Gazze’de yaşananlar 7 Ekim’de mi başladı?
Gazze’de yaşananları yalnızca 7 Ekim 2023’ten ibaret görmek, yüzyılı aşan bir tarihin önemli bir bölümünü dışarıda bırakıyor. İşgalden Nekbe’ye, intifadalardan ablukaya uzanan süreç, Gazze’nin bugünkü yıkımını ve Filistinlilerin direnişini anlamak için nasıl bir tarihsel arka plan sunuyor?
Gazze’de bugün yaşananları anlamak için takvimi sadece 7 Ekim 2023 sabahına çevirmek mi gerekiyor? O sabahı anlamak için önceki yüzyılı, Filistinlilerin topraklarından koparılmasını, köylerinin boşaltılmasını, şehirlerinin kuşatılmasını, mülteci kamplarına dönüşen hayatlarını ve kuşaklar boyunca devam eden işgali hatırlamak gerekmiyor mu? Gazze’nin işgalle, saldırılarla ve mücadelelerle dolu hikâyesi, aslında 7 Ekim’de başlamadı. 7 Ekim, çok daha uzun bir tarihsel sürecin en kanlı kırılmalarından biri olarak ortaya çıktı.
Filistin meselesini yalnızca 1948’le, 1967’yle ya da 7 Ekim 2023’le başlatmak, bugün yaşananları kendi tarihinden koparmak anlamına geliyor. Ilan Pappé’nin de vurguladığı üzere “Filistin-İsrail meselesinin” (!) kökleri Siyonist hareketin ortaya çıkışına ve Filistin’e yönelik yerleşim projesinin gelişmesine kadar uzanıyor. Zira 1917 Balfour Deklarasyonu’nun ardından İngiliz Mandası döneminde Siyonist göç ve toprak edinimi hızlanmış; 1920’lerde yaklaşık 100 bin Yahudi göçmen Filistin’e gelmiş ve bu değişim, nüfus yapısını ve toprak ilişkilerini köklü biçimde dönüştürmüştü.
Peki bir halkın yaşadığı topraklarda kendi kaderini tayin hakkının giderek elinden alınması, ardından topraklarından sürülmesi, işgal altında yaşaması ve kuşatma altındaki bir bölgeye sıkıştırılması nasıl bir tarih oluşturur? Filistinliler için bu tarih, kayıpların olduğu kadar hayatta kalmanın da tarihidir. Çünkü bütün kırılmalara rağmen Filistinliler topraklarından vazgeçmedi; Gazze halkı da defalarca yerinden edilmenin, bombaların, ablukanın ve yıkımın içinden geçmesine rağmen toprağını terk etmeme iradesini her daim korudu. Bugün Gazze’de süren direnişin tarihsel arka planı tam da burada başlıyor.
1918-1939: Bir toprağın kaderi yeniden çizilirken
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun Filistin üzerindeki hâkimiyeti sona ermiş ve bölge İngiliz kontrolüne girmişti. 1920-1922 arasında İngiliz Mandası kurumsallaşırken, 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu’nun “Yahudi millî yurdu” fikri Manda’nın temel siyasal çerçevelerinden biri hâline geldi. Filistin’de yaşayan halk ise kendi kaderini tayin hakkının geri plana itildiğini görmüş, mücadele için ellerinden geleni yapmış fakat tutuklanmalar, susturulmalar ve bastırma girişimleri nedeniyle bu mücadeleleri örgütlü hâle gelememişti. Ve maalesef 1920 ve 1921’deki olayların arka planında ise bağımsızlık beklentilerinin boşa çıkması, Yahudi göçünün artması ve Siyonist projenin siyasal sonuçlarına ilişkin kaygılar bulunuyordu.
1920’ler boyunca göç, toprak alımları ve yerleşim politikaları hızlandı. Birleşmiş Milletler’in tarihsel belgelerinde, 1920-1929 arasında yaklaşık 100 bin Yahudi göçmenin Filistin’e geldiği ve Yahudi nüfusunun toplam nüfus içindeki oranının yüzde 10’dan yüzde 17’nin üzerine çıktığı belirtiliyor. Toprak alımları da artmış ve bazı alımların sonucunda Filistinli köylüler topraklarından koparılmıştı. 1929’daki Burak Ayaklanması olarak geçen olaylar dizisi ise zaten derinleşen siyasal ve toplumsal gerilimin büyük bir patlaması olmuştu.
