15 Ekim 2026

Suudi Arabistan-Husi geriliminde üç senaryo: Savaş mı, uzlaşma mı?

Yemen’de Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki askerî gerilim, İran Savaşı’nın etkisiyle bölgesel güvenlik dengelerini yeniden şekillendiriyor. Riyad, askerî caydırıcılık ile diplomatik uzlaşma arasında denge ararken çatışmanın geleceğini bölgesel aktörlerin tutumu belirleyecek.

Orta Doğu’da yaşanan çatışmaların çözümüne yönelik diplomatik girişimler kalıcı bir istikrar sağlayamazken mevcut krizlerin yeni gerilim alanlarıyla genişlemesi, bölgesel güvenlik ortamının giderek daha karmaşık hâle gelmesine neden oluyor. Özellikle ABD/İsrail-İran Savaşı’nın etkilerinin doğrudan ya da dolaylı olarak bölge geneline yayılması, donmuş çatışmaların yeniden yoğunlaşmasına zemin hazırlıyor. Yerel güç mücadelelerinin bölgesel rekabetle iç içe geçmesi, çatışmaların taraflarını ve hedeflerini çeşitlendirirken diplomatik çözüm süreçlerini de güçleştiriyor. Bu bağlamda dikkat çekici örneklerden biri Suudi Arabistan ile Husiler arasında yeniden yükselen askerî gerilimdir.

Yemen’de uzun süredir devam eden güç mücadelesi, son gelişmelerle birlikte sadece ülkenin siyasi geleceğiyle sınırlı olmayan, Suudi Arabistan’ın ulusal güvenliği, İran’ın bölgesel nüfuzu ve Kızıldeniz’deki stratejik dengeleri etkileyen bir boyut kazandı. Çatışmanın ulaştığı bu boyut, Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki ilişkilerin geleceğini daha geniş bir stratejik çerçevede değerlendirmeyi gerekli kılıyor. Zira yeniden yükselen askerî gerilim, Yemen’de kalıcı bir siyasi çözüme ulaşılmasını güçleştirmenin yanı sıra Riyad’ın son yıllarda askerî caydırıcılık ile diplomatik uzlaşma arasında geliştirmeye çalıştığı dengeyi sınıyor. Bu nedenle çatışmanın geleceğini belirleyecek temel mesele, Suudi Arabistan’ın Husiler karşısında askerî caydırıcılığı güçlendirme arayışını diplomatik çözüm hedefiyle nasıl bağdaştıracağı ve tarafların mevcut güç dengelerini hangi koşullarda siyasi bir uzlaşıya dönüştürebileceğidir.

Askerî müdahaleden yeniden tırmanan gerilime: Riyad’ın güvenlik açmazı

Suudi Arabistan’ın mevcut gelişmeler karşısındaki tutumunun anlaşılabilmesi için Yemen’e yönelik askerî müdahalenin başlangıçtaki hedefleri ile sonraki yıllarda ortaya çıkan sonuçların birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Riyad’ın 2015 yılında başlattığı askerî müdahale, Husilerin ilerleyişini durdurmayı ve uluslararası alanda tanınan Yemen hükûmetinin otoritesini yeniden tesis etmeyi amaçladı. Ancak yapılan operasyonlara rağmen Husilerin Yemen’in kuzeyinde hâkimiyetlerini korumaları, askerî müdahalenin hedeflenen siyasi sonuçlar üretmesini engelledi. Aynı zamanda Husilerin füze ve insansız hava aracı kapasitelerini geliştirmeleri, Yemen’deki çatışmanın Suudi Arabistan’ın ulusal toprakları açısından güvenlik tehdidine dönüşmesine neden oldu. Böylece askerî müdahalenin ekonomik ve siyasi maliyetleri ile Husilerin tamamen etkisiz hâle getirilmesinin güçlüğü, Riyad’ı çatışmanın sona erdirilmesine yönelik alternatif arayışlara yöneltti ve bu doğrultuda diplomatik araçlar öne çıktı. Özellikle 2022 yılında Birleşmiş Milletler öncülüğünde sağlanan ateşkesin ardından çatışmaların yoğunluğunun azalması, taraflar arasında müzakere zeminini kolaylaştırdı. Suudi Arabistan ile İran arasında 2023 yılında diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi de Yemen meselesindeki bölge ülkelerinin etkisinin azalması açısından önemli bir gelişme oldu. Ancak tüm bunlar taraflar arasında temel meselelerin çözülmesinde yeterli olmadı ve Husiler kontrol ettikleri bölgelerde varlıklarını sürdürürken Riyad da hareketin neden olduğu güvenlik tehditlerini ortadan kaldırabilecek bir düzenleme elde edemedi.

