Silikon Vadisi'ne takılan görünmez zincir: Trump ve yeni kurumsal ulusalcılık
ABD Başkanı Trump'ın teknoloji devlerine verdiği madalyalar, şirketrokrasi karşısında devlet gücünü yeniden tahkim etme hamlesi olarak okunabilir. Bu adım, devleri ulusal çıkarlara zincirleyerek yeni bir “kurumsal ulusalcılık” çağını başlatıyor.
Geçtiğimiz günlerde, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump'ın Beyaz Saray'da düzenlenen “Bilim: Yeni Bir Altın Çağ Zirvesi”nde altı büyük teknoloji devinin liderine “Ulusal Bilim Madalyası” ve “Ulusal Teknoloji ve İnovasyon Madalyası” takdim etmesi, küresel siyaset ve teknoloji dünyasında derin yankılar uyandıran, tarihsel nitelikte bir adım. Sergey Brin (Google), Jensen Huang (Nvidia), Elon Musk (SpaceX), Lisa Su (AMD), Michael Dell (Dell) ve Satya Nadella'nın (Microsoft) bizzat başkanın elinden bu nişanları alması, sıradan bir bürokratik seremoniden ibaret görülemez. Bu tablo, aslında yirmi birinci yüzyılın en büyük jeopolitik ve ekonomi-politik çatışmalarından birinin en net biçimde sahneye konuluşu. Mevcut çatışma, geleneksel ulus-devlet yapısını savunan ulusalcılar ile devasa sermaye ve teknoloji birikimiyle devletlerin bile üzerine çıkmaya başlayan şirketrokrasi mekanizması arasında. Trump’ın bu kararlı adımı, gücü teknoloji devlerine kaptırmamak, onları devletin mutlak çıkarlarına tabi kılmak ve Amerikan ulusalcılığının geniş şemsiyesi altına almak için kurgulanmış son derece stratejik bir hamle.
İnsanlık tarihi boyunca egemenlik ve güç kavramları genellikle askerî kapasite, toprak büyüklüğü, yeraltı kaynaklarına sahip olma ve nüfus yoğunluğu gibi somut parametreler üzerinden tanımlanmıştı. Lakin yirmi birinci yüzyıla geldiğimizde güç denklemi tamamen değişmiş durumda. Günümüzde gerçek hegemonya; veriye hükmedenlerin, yapay zekâ algoritmalarını şekillendirenlerin, yörüngeyi kendi iletişim uydularıyla donatanların ve mikroçip tasarımlarında tekel konumuna ulaşan yapıların eline geçti. Bugün Nvidia, Microsoft, Google veya Apple gibi dev teknoloji firmalarının piyasa değerleri, dünyadaki birçok bağımsız ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasının katbekat üzerinde. Böylesine devasa bir mali kudret, kaçınılmaz olarak beraberinde siyasi ve jeopolitik bir etki de getiriyor. Örneğin Elon Musk’ın Starlink uyduları üzerinden dünyanın farklı çatışma bölgelerindeki iletişim altyapısını tek başına yönetebilmesi, Google’ın arama algoritmalarının küresel çapta bilgi akışını ve dolayısıyla kitlelerin oy verme davranışlarını yönlendirebilmesi veya Nvidia’nın ürettiği üst düzey grafik işlemci birimlerinin küresel yapay zekâ yarışının galiplerini belirlemesi, bu şirketlerin klasik anlamda birer ticari işletme olmaktan çoktan çıktığını kanıtlıyor. Artık karşımızda basit şirketler değil; kendi iç kuralları, uluslararası vizyonları ve devletler üstü etki alanları olan yarı-devletler veya egemen aktörler bulunuyor.
Şirketrokrasi kavramı bize ne anlatıyor?
Tam bu noktada şirketrokrasi kavramının günümüzdeki anlamını derinlemesine tahlil etmek gerekir. Şirketrokrasi, en yalın tanımıyla karar alma süreçlerinin, yasaların, regülasyonların ve kamu politikalarının, devasa şirketlerin çıkarları doğrultusunda şekillendirildiği, resmî devlet aygıtının ise arka planda basit bir düzenleyiciye veya bu devlere hizmet eden bir meşruiyet mekanizmasına dönüştüğü yönetim sistemidir. Özellikle küreselleşmenin altın çağını yaşadığı son birkaç on yılda, Amerikan merkezli teknoloji devleri kendilerini ulusların ötesinde konumlandırma, küresel vatandaşlar olarak tanımlama eğilimine girmişlerdi. Tedarik zincirlerini dünyanın en ucuz iş gücü sunan bölgelerine kaydırmışlar, elde ettikleri trilyonlarca dolarlık kârları vergi cennetlerinde tutarak Amerikan devletinin mali kapasitesini aşındırmışlar ve pek çok durumda Amerikan devletinin stratejik çıkarlarından ziyade küresel pazarın bitmek bilmeyen taleplerine öncelik vermişlerdi. Bu dev yapılar, yasama organlarına yaptıkları devasa lobi faaliyetleriyle kanunları kendi lehlerine değiştirmiş, teknolojik ilerlemenin yönünü toplumun faydasından çok hissedarlarının kâr maksimizasyonuna göre ayarlamışlardı. Bu kontrolsüz güç birikimi, ulusal egemenliği savunan kesimler için varoluşsal bir tehdit boyutuna ulaştı.
