08 Ekim 2026

Belçika’da kravatlı ırkçılık

Belçika’nın göçmenleri hedef alan yeni yasası, kanlı sömürgeci geçmişin bürokratik bir devamı. Sahada siyahi sporcularını alkışlayan Brüksel’in sokaktaki göçmeni polis zoruyla kovması, kravatlı ırkçılığın tüm ikiyüzlülüğüyle yeniden hortladığının en net delili.

Gündeme düşen son haberler, Avrupa’nın kalbinde yer alan, Avrupa Birliği’nin başkenti unvanını gururla taşıyan Belçika’nın, “kamu düzeni veya ulusal güvenlik” bahanesiyle düzensiz göçmenlerin sınır dışı edilmesini kolaylaştıran yeni bir yasa tasarısını komisyondan geçirdiğini gösteriyor. Resmî haber kaynaklarına göre, İltica ve Göç Bakanı Anneleen Van Bossuyt ile Adalet Bakanı Annelies Verlinden'in hazırladığı bu tasarı, ülkede yasal kalış hakkı bulunmayan kişilerin evlerine yargı izniyle girilmesini, bu bireylerin idari gözetim altına alınmasını öngörüyor. Komisyondaki görüşmelerde muhalefet temsilcileri, sivil toplum kuruluşları, soruşturma hâkimleri ve avukatlar, söz konusu tehdit kavramının içinin son derece boş bırakıldığına, orantısız güç kullanımına zemin hazırlandığına ve çocuk haklarını koruyacak güvencelerin bütünüyle yetersiz olduğuna dikkat çekiyor. Belçika’nın 2021'den bu yana sığınmacı kabul sisteminde yaşadığı devasa kapasite yetersizliği ve bilhassa yalnız gelen erkek sığınmacıların Brüksel sokaklarında dondurucu soğukta yatmak mecburiyetinde bırakılması, işin ulaştığı insani kriz boyutunu en çıplak hâliyle gözler önüne seriyor. Yüzeysel bir bakış açısıyla, devlet aygıtının kendi sınırlarını ve iç güvenliğini koruma refleksi olarak okunabilecek bu adımlar, meselenin kökenlerine, tarihin tozlu fakat bir o kadar da kanlı sayfalarına inildiğinde bambaşka bir manzara sunar. Bu yasa tasarısı, salt bir iç güvenlik önlemi olmaktan ziyade, Avrupa’nın bilinçaltına kazınmış olan ayrımcı reflekslerin, sömürgeci kibrin yepyeni bir hukuki kılıfla sahnede yerini almasıdır. İnsanların ten renkleri, kökenleri ve merkeze sağladıkları fayda potansiyellerine göre sınıflandırıldığı o karanlık çağların hayaleti, bugün Brüksel koridorlarında dolaşıyor. Kısacası, ırkçılık yeniden hortladı.

Şatafatlı binaların harcındaki Kongolu çocuklar…

Tarihsel ve entelektüel bir hesaplaşma yapabilmek adına, hafızamızı on dokuzuncu yüzyılın sonlarına, Afrika Kıtası'nın emperyalist güçler tarafından adeta bir pasta gibi paylaşıldığı o vahşi döneme götürmemiz elzem. Belçika Kralı II. Leopold’un “Kongo Özgür Devleti” adını verdiği, fakat kelimenin tam anlamıyla kendi şahsi mülkü ilan ettiği devasa toprak parçası, insanlık tarihinin gördüğü en sistematik sömürü mekanizmalarından birine sahne olmuştu. Medeniyet götürme, Hristiyanlaştırma ve serbest ticareti geliştirme gibi ulvî yalanların arkasına saklanan bu rejim, özünde kauçuk ve fildişi hırsızlığından ibaretti. Belçika’nın bugün sahip olduğu görkemli mimarinin, geniş bulvarların, muazzam anıtların ve o dillere destan zenginliğin temelinde, Afrika toprağına akıtılan masum kanları yatıyor. Brüksel sokaklarında yürürken hayranlıkla izlenen o şatafatlı binaların harcında, Kongolu çocukların gözyaşları ve acımasızca kesilmiş elleri mevcut.

Kongo’da uygulanan sistem, basit bir ekonomik sömürünün çok ötesinde, insanın ontolojik varlığını hiçe sayan bir vahşet tiyatrosuydu. Kauçuk kotalarını dolduramayan yerlilerin ellerinin, kollarının ve ayaklarının kesilmesi, köylerin içindeki insanlarla beraber ateşe verilmesi, kadınların rehin alınarak erkeklerin ölümüne çalıştırılması, tarihin karanlık dehlizlerine kazınmış mutlak gerçekler. Bu dönemde hayatını kaybeden Kongoluların sayısının on milyonu aştığı tahmin ediliyor. Bu durum, devasa bir coğrafyanın demografik yapısının, kültürel dokusunun ve geleceğinin acımasızca yok edilmesiydi. Büyük düşünür Aimé Césaire’in Sömürgecilik Üzerine Söylev adlı eserinde vurguladığı üzere, sömürgeleştirme süreci, sömüreni de vahşileştiren, onu insani değerlerden koparan ağır bir bumerang etkisine sahiptir. Belçika, Afrika’yı medenileştirme iddiasıyla yola çıkmış fakat kendi ruhunu o kanlı kauçuk ormanlarında şeytana satmıştı.

Sömürüye dayalı ilişki

Belçika çikolatasının o dünyaca ünlü tatlı lezzetinin gerisinde yatan acı gerçeklik, tarihsel sömürge mekanizmasının nasıl kusursuzca işlediğini bizlere gösterir. Kakao tarlalarında köle gibi çalıştırılan, en ufak bir isyanda canından olan yerlilerin alın teri, Brüksel'in lüks pastanelerinde zarif kutular içinde satılan birer arzu nesnesine dönüştürülmüştü. Keza Anvers (Antwerp) şehrinin küresel elmas ticaretindeki mutlak hâkimiyeti, Afrika'nın dehlizlerinde ömür tüketen işçilerin mahvedilmiş hayatları üzerinde yükselir. Dünün sömürgeci düzeni, hammaddeyi merkez ülkelere taşırken insanı orada bırakmayı, hatta o insanı bizzat ham maddenin bir parçası, bir üretim aracı olarak tüketmeyi hedeflemişti. Bugünün göç ve sınır dışı politikaları, tam manasıyla bu tek yönlü, sömürüye dayalı ilişkinin devamı.

İşin en acı tarafı, bu sistematik insan hakları ihlallerinin yalnızca Afrika kıtası ile sınırlı kalmamış olmasıdır. Yirminci yüzyılın ortalarında dahi bu hastalıklı zihniyet tüm canlılığıyla varlığını sürdürmüştü. Hafızalarımızdan silinmeyen 1958 Brüksel Dünya Fuarı (Expo 58), sömürgeci kibrin en somut, en utanç verici tezahürlerinden biri olarak tarihe geçmişti. Bu fuarda oluşturulan “insanat bahçeleri”, Kongolu erkek, kadın ve çocukların bambu çitler arkasında, tıpkı vahşi hayvanlar gibi sergilendiği devasa bir utanç vesikasıdır. Modern dünyanın, teknolojinin ve ilerlemenin kutlandığı bir organizasyonda, insanların biyolojik özelliklerinden dolayı aşağılanarak