Nitekim İran merkezli savaşın bölgesel güvenlik dengelerini değiştirdiği ve Kızıldeniz’deki deniz ulaşımının giderek daha fazla tehdit altında kaldığı bir ortamda, Yemen’deki askerî mücadelenin yeniden derinleşmesi mevcut gerilimlere yeni bir boyut kazandırdı. Eylül 2026’da Husilerin Yemen’in batı kıyılarında ilerleyerek stratejik Moha Limanı’nı ele geçirmesi ve Babülmendep Boğazı çevresindeki konumunu güçlendirmesi, hareketin hem ülke içinde asker dengeleri hem de uluslararası deniz ticaretinin güvenliğini de etkileyebilecek bir kapasiteye ulaştığını gösteriyor. Buna karşılık Suudi Arabistan tarafından desteklenen Yemen hükûmet güçlerinin Ekim ayı başında başlattığı karşı harekatla beraber Birleşmiş Milletler Yemen Özel Temsilcisi Hans Grundber çatışmaların yeniden geniş çaplı savaşa dönüştüğü yönündeki açıklaması, askerî hareketliliğin ulaştığı boyutu ortaya koyuyor.

Ancak mevcut gerilimi önceki çatışmalardan ayıran asıl unsur, Yemen’deki askerî mücadelenin Suudi Arabistan’ın stratejik altyapısını doğrudan hedef alan saldırılarla eş zamanlı ilerlemesidir. Ekim ayının ilk günlerinde Riyad ve Abha havalimanlarına yönelik saldırılar, çatışmanın sivil ulaşım alt yapısı üzerindeki etkisini gündeme getirdi. Özellikle 10 Ekim’de 13 kişinin hayatını kaybettiği Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na düzenlenen saldırı ve daha sonra tekrar hedef alınması, Dhahran’daki Saudi Aramco yerleşkesine yönelik saldırı, Husilerin askerî baskıyı enerji ve ulaşım altyapısı üzerinden sürdürme kapasitesini gösteriyor. Bu gelişmeler, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki askerî operasyonlara sağladığı desteğin kendi topraklarında daha yüksek güvenlik maliyetleriyle karşılık bulabileceğine işaret ediyor.

Husilerin baskı stratejisi ve Riyad’ın önündeki üç senaryo

Husiler açısından bu saldırıların temel amacı, Riyad’ı Yemen’deki askerî operasyonlara verdiği desteği yeniden değerlendirmeye zorlamak ve hareketin siyasi ve ekonomik taleplerini kabul ettirebilecek bir baskı ortamı oluşturmaktır. Özellikle Husilerin kontrolündeki liman ve havalimanları üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması, kamu çalışanlarının maşlarının ödenmesi ve Yemen’in ekonomik kaynaklarına ilişkin talepler, askerî faaliyetlerin arkasındaki siyasi hedefleri ortaya koyuyor. Husilerin Yemen’de kazanımlarını korumaya çalışırken Suudi Arabistan’ın kendi topraklarında karşı karşıya kaldığı güvenlik maliyetlerini artırarak gelecekteki müzakerelerin koşullarını etkilemeye çalıştığı da ifade edilmelidir.