Ulusalcılar açısından şirketrokrasinin bu denli dizginsiz büyümesi, devletin bekası ve halkın egemenliği için kabul edilemez bir boyutta. Eğer bir ülkenin vatandaşları, doğru bilgiye ulaşmak için bir arama motoruna, ulusal güvenliklerini sağlamak için özel bir şirketin uzay teknolojilerine, ekonomik kalkınmalarını sürdürmek için bir başka şirketin çip tasarımlarına tam bağımlı hâle gelmişse, orada klasik anlamda bir devlet otoritesinden söz etmek mümkün müdür? Şirketlerin devlet politikalarına boyun eğmek yerine devlet politikalarını dikte etmeye başladığı bir senaryoda, seçilmiş hükûmetlerin demokratik meşruiyeti de fiilen ortadan kalkar. Donald Trump’ın temsil ettiği siyasi çizgi, tam olarak bu kırılma noktasına müdahale etme niyetinde. Ulusalcı kanat, devleti yeniden merkeze almayı ve küreselci şirketrokrasinin sınırsız genişlemesini ulusal güvenlik parametreleri doğrultusunda kontrol altına almayı hedefliyor. Devletin, gücünü teknoloji devlerinin insafına terk etmesi, uzun vadede kendi intiharını onaylaması demek.
Gücü dizginleme stratejisi
Başkan Trump’ın altı teknoloji liderini Beyaz Saray’da ağırlayarak onlara ulusal hazine payesi vermesi, gücü elden bırakmamak adına geliştirilen bu dizginleme ve yönlendirme stratejisinin en kritik hamlelerinden biri. Dışarıdan bakan yüzeysel bir gözlemci için bu durum, Amerikan başkanının teknoloji devlerine boyun eğmesi veya onların başarılarını yüceltmek zorunda kalması gibi algılanabilir. Lakin meselenin özüne inildiğinde bu ritüel, devletin hiyerarşik üstünlüğünü simgesel olarak yeniden tesis etme ve bu sivil devleri Amerikan ulusal hedeflerine hizmet eden birer nefer hâline getirme çabasıdır. Trump yönetimi, şirketrokrasi ile doğrudan, yıkıcı bir savaşa girmek yerine, onlara kurumsal ulusalcılık adı verilen yeni bir çerçeve dayatıyor. Bu doktrine göre, teknoloji devleri büyümeye, devasa kârlar elde etmeye ve küresel çapta faaliyet göstermeye devam edebilirler; fakat nihai sadakatleri, yenilikçi kapasiteleri ve stratejik öncelikleri bütünüyle Amerikan devletine ait olmak mecburiyetindedir.
Zirvede verilen madalyaların sahiplerine ve temsil ettikleri teknolojik alanlara dikkatle bakıldığında, atılan adımın ne denli hesaplanmış olduğu açıkça görülüyor. Yarı iletken mühendisliğindeki vizyonuyla AMD'den Lisa Su, çip devriminin öncüsü Nvidia'dan Jensen Huang, uzay ve savunma lojistiğinde tekel kuran SpaceX'ten Elon Musk, devasa bulut altyapıları ve yapay zekâ entegrasyonuyla Microsoft'tan Satya Nadella, veri algoritmalarıyla dünyayı şekillendiren Google'dan Sergey Brin ve bilgi işlem altyapısıyla Dell'den Michael Dell... Bu isimler ve yönettikleri alanlar, geleceğin savunma sanayisinin, istihbarat ağlarının, ekonomik egemenliğinin ve hatta siber uzaydaki savaşların omurgasını oluşturuyor. Amerika Birleşik Devletleri, özellikle Çin ile girdiği kıyasıya teknolojik rekabette, bu altı şirketin altyapısına ve inovasyon hızına yaşamsal bir düzeyde muhtaç. Bu sebeple devlet, bu şirketlerin başarılarını kişisel veya kurumsal bir zaferden ziyade, Amerikan ulusal zaferi olarak çerçeveliyor.
