20 Ekim 2026

Berlin’in İsrail politikası ve normatif güç kaybı

Avrupa'nın lokomotifi Almanya; ekonomik durgunluk, göç tartışmaları ve yükselen aşırı sağın gölgesinde. Berlin bir yandan iç krizlerle boğuşurken, diğer yandan Rusya ve İsrail politikaları ile göçmenlerin konumunu yeniden masaya yatırarak tarihi kabullerini kıyasıya sorguluyor.

Almanya, Avrupa’nın ekonomik lokomotifi olmanın ötesinde, insanlık tarihinin en yıkıcı iki dünya savaşının baş aktörlerinden olsa da hala kıtanın siyasi geleceğini belirleyen ülkelerin de başında geliyor. Ancak bugün Berlin’in önünde ilk etapta ekonomik durgunluk, göç tartışmaları ve yükselen aşırı sağ gibi kayda değer sorunlar göze çarpıyor. Buna ilaveten Almanya, dış politikasının temel kabullerini, Rusya’yla tarih boyu inişli çıkışlı ilişkilerini, İsrail’e yönelik sorunlu tarihsel sorumluluk anlayışını ve göçmen kökenli vatandaşlarının devlet içindeki yerini de, keza bu dönemde kıyasıya surette yeniden tartışıyor.

Bilhassa 2025 yılı başından beri iktidarda olan Şansölye Friedrich Merz döneminde yaşanan siyasi sarsıntılar, bu dönüşümün geçici bir hükümet sorunu olmadığını gösteriyor. Bir tarafta İsrail’e tüm insanlık suçları ortaydayken verilen ve hız kesmeyen güçlü desteğin artık iç siyaset ve istihbaratın en hassas noktalarında dahi yarattığı bariz sorunlar, diğer tarafta Rusya’yla giderek sertleşen ve “savaş tamtamları”nın dahi çaldığı bir karşıtlık; aynı anda toplumun değişen demografik yapısı ve siyasetin, başta Türk kökenli, yeni aktörleri karşımızda beliriyor.

Gelinen noktada Almanya, bir yandan Avrupa’nın güvenlik mimarisinde daha fazla sorumluluk üstlenmeye ve tarihsel rakipleri Fransa ile İngiltere’nin bu anlamda bir adım ötesinde kalmaya çabalarken; diğer yandan dış politikasıyla da ilintili olarak, içeride nasıl bir toplum ve devlet olmak istediği konusunda da uzlaşmakta zorlanmayı sürdürüyor.

Tutuklanan istihbarat başkanı, İsrail’e “amansız destek” ve diplomatik maliyet

Friedrich Merz’in liderliğindeki Almanya, Avrupa’nın güvenlik ve savunma politikalarında şüphesiz daha iddialı olmak istiyor. Rusya’yla savaş pahasına Ukrayna’ya kıyasıya destek; tüm nüfusunu bu yolda gerekirse “ordu gerçeği”yle yeniden tanıştırabileceği yönündeki sinyaller de bunun bazı güncel kanıtları. Ancak bu iddialar, ülkenin içeride yaşadığı siyasi gerilimlerle ve dışarıda aldığı tartışmalı pozisyonlarla sınanıyor. Güncel ekonomik sorunlar, 1950’lerden sonra “Almanya’yı yeniden Almanya yapan” misafir işçilerle başlayan ve bugün farklı boyutlar kazanan göç tartışmaları, bu esnada, müzmin bir tarihi arka plana sahip aşırı sağın yeniden yükselişi ve hükümetin toplumsal desteğini koruma mücadelesi, Berlin’in manevra alanını hiç olmadığı kadar daraltıyor.