Bu gelişmeler Suudi Arabistan’ı kendi içinde farklı riskleri bulunan iki farklı seçenekle karşı karşıya bırakmaktadır. Öncelikle Riyad’ın Husilerin askerî kazanımlarını sınırlandırmak amacıyla Yemen’deki operasyonlara desteği artabilir. Bu Husilerin stratejik konumunu zayıflatabilir ancak çatışmanın uzaması, ekonomik maliyetlerin artması ve Suudi Arabistan’ın stratejik altyapısına yönelik tehditlerin yoğunlaşması ihtimalini de beraberinde getirir. Buna karşılık askerî baskının sınırlandırılması, kısa vadede güvenlik risklerini azaltabilirken Husilerin mevcut kazanımlarını daha güçlü bir müzakere aracına dönüştürebilir.

Bununla birlikte çatışmanın geleceğini Suudi Arabistan ile Husiler ile sınırlandırmamak gerekiyor. Zira çatışmanın geleceği, tarafların askerî kapasiteleri kadar bölgesel aktörlerin izleyeceği politikalara ve devam eden İran Savaşı’nın seyrine bağlı olacaktır. Husilerin Yemen’in Batı kıyılarında ilerleyişi, Suudi Arabistan’ın stratejik altyapısına yönelik saldırıları ve Riyad’ın güvenlik ortaklıklarını güçlendirme girişimleri, çatışmanın sadece iki taraf arasındaki güç mücadelesi üzerinden değerlendirilemeyeceğini gösteriyor. Özellikle Türkiye ve Pakistan’ın katılımıyla oluşturulan Mekke Savunma Anlaşması, ABD’nin bölgesel güvenlik politikasındaki öncelikleri, İran’ın Husiler üzerindeki etkisi ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’deki çıkarları önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek gelişmeleri doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir. Bu çerçevede çatışmanın genişlemesi, askerî baskı altında diplomatik temasların sürdürülmesi ve kapsamlı bir güvenlik anlaşmasına ulaşılması olmak üzere üç temel senaryo öne çıkıyor. Ancak bu senaryoları birbirinden net çizgilerle ayırmamak gerekiyor. Askerî gerilimin yoğunlaşması tarafları müzakereye zorlayabileceği gibi diplomatik girişimlerin sonuçsuz kalması yeni bir çatışma sürecini beraberinde getirebilir. Dolayısıyla geleceğe ilişkin esas mesel, tarafların hangi seçeneğe yöneleceğinden çok askerî ve diplomatik tercihlerin birbirini nasıl etkileyeceğidir.

Birinci senaryo: Askerî tırmanış ve bölgesel güvenlik iş birliğinin sınavı

Birinci senaryo Husilerin Suudi Arabistan’ın enerji tesisleri, havalimanları ve diğer stratejik altyapısına saldırıları yoğunlaştırması ve Riyad’ın buna Yemen’deki askerî operasyonların kapsamını genişleterek karşılık vermesidir.  Ancak Riyad’ın geçmişteki müdahale deneyimi, kapsamlı askerî operasyonların Husilerin siyasi ve askerî varlığını sona erdirmede yetersiz kalabileceğini gösterdi. Bu nedenle olası bir askerî genişleme, Yemen’in tamamında güç dengesini değiştirmekten ziyade Husilerin saldırı kapasitesini zayıflatmaya, stratejik geçiş noktalarında gücünü kırmaya ve gelecekteki müzakere koşullarını etkileme amacıyla gerçekleşebilir. Bununla birlikte Husilerin bu baskıya Suudi Arabistan’ın ekonomik altyapısını hedef alarak karşılık vermesi, askerî operasyonların başlangıçta öngörülen sınırların ötesine taşınmasına neden olabilir.