Madalya töreni, onurlandırma kılıfı altında sunulan diplomatik bir itaate davet hamlesi. Teknoloji devlerine böylesine prestijli ulusal nişanlar takmak, onları halkın gözünde kahramanlaştırdığı ölçüde, boyunlarına ABD Ulusal Çıkarları yazılı, koparılması imkânsız görünmez bir zincir takmak anlamına geliyor. Trump onlara adeta, “Sizler kendi başınıza buyruk küresel aktörler değilsiniz; sizler Amerikan ulusal gücünün, bizim kontrolümüzdeki taşıyıcı kolonlarısınız” mesajını veriyor. Milyarlarca dolarlık şahsi servetleri bulunan, şirket bütçeleri trilyonlarla ifade edilen bu figürler için bir metal parçasının veya madalyanın hiçbir maddi değeri yok. Burada asıl amaçlanan şey politik psikoloji. Bu onurlandırma, onların tarihsel miraslarını ulus-devletin resmî anlatısına kalıcı olarak perçinliyor. Liderlerin egoları okşanarak, küreselci ajandalardan uzaklaşmaları ve ulusalcı çerçevenin organik bir parçasına dönüşmeleri sağlanıyor. Eğer devlet bu devleri sistemin içine çekip entegre etmeseydi, bu firmalar küresel sermaye odaklarıyla birleşerek ulusalcı yapıları büsbütün tasfiye edecek bir noktaya evrilebilirdi.
Trump’ın stratejik hamleleri
Bu stratejik vizyon, Trump'ın son dönemde teknoloji politikaları ekseninde attığı diğer çarpıcı adımlarla birlikte okunduğunda çok daha bütüncül bir anlam kazanıyor. Beyaz Saray'ın yapay zekâ şirketleriyle bir araya gelerek imzaladığı gönüllü yasalar, yapay zekânın kontrolsüz ilerlemesine karşı atılmış ulusal güvenlik adımlarıdır. Keza Amerikan devletinin büyük yapay zekâ şirketlerine ortak olarak devasa bir kamu refah fonu kurma planları, devlet kapitalizmi ve ulusalcı politikaların en tepe noktası. Hatta Trump'ın Yapay Zekâ Kuvvetleri kuracağına dair açıklamaları, teknolojik altyapının tıpkı askerî birimler gibi doğrudan devlet kontrolüne alınması niyetini hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde dışa vuruyor. Toplum, yapay zekânın işsizlik yaratmasından, derin sahte teknolojileriyle gerçeğin manipüle edilmesinden ve elitlerin dünyayı tekelleştirmesinden derin kaygı duyuyor. Ulusalcı akım, bu toplumsal huzursuzluğu bir manivela olarak kullanıp şirketrokrasiye karşı devletin koruyucu kalkanını öne çıkarıyor. Halkın gözünde devlet, teknoloji devlerinin mutlak efendisi konumuna yükseltilmek isteniyor.
Geleneksel ulus-devlet yapılarının şirketrokrasi ile mücadelesinde geçmiş on yıllarda sıklıkla başvurduğu yöntem, hukuki regülasyonlar ve anti-tröst yasaları üzerinden bu yapıları bölerek küçültmekti. Yirminci yüzyılın başlarında Standard Oil veya AT&T gibi dönemin devasa tekel şirketleri, Amerikan hükûmetlerinin doğrudan hukukî müdahaleleriyle parçalanmış ve devletin otoritesi yeniden sağlanmıştı. Ne var ki yirmi birinci yüzyılın teknoloji devleri, fiziksel bir üretim bandından ziyade soyut verilere, dijital algoritmik sistemlere ve bulut mimarisine dayandıkları için, onları eski usul yasalarla parçalamak pratik olarak imkânsız hâle gelmişti. Üstelik Google'ı veya Microsoft'u zayıflatmak, doğrudan Amerikan siber altyapısını ve küresel teknoloji yarışındaki rekabet gücünü zayıflatmak anlamına geliyordu. Ulusalcılar, bu şirketleri dışlayarak, parçalayarak veya küçülterek boyun eğdiremeyeceklerini açıkça kavradılar. Bu yapıları yok etmek, devlete de telafisi imkânsız zararlar verecekti. Bunun yerine seçilen yol, onları mevcut bütünlükleri içinde muhafaza ederek tamamen devletin stratejik aklına entegre etmek. Yeni Bir Altın Çağ Zirvesi, geçmişteki anti-tröst savaşlarının yerini, entegrasyon ve mutlak itaat sözleşmelerinin aldığının delili niteliğinde.
Silikon Vadisi'nin kültürel ve politik dönüşümü
Bunun devamında, yaşanan bu stratejik yakınlaşma Silikon Vadisi'nin kendi içindeki kültürel ve politik dönüşümü de gözler önüne seriyor. Bir zamanlar sınırları reddeden, küresel barış, açık kaynak kodları ve evrensel değerler gibi ütopyalarla yola çıkan teknoloji dünyası, bugün jeopolitik gerçekliğin sert duvarına çarptı. Ulusal sınırların ortadan kalktığına inanan teknoloji elitleri, veri gizliliği savaşları, çip ambargoları ve ulusal siber güvenlik yasalarıyla karşılaştıklarında, bir devlete yaslanmadan küresel arenada var olamayacaklarını tecrübe ettiler. Başkanın onlara uzattığı madalya, Silikon Vadisi'nin bu yeni “reel-politik” uyanışını taçlandırıyor. Elon Musk'ın askerî ihalelerde Amerikan devletiyle iç içe geçmesi, Microsoft'un Amerikan ordusuna milyarlarca dolarlık artırılmış gerçeklik donanımları üretmesi veya Google'ın istihbarat analizleri için altyapı sağlaması, bu kültür değişiminin sahadaki karşılığı. Şirketler artık kendilerini birer küresel dünya vatandaşı olarak değil, gerektiğinde “Amerikan milliyetçisi” olarak tanımlamak zorundalar. Madalya töreni, bu mecburi ideolojik dönüşümün devlet katındaki kabulü.
Şirketrokrasi açısından meseleye yaklaştığımızda ise ortada gönüllü bir teslimiyetten ziyade, stratejik ve zorunlu bir uzlaşma yatıyor. Musk, Huang, Nadella, Brin, Su ve Dell gibi teknoloji dehaları, günümüz dünyasında Amerikan devletinin jeopolitik şemsiyesi olmadan ayakta kalamayacaklarının bilincindeler. Avrupa Birliği'nin ardı ardına kestiği astronomik cezalar, uygulanan katı veri regülasyonları ve giderek sertleşen küresel anti-tröst davaları, bu şirketleri ulusal bir limana sığınmaya mecbur bırakıyor. Şirketler, Amerikan ordusunun siber caydırıcılığından, diplomasisinin küresel pazar açma kapasitesinden ve doların finansal hegemonyasından faydalanabilmek için ulusalcı devletin çizdiği sınırları kabul etmek zorunda. Ortada asimetrik ama karşılıklı bir bağımlılık mevcut. Ulusalcılar küresel hegemonyayı sürdürmek için teknoloji devlerinin eşsiz inovasyon kapasitesine, teknoloji devleri ise operasyonlarını sürdürebilmek için devletin korumasına ihtiyaç duyuyorlar. Gerçekleşen zirve, bu zorunlu ittifakın resmî olarak ilan edildiği yer.
Neticede, ABD Başkanı Trump’ın bahsi geçen teknoloji liderlerine bu denli üst düzey ulusal madalyalar takdim etmesi, asla basit bir bilimsel teşvik veya takdir belgesi takdimi değil. Bu, yirmi birinci yüzyılın en büyük hegemonya savaşında, ulusal devlet aygıtının, devasa sermaye gücüne sahip şirketrokrasi karşısında havlu atmayı kesinlikle reddetmesinin somut, sembolik ve stratejik bir ilânı. Amerikan devleti, büyük teknoloji tekellerinin sahip olduğu veriye ve yapay zekâya dayalı gücün devlet otoritesini yutmasına izin vermemek adına onları millî değerler mertebesine yükselterek kontrol altına almayı seçti. Teknoloji devlerine biçilen bu rol, onlara Amerikan ulusal çıkarlarına aykırı hareket etme lüksünü kapatan, altı kalın çizgilerle çizilmiş siyasi bir sözleşme. Güç odakları, artık sınırları ve milliyeti belirsiz küresel şirketlerin steril yönetim kurulu odalarından alınıp, yeniden Washington'un güçlü denetimine, ulus-devletin gözetimine ve ulusalcı politikaların eksenine çekilmeye çalışılıyor. Trump’ın bu adımı, şirketrokrasinin küresel yükselişine karşı ulus-devlet modelinin verdiği en kapsamlı varoluşsal cevap ve önümüzdeki on yıllarda tüm dünyanın teknoloji-siyaset ilişkisini bu kurumsal ulusalcılık modeli şekillendirecek.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.