Tüm bu sorunlara tabiri caizse “tuz biber eken” en hassas başlıklarından biri ise “İsrail politikası” olarak kalmaya devam ediyor. Almanya’nın her defasında altını çizmekten çekinmediği, “Holokost nedeniyle İsrail’in güvenliğine özel sorumluluk atfetmesi” gerçeği, İsrail’in de bunu bilip adeta “şımarık ve arsız bir çocuk” gibi başta Filistin’de ve tüm komşu alanlarında önündeki her şeyi yıkıp yıkmasıyla, Almanya’nın, dünya savaşları sonrasında özenle ve büyük uğraşlarla yeniden topladığı “dünyadaki kredisi”nde çok önemli kayıplar ortaya çıkmış durumda. Şüphesiz bu yaklaşımın somut diplomatik maliyetleri de ortada. Almanya, Haziran 2026’da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi için yürüttüğü girişimde yeterli desteği sağlayamadı. Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Ukrayna’ya verilen güçlü desteğin ve İsrail’e yönelik tarihsel sorumluluk çerçevesinde izlenen politikanın bazı ülkelerin oy tercihlerini etkilemiş olabileceğini ifade etti. Merz hükümetinin asıl sorunu da bu manada sadece eleştirilerle karşılaşması değil; Almanya’nın kendi tarihinden kaynaklanan sorumlulukları bugünün uluslararası krizleriyle nasıl bağdaştıracağı konusunda ikna edici bir çerçeveyi hala sunamamasından geçiyor.

Bu bağlamda, Almanya’nın güvenlik politikalarındaki çelişkileri gösteren en çarpıcı güncel gelişmelerden biri ise ülkenin eski dış istihbarat başkanının tutuklanması oldu. 1998–2005 yılları arasında Federal İstihbarat Servisi BND’yi yöneten, bazı kesimlerce oldukça “muteber” ve “efsanevi” görülen bir isim olan August Hanning’in, eski çalışma arkadaşından binlerce gizli belge aldığı ve bunların bir bölümünü, kişisel servet edinimiyle bağlantılı, özel danışmanlık faaliyetlerinde ve başta İsrail merkezli yabancı istihbarat çevreleriyle temaslarında kullanmış olabileceği iddia edilmekte.

Hanning soruşturmanın bütün ayrıntıları tabiatıyla henüz açıklanmasa da bu iddiaların kendisi bile Almanya’nın güvenlik bürokrasisi açısından son derece ciddi. Bu noktada temel bir ironi ise dikkat çekici. Berlin, Rusya’yı Avrupa güvenliğine yönelik başlıca tehditlerden biri olarak tanımlıyor; Ukrayna’ya desteğini artırıyor ve istihbarat kapasitesini güçlendirmeye çalışıyor. Fakat aynı sırada, eski bir istihbarat başkanının gizli bilgilere erişimi ve bu bilgileri nasıl kullandığı konusunda soruşturma yürütülüyor. Üstelik basında adı geçen olası yabancı bağlantılar konusunda da henüz kesinleşmiş bir tablo bulunmuyor. Her ne kadar Hanning’in İsrail ve Mossad’la yakın bağlantıları açık olsa da, konunun Rusya ve Çin’e kadar uzanan yansımaları da olabileceği dikkatlerden kaçmıyor.

 “Putin’le savaşın eşiğine”: Rusya ve çözülen Alman diplomasisi

Bu manada, Almanya’nın Rusya’yla ilişkilerindeki dönüşüm, bu ülke özelindeki son otuz yılın en çarpıcı dış politika değişimlerinden biri. Soğuk Savaş sonrasında Berlin, Moskova’yla ekonomik karşılıklı bağımlılığın ve diyaloğun Avrupa güvenliğine katkı sağlayabileceğini düşündü. Gerhard Schröder döneminde enerji ilişkileri derinleşti; Angela Merkel döneminde de Rusya’yla ekonomik bağlar sürerken siyasi gerilimler yönetilmeye çalışıldı. Bu politikanın temelinde, ekonomik ilişkilerin Rusya’yı Avrupa düzenine daha fazla bağlayabileceği, diğer bir deyişle katı Realist açılımlara karşı liberal bağlantısallık varsayımı bulunuyordu. Özellikle doğal gaz, Alman sanayisi için önemli bir unsurken Rusya açısından da Avrupa pazarına erişim stratejik değer taşıyordu. Fakat 2014’te Kırım’ın ilhakı, ardından 2022’de başlayan geniş çaplı Rusya-Ukrayna savaşı, bu yaklaşımın sınırlarını ortaya çıkardı.

Bugün Merz hükümeti, Ukrayna’ya askerî ve ekonomik desteği Alman ve Avrupa güvenliğinin bir parçası olarak görüyor. Berlin, Rusya’nın saldırısını sadece Ukrayna’nın egemenliğine yönelik bir ihlal olarak görmenin yanlış olduğunu, Avrupa’nın güvenlik düzenine yönelik daha geniş bir tehdit olarak değerlendirilmesi gerektiğini defaatle dile getirdi. Peki, Almanya’nın bugünkü durumunun sorumlusu Ukrayna’ya destek vermesi mi, yoksa Moskova’yla ilişkilerde önceki yıllarda geliştirilen stratejinin başarısızlığı mı?

Bu soruya tek bir cevap vermek yanıltıcı olur. Rusya’nın 2022’deki saldırısı, Ukrayna’nın kendisini savunma hakkını ve Avrupa ülkelerinin güvenlik kaygılarını açıklayan temel gelişmedir. Almanya’nın Ukrayna’ya destek vermesi, tek başına Rusya’yla ilişkilerin bozulmasının nedeni olarak gösterilemez. Buna karşılık, Berlin’in geçmişte Rusya’ya enerji bağımlılığını azaltmakta gecikmesi ve ekonomik karşılıklı bağımlılığın siyasi davranışları sınırlayacağı varsayımına fazla güvenmesi ciddi bir stratejik sorgulamayı hak ediyor. Gerhard Schröder’in kısa süre önce Ekim ayında, Vladimir Putin’in doğum günü etkinliğine katılması üzerine Merz’in sert tepki göstermesi, bu ikilemli geçmişin Alman siyasetinde hâlâ kapanmadığını gösterdi. Schröder’in Rus enerji şirketleriyle ilişkileri yıllardır eleştiri konusu. Ancak mesele yalnızca eski bir şansölyenin kişisel tercihleri değil; Almanya’nın bir dönem stratejik ve toplumsal ortaklık kurduğu Moskova’yla bugün neden “sıcak savaş” söylemlerinin dahi esirgenmediği oldukça karşıt bir noktaya bu hızla geldiği.

Türk toplumunun “hızlı yükselişi” nasıl yorumlanmalı?

Bütün bu sert ve yorucu gelişmeler yaşanırken Almanya’daki farklı bir dönüşümün belki de en dikkat çekici boyutu, Türk kökenli vatandaşların, toplumun ve ekonominin içinde son 70 yıldır artarak yer almalarını müteakip, artık Alman devletinin, yönetim ve bürokrasi mekanizmalarının da en kritik kurumlarının da parçası hâline gelmeleri. 1960’larda iş gücü ihtiyacıyla başlayan göç, süreçte Almanya’nın demografik, kültürel ve siyasi gerçekliğini değiştirdi. Bir zamanlar geçici işçilik üzerinden tanımlanan topluluk, bugün siyasetçiler, hukukçular, akademisyenler, bürokratlar ve güvenlik uzmanları yetiştiriyor.

Bu değişimin son dönem sembolik örneklerinden biri Sinan Selen. İstanbul doğumlu Selen, Almanya’nın iç istihbarat teşkilatı Anayasayı Koruma Federal Dairesi’nin (BfV) başkanlığına yaklaşık bir yıl önce getirildi. Göçmen kökenli bir ismin böyle hassas bir kurumun başına geçmesi, Alman devletinin dönüşümü bakımından dikkat çekici. Çünkü iç istihbarat yalnızca terörizm ve aşırılıkçılıkla mücadele eden bir kurum değil; aynı zamanda devletin hangi tehditleri nasıl tanımladığını ve demokratik düzeni nasıl koruduğunu gösteren kritik bir yapı. Elbette bir kişinin kökeninden hareketle kurumun politikalarının değişeceği sonucuna varılamaz, ancak Selen’in yükselişi, Almanya’da liyakat ve kurumsal deneyim üzerinden ilerleyen kariyerlerin göçmen kökenli vatandaşlar için de mümkün hâle geldiğini gösteriyor.

Berlin’deki gelişmeler de benzer bir değişimin işareti. Eylül 2026’daki eyalet seçimlerinde “Die Linke” partisinin başarısının ardından Türk kökenli siyasetçi Elif Eralp, başkentte yönetimi üstlenebilecek en önemli isim olarak belirdi. Ancak tüm bu gelişmeleri yalnızca “Türklerin yükselişi” şeklinde okumak da yeterli olamaz; nitekim Almanya’daki göçmen kökenli nüfus homojen bir siyasi topluluk değil; farklı kuşakların, sınıfların, özünde Türkiye’ye kadar uzanan ideolojik mücadelelerin, görüşlerin ve toplumsal deneyimlerin bulunduğu geniş bir kesimden söz edilmesi bu anlamda önemli.  

Bu noktada “göçmen yönetimi” kavramını iki yönüyle değerlendirmek gerekiyor. Birincisi, devletin göçü, entegrasyonu, vatandaşlığı ve toplumsal güvenliği nasıl yönettiği. İkincisi ise göçmen kökenli vatandaşların yalnızca yönetilen değil, yönetime katılan aktörlere dönüşmesi. Almanya’nın demokratik geleceği bakımından asıl sınav, bu iki yön arasındaki dengenin nasıl kurulacağıdır. Öte yandan Almanya’daki tüm bu gelişmelerde, göçmenlerin artık sadece entegrasyon politikalarında değil, daha katı güvenlik politikalarının da merkezinde yer aldığı atlanmamalı ve bu noktada belki de rahatsız edici bir soru da akıllarda çıkmamalı: Almanya, göçmenleri eşit yurttaşlar olarak mı kabul etmektedir, yoksa onları daha etkin biçimde denetlemek için “içeriden” yönetim modellerini inşa etmeyi öncelik mi saymaktadır? Zira, “çeşitlilik söylemi”, liberal bir değer olmaktan çıkıp güvenlik devletinin vitrini hâline geldiğinde, “entegrasyon” yerine “gözetim” kurumsallaşır. Ve belki de postmodern açılımların en bilinen isimlerinden Michel Foucault’nun da tarif ettiği kayda değer bir ilke Almanya için de kaçınılmaz hale gelebilir: “modern iktidar artık dışlayamaz; içerir, kaydeder ve denetler”.

"Alman Çıkmazı": “Yeniden büyük güç olmak”

Almanya’nın tarihindeki iki dünya savaşı, Avrupa ve dünya için yıkıcı sonuçlar doğurdu. Ancak bu geçmiş, bugünkü Almanya’yı değişmez bir askerî yayılmacılık eğilimiyle açıklamayı haklı kılmaz; zira savaş sonrası demokratik kurumlar, Avrupa bütünleşmesi ve tarihsel sorumluluk bilinci de aynı derecede önemli addedilmeli. Bununla birlikte, tarihte de sıkça izlendiği üzere, yine Rusya gibi bir aktörün dış etkisiyle Almanya’nın yeniden daha güçlü bir askerî ve jeopolitik rol üstlenmeye çalıştığı bir döneme girmiş haldeyiz, bu nedenledir ki geçmişin dersleri tabiatıyla yeniden anlam kazanıyor. Merz hükümeti bir taraftan savunma kapasitesini artırmak ve Rusya’ya karşı Avrupa’nın güvenliğini güçlendirmek istiyor; diğer taraftan İsrail’e desteğinin tarihsel ve siyasi gerekçelerini “her ne pahasına” savunuyor. İçeride ise aşırı sağın yükselişi, ekonomik kaygılar ve göç tartışmaları toplumun geleceği konusunda farklı görüşleri karşı karşıya getiriyor. Bütün bu meseleler, Almanya’nın aynı anda hem daha güçlü bir devlet hem de daha kapsayıcı bir toplum olma iddiasını sınamayı sürdürecek görünüyor.

Almanya’nın geleceği bu manada yalnızca Merz hükümetinin ne kadar süre daha ayakta kalacağıyla da belirlenmeyecek gibi. Daha derin mesele, ülkenin yeni dünya düzenindeki rolünü ve başat gücü olduğu AB’nin pozisyonunu hangi ilkeler üzerine kuracağı. Çünkü Almanya artık ne yalnızca ekonomik gücüyle Avrupa’yı yönlendirebilen eski bir modelin içinde ne de göçmenleri geçici iş gücü olarak gören eski toplumsal anlayışın sınırlarında yaşayabilir.

Diğer bir deyişle, Almanya’da asıl değişen, hükümetler ve içindeki isimlerin ötesinde; devletin dünyadaki rolü ve toplumun kendi içindeki tanımıdır. Berlin bu iki dönüşümü tutarlı bir stratejiyle birleştirebilirse Avrupa’nın geleceğinde hatta küresel manada da belirleyici bir güç olabilir; aksi hâlde dışarıda sertleşen, Türk toplumu gibi unsurlarına yeni alanlar açsa da içeride git gide bölünen, Hanning gibi en kıdemli yetkililerinin de bu esnada ciddi skandallara karışmalarını önleyemeyen; kısacası geçmişiyle bugünü arasında sıkışan bir ülke olarak kalma riskiyle karşı karşıya olmayı sürdürecektir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...