1936’ya gelindiğinde de Filistinlilerin tepkisi büyük bir halk ayaklanmasına dönüştü. 1936-1939 Büyük Arap İsyanı; genel grevleri, ekonomik boykotu, silahlı mücadeleyi ve İngiliz Mandası’na karşı kitlesel direnişi kapsıyordu. İngiliz yönetimi isyanı bastırdı ancak Filistinlilerin temel talepleri ortadan kalkmadı. Bağımsızlık, toprak ve kendi kaderini tayin hakkı talebi sonraki kuşaklara taşındı. 1939 İngiliz Beyaz Kitabı ise göç ve bağımsızlık konusunda bazı sınırlamalar öngörse de Filistin’deki işgal meselesini çözemedi, daha doğrusu çözmek istemedi.
1945-1967: Bölünme, Nekbe ve Filistin’in parçalanması
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Filistin’deki bağımsızlık ve işgal meselesi uluslararası siyasetin merkezine taşındı. 1947’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 181 sayılı kararla Filistin’in Arap ve Yahudi devletleri olarak bölünmesini önerdi; Kudüs için ise uluslararası özel bir rejim öngördü. Karar, haklı olarak Filistinliler tarafından kabul edilmedi. Çünkü nüfusun büyük bölümünü oluşturan Filistinliler kendi ülkelerinin dışarıdan bölünmesine itiraz ediyor ve bağımsızlık talep ediyordu.
Ardından savaş geldi. 1948’de İsrail devletinin ilanı ve savaşla birlikte yüz binlerce Filistinli evlerinden ve köylerinden sürüldü ya da kaçmak zorunda kaldı. Birleşmiş Milletler’in 2026’daki Nakba anmasında verdiği rakama göre 1948’de 750 binden fazla Filistinli yerinden edildi. Filistinlilerin Nakba, yani “Büyük Felaket” olarak andığı bu süreç, yüzlerce yerleşimin boşalması ve Filistin toplumunun büyük ölçüde parçalanmasıyla sonuçlandı.
1948’den sonra Filistin haritası daha da parçalandı. Batı Şeria Ürdün’ün, Gazze Şeridi ise Mısır’ın yönetimine girdi; İsrail ise savaş sonunda BM’nin bölünme planında kendisine ayrılan alanın çok ötesinde bir toprağı kontrol etti. 1967’deki Altı Gün Savaşı ise yeni bir dönemi başlattı. İsrail Batı Şeria’yı, Doğu Kudüs’ü ve Gazze Şeridi’ni işgal etti. Böylece 1948’de yerinden edilen Filistinlilerin ardından yeni bir işgal dönemi başladı. Filistinlilerin bir kısmı kendi topraklarında mülteci hâline gelirken, bir kısmı işgal altında yaşamaya mecbur bırakıldı.
1967-2000: İşgal, kuşatma ve intifada
1967 sonrasında Filistinlilerin gündelik hayatı askerî işgalin koşulları altında şekillendi. Topraklara el konulması, yerleşimlerin genişlemesi, hareket özgürlüğünün kısıtlanması ve askerî denetim, Filistin toplumunun yaşamını kuşattı. Gazze ve Batı Şeria, Filistinlilerin kendi topraklarında hareket alanlarının giderek daraldığı iki büyük alan hâline geldi. Bu nedenle Gazze’nin “dünyanın en büyük açık hava hapishanesi” olarak tanımlanması, yıllar içinde yerleşen bir siyasi ve insani anlatı oldu; Batı Şeria da kontrol noktaları, duvar, askerî bölgeler ve yerleşimler aracılığıyla parçalı bir coğrafyaya dönüştü.
Fakat bu dönem yalnızca baskının ve şiddetin tarihi değildi. Filistinlilerin direnişi de giderek büyüdü. 1987’de Birinci İntifada, Gazze’deki Cibaliye Mülteci Kampı’ndan başlayarak Batı Şeria’ya yayıldı. İntifada; grevlerden boykotlara, sokak gösterilerinden sivil itaatsizliğe kadar geniş bir toplumsal hareket ortaya çıkardı. Filistinliler, işgal altında yaşamayı kader olarak kabul etmeyeceklerini dünyaya yeniden gösterdi. Birleşmiş Milletler de Birinci İntifada’yı uzun süredir karşılanmayan ulusal taleplerin ve işgale karşı tepkinin güçlü bir ifadesi olarak kayda geçirdi. Birleşmiş Milletler’in yapabildiği, muhtemelen her daim olduğu gibi eksik olarak yapabildiği belki de tek şey bu oldu.