Böyle bir gelişme Suudi Arabistan’ın son dönemde geliştirdiği bölgesel güvenlik iş birliklerini de önemli bir sınamayla karşı karşıya bırakacaktır. Özellikle Türkiye ve Pakistan ile oluşturulan Mekke Savunma Anlaşması’nın işlevi, çatışmanın genişlemesi durumunda daha fazla tartışılan konu hâline gelecektir. Tabi bu noktada Suudi Arabistan’ın stratejik altyapısına yönelik saldırıların önlenmesi amacıyla hava savunması, istihbarat paylaşımı, askerî teknoloji ve lojistik destek sağlanması, çatışmanın doğrudan tarafı olmadan Riyad’ın savunma kapasitesinin güçlendirilebileceğini ifade etmek gerekiyor. Nitekim Türkiye ve Pakistan’ın Yemen’deki askerî operasyonlara katılması güvenlik iş birliğinin kapsamını değiştirerek çatışmanın bölgeselleşmesini hızlandırabilir. Dolayısıyla Mekke Savunma Anlaşması ilk sınavını Yemen’deki çatışmaya doğrudan dâhil olmadan Suudi Arabistan’ın güvenliğini nasıl sağlanacağı noktasında verecektir.

Bununla birlikte Riyad’ın hava savunma sistemleri, gelişmiş askerî teknolojileri ve istihbarat kapasitesi bakımından Washington ile geliştirdiği ilişkilerde önemini koruyor. ABD, İran’da devam eden savaşta üstlendiği sorumlulukları nedeniyle ilk aşamada Yemen’deki savaşın doğrudan tarafı olmak istemeyebilir. Ancak Husilerin Kızıldeniz’deki deniz ulaşımını ve ABD’nin bölgedeki askerî varlığını daha yoğun şekilde hedef almasıyla Yemen’deki çatışma İran’a yönelik bölgesel stratejinin bir parçasına dönüşebilir.

İkinci senaryo: Diplomatik temaslar ve bölgesel aktörlerin belirleyici rolü

İkinci senaryo tarafların askerî gerilimi tamamen sona erdirmeden diplomatik temasların yeniden öne çıkmasıdır.  Suudi Arabistan açısından Husilerin askerî gücünü tamamen ortadan kaldırmanın maliyetinin yüksek olduğu, Husiler açısından ise Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların askerî kazanımlarının korunmasını garanti etmediği göz önünde bulundurulduğunda belirli konularda taraflar uzlaşmaya gidebilir. Ancak bu seçeneğin başarılı olması İran, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İsrail’in izleyeceği politikalara da bağlıdır.

Husilerin Suudi Arabistan ve Kızıldeniz üzerinde baskı oluşturması Tahran’a devam eden savaşta avantaj sağlıyor gibi görünse de Husilerin kontrolsüz genişlemesi, İran açısından diplomatik ve askerî maliyetleri arttırabilir. Bu bağlamda Tahran Husilerin askerî faaliyetlerini bölgesel çıkarlarıyla uyumlu şekilde sınırlandırılmasını destekleyebilir. Tabi İran’ın diplomatik girişimde bulunması, Yemen’de siyasi hakimiyetlerini ve ekonomik taleplerini kabul ettirmek isteyen Husilerin uzlaşmayı kabul edeceği anlamına gelmiyor. Dolayısıyla diplomatik ilerleme sağlamak için Husiler ile müzakerenin Tahran ile bölgesel temaslar ile desteklenmesi gerekiyor.

BAE, Yemen’in güneyindeki siyasi ve askerî gruplarla geliştirdiği ilişkiler nedeniyle Suudi Arabistan ile Husiler arasında diplomatik görüşmelerin sonuçlarını etkileyebilecek önemli aktörlerden biridir. BAE’nin olası bir diplomatik uzlaşıya sağlayacağı en önemli katkı Yemen’in güneyindeki aktörlerin müzakere sürecine katılmasını kolaylaştırmak olacaktır. Ancak BAE’nin mevcut süreçteki konumunu, Husi saldırılarının neden olduğu güvenlik tehdidi ile Riyad’ın Yemen’deki nüfuzunun zayıflamasıyla elde edeceği kazanımlar arasında yapacağı fayda-maliyet hesaplaması belirleyecektir.

İsrail’in diplomatik temaslara yaklaşımı Yemen kaynaklı güvenlik tehditlerin yanı sıra İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde geliştirmeyi hedeflediği bölgesel normalleşme politikasıyla birlikte değerlendirilmelidir. Suudi Arabistan’ın anlaşmaya dâhil olması, İsrail açısından Arap dünyasıyla ilişkilerin geliştirilmesi ve İran’ın bölgesel etkisini sınırlandırabilecek yeni bir güvenlik ve iş birliği zemini anlamına geliyor. Husilerin Riyad’a yönelik saldırıları, İsrail açısından Suudi Arabistan’ın güvenlik ihtiyaçlarını nedeniyle yakınlaşmayı arttıracak bir gelişme olarak değerlendiriliyor olabilir. Dolayısıyla Riyad’ın Husilerle anlaşmaya varması, İsrail’in Suudi Arabistan ile yakınlaşma gerekçesini zayıflatabilir. Diğer yandan Husilerin askerî gücünün korunması ve İran ile ilişkilerini sürdürmesi İsrail açısından güvenlik tehdidi oluşturuyor. Bu kapsamda Suudi Arabistan-Husi anlaşmasına yönelik İsrail’in tutumunu belirleyecek temel unsur, diplomatik çözümün hem İran bağlantılı güvenlik tehditlerini hem de Riyad ile normalleşme sürecini nasıl etkileyeceği olacaktır.

Üçüncü senaryo: Kapsamlı anlaşma ve kalıcı güvenlik dengesi arayışı

Üçüncü senaryo ise Suudi Arabistan ile Husiler arasında güvenlik, ekonomi ve siyasi temsil konularını birlikte ele alan kapsamlı bir anlaşmaya ulaşılmasıdır. Ancak böyle bir uzlaşının sağlanması karşılıklı beklentilerini somut ve uygulanabilir yükümlülüklere dönüştürebilmelerine bağlıdır. Riyad açısından temel öncelik Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarının durdurulması, sınır güvenliğinin sağlanması ve stratejik altyapının korunmasıdır. Husiler açısından ise kontrol ettikleri bölgelerde siyasi konumlarının geleceği, liman ve havalimanlarına yönelik kısıtlamaların kaldırılması, kamu çalışanlarının maaşlarının ödenmesi ve ekonomik kaynakların paylaşımı öne çıkıyor. Dolayısıyla söz konusu senaryonun gerçekleşmesi için Suudi Arabistan’ın güvenlik beklentileri ile Husilerin siyasi ve ekonomik talepleri arasında karşılıklı kabul edilebilir bir düzenleme oluşturulması gerekiyor. Bu koşullarda uzlaşmanın sağlanmasında karşılıklı yükümlülüklerin belirli bir takvime bağlandığı kademeli bir süreç uygulanabilir görünüyor. Bu noktada Umman’ın taraflarla geliştirdiği iletişim kanalları diplomatik sürecin işleyişine katkı sağlayabilir.

Üç senaryo birlikte değerlendirildiğinde, Suudi Arabistan-Husi denkleminin geleceğinin sadece tarafların askerî kapasitesine veya diplomatik uzlaşma iradesine bağlı olmadığı anlaşılıyor. Çatışmanın genişlemesi durumda Mekke Savunma Anlaşması’nın uygulama kapasitesi ve ABD’nin sağlayacağı desteğin kapsamı belirleyici olurken diplomatik temasların öne çıktığı süreçte İran, BAE ve İsrail’in farklı güvenlik öncelikleri öne çıkacaktır. Kapsamlı bir anlaşma ihtimalinde ise tarafların karşılıklı taleplerini kabul etmelerinden ziyade bu talepleri uygulanabilir ve denetlenebilir bir siyasi düzene dönüştürmeleri gerekiyor. Mevcut koşullar altında ikinci senaryo daha olası görünmekle birlikte Husilerin stratejik altyapıya yönelik saldırılarını yoğunlaştırması veya İran Savaşı’nın daha geniş bir bölgesel çatışmaya dönüşmesi ilk senaryonun gerçekleşme ihtimalini arttırabilir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...