek kendi stratejik varlığını korumayı hedefliyor.
Mısır’ın Suudi Arabistan’a sunduğu savunma teminatı, tarihsel bölgesel liderliğin görkemli bir geri dönüşünden ziyade, içine sürüklendiği çok cepheli jeopolitik kuşatılmışlığı ve derin mali darboğazı yönetmeye dönük taktiksel bir denge arayışı olarak değerlendirilmeli. Süveyş gelirlerinin Bab el-Mendeb ablukasıyla çökmesi, Nil ve Kızıldeniz hattında revizyonist aktörlerin yarattığı varoluşsal tehditler, Kahire’yi kendi güvenlik maliyetlerini zengin Körfez mimarisine ortak etmeye zorluyor.
Buna karşılık, güvenlik sağlayıcılığı arayışında Türkiye ve Pakistan gibi aktörlerle seçeneklerini çeşitlendiren Mekke İttifakı ortakları açısından Mısır, ikame edilmesi zor bir jeostratejik derinliği temsil etmeyi sürdürüyor. Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’in kilit kapısı niteliğindeki Kahire’nin bütünüyle çökmesi ya da Afrika krizlerine hapsolarak istikrarsızlaşması, doğrudan Körfez’in batı kanadında kapatılamaz bir güvenlik açığı doğuracak. Bu nedenle Mekke Müttefikleri için en stratejik politika Kahire’yi dışlayıcı değil, tamamlayıcı bir ortak olarak bölgesel güvenlik mimarisine yeniden entegre etmeleridir.