1990’larda Oslo süreci umut yarattı ancak temel sorunlar çözülemedi. Kudüs, mültecilerin dönüş hakkı, sınırlar ve yerleşimler gibi en kritik meseleler ertelendi; yerleşim faaliyetleri ve ekonomik kısıtlamalar ise devam etti. 2000’de İkinci İntifada başladı. İsrail güçlerinin yeniden Filistin kentlerine girmesi, ağır askerî operasyonlar ve sivil kayıplar, barış sürecinin zaten zayıflamış olan zeminini daha da aşındırdı. Filistinlilerin yaşadığı sorunlar çözülemeden bir başka kuşatma ve şiddet döngüsü başladı.
2000-2023: Gazze’nin laboratuvara dönüşmesi
21. yüzyıla girildiğinde Filistin topraklarında iki farklı gerçeklik daha da belirginleşti. Batı Şeria’da yerleşimler, askerî kontrol ve toprak parçalanması sürerken Gazze’de hareket alanı giderek daraldı. 2005’te İsrail yerleşimcilerini ve askerlerini Gazze’nin içinden çekti fakat hava sahası, deniz erişimi ve sınırlar üzerindeki kontrol devam etti. Birleşmiş Milletler belgelerinde, İsrail’in Gazze üzerindeki “etkili kontrolü” nedeniyle işgal hukukunun devam ettiği yönünde değerlendirmeler yer aldı. Bu “hukuklu hukuksuzluk”, ileride çok daha büyük bir kırımın, katliamın yaşanmasına ne yazık ki meşruiyet sağlayacaktı.
2006’da Hamas’ın Filistin seçimlerini kazanmasının, 2007’de Gazze’de yönetimi ele geçirmesinin ardından İsrail ve Mısır’ın uyguladığı kısıtlamalar ağırlaştı. Gazze’nin dünyaya açılan kapıları daraldı; mal, insan, yakıt, elektrik ve inşaat malzemelerinin giriş çıkışı sıkı biçimde kontrol edildi. Birleşmiş Milletler, 2007’den itibaren uygulanan ablukanın gıda güvenliği, sağlık, eğitim, barınma ve ekonomi üzerinde ağır sonuçlar yarattığını belgeledi. 2,3 milyon insanın yaklaşık 365 kilometrekarelik bir alanda yaşadığı Gazze, 7 Ekim 2023’ten önce bile kronik bir konut ve insani krizle karşı karşıyaydı.
Antony Loewenstein’in Filistin Laboratuvarı kitabının temel iddiası burada önem kazanıyor: Filistin toprakları, özellikle işgal altındaki bölgeler, gözetim, silah, istihbarat ve kontrol teknolojilerinin geliştirildiği ve sınandığı bir alan olarak ele alınıyordu. Loewenstein’in de belirttiği üzere işgal, askerî bir düzenden ibaret değildi; gözetleme, ev yıkımları, tutuklama, sınır kontrolü ve yüksek teknoloji araçlarının iç içe geçtiği bir kontrol mimarisi oluşturulmuştu. Bu perspektiften bakıldığında Gazze, yıllarca süren kuşatma ve askerî operasyonların ardından 2023’e boşlukta gelmedi.
7 Ekim 2023: Bir başlangıç mı, tarihsel bir kırılma mı?
7 Ekim 2023 sabahı Hamas ve diğer Filistinli silahlı gruplar İsrail’e saldırdı; yaklaşık 1.200 kişi öldürüldü ve 251 kişi rehin alındı. Aynı gün İsrail’in Gazze’ye yönelik hava saldırıları başladı. Birleşmiş Milletler’in ilk raporlarında bile Gazze’de evlerin, okulların ve sağlık tesislerinin zarar gördüğü, yüz binlerce insanın yerinden edilmeye başladığı kayda geçti. Bu noktadan sonra, İsrail tarafından zaten dikkate alınmayan insan hakları ve savaş hukuku tamamen görünmez hâle geldi. Ve tabii sadece İsrail tarafından da değil, dünya bu zulmü uzun bir süre görmezden geldi, görünmeyeceğini umduğu sınırlarla birlikte…
Evet, o günden sonra her şey daha da vahim bir hâl aldı ve almaya da devam ediyor. Fakat bunca şeyin de 7 Ekim’de başlamadığını hiçbir zaman unutmamak gerekiyor. Gazze halkı o sabaha zaten on altı yılı aşkın abluka, tekrar eden savaşlar, yoksulluk, hareket kısıtlamaları ve işgal koşulları altında girmişti. Uzun zaman körebe oynayan BM uzmanları bile Ekim 2023’te Gazze halkının uzun süreli abluka altında yaşadığını ve daha önce beş büyük askerî saldırıdan geçtiğini hatırlatıyordu. Dolayısıyla 7 Ekim, tarihsel bağlamından koparıldığında eksik; o bağlamın içine yerleştirildiğinde ise çok daha ağır bir anlam taşımaktaydı.
O günden sonra yaşananlar ise Gazze’nin daha önce görülmemiş ölçekte yıkıma uğramasına yol açtı. İsrail’in askerî operasyonları sonucunda on binlerce Filistinli öldü, milyonlarca insan defalarca yerinden edildi, sağlık ve eğitim sistemi çöktü, konutların ve sivil altyapının büyük bölümü yıkıldı. Uluslararası Adalet Divanı 2024’te İsrail’e, Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki eylemleri önlemek ve Gazze’ye temel hizmetler ile insani yardımın ulaştırılmasını sağlamak üzere bağlayıcı geçici tedbirler getirdi. Maalesef ki işe yaramadı.
Gazze’nin onurlu direnişi ve bitmesi umulan işgal
Bugün artık Gazze’de yaşananları tanımlamak konusunda uluslararası kurumların ortaya koyduğu çok daha ağır tespitler var. BM Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu Eylül 2025’te İsrail makamlarının ve güvenlik güçlerinin Gazze’de Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki dört eylemi gerçekleştirdiği ve bunların özel bir yok etme kastıyla işlendiği sonucuna vardı. Komisyon, öldürme, ciddi fiziksel ve ruhsal zarar verme, Filistinlilerin fiziksel olarak yok edilmesine yol açacak yaşam koşullarını kasten dayatma ve doğumları önlemeye yönelik tedbirleri soykırım fiilleri kapsamında değerlendirdi. İsrail bu bulguları reddetti.
2026’ya gelindiğinde ateşkes ve diplomatik girişimlerle savaşın şiddeti azaltılmış gibi bir izlenim verilse de Gazze’de hayat hâlâ ablukayla, açlıkla, saldırılarla durdurulmaya çalışıyor. Ekim 2026 itibarıyla Reuters’ın aktardığı verilere göre İsrail Gazze’nin yaklaşık üçte ikisini kontrol etmeyi sürdürüyor; ateşkesin ilanından sonra da 1.400’den fazla Filistinlinin öldüğü bildiriliyor. 1,2 milyondan fazla Gazzeli akut açlıkla karşı karşıya ve yeniden inşa ihtiyacı ile mevcut kaynaklar arasında devasa bir uçurum bulunuyor. Birleşmiş Milletler verileri de gıda güvenliğindeki kırılgan ve az sayıdaki iyileşmelere rağmen 2026’nın ikinci yarısında 1,4 milyon kişinin kriz düzeyinde veya daha kötü gıda güvensizliğiyle karşılaşabileceğini öngörüyor.
Ama Gazze’nin hikâyesi yalnızca yıkımdan ibaret değil. Filistinliler 1918’den, 1929’dan, 1936’dan, 1948’den, 1967’den, intifadalardan, ablukadan ve savaşlardan geçerek bugünlere geldi. Evlerini kaybettiler, köylerini kaybettiler, yakınlarını kaybettiler fakat topraklarından, bağımsızlıklarından, özgürlüklerinden asla vazgeçmediler.
Gazze halkının onurlu direnişi de bu tarihsel hafızanın bugünkü biçimlerinden biridir. Bütün baskıya rağmen topraklarını terk etmemeleri ve özgürlükleri için mücadeleleri, artık dünyanın en büyük gerçeklerinden biri olarak varlığını sürdürüyor. O hâlde soruyu şöyle soralım: On dokuzuncu yüzyılın sonundan itibaren yerinden edilmeye, işgale ve kuşatmaya rağmen ayakta kalan bir halkın iradesini daha ne kadar görmezden gelmek mümkün? Ve dünya, Gazze’nin ardından yükselen bu sesi daha ne kadar duymamış gibi davranabilir? Bu işgal, daha ne kadar sürecek ve Filistin artık ne zaman özgür bir devlet olarak mücadelesini zaferle sonuçlandıracak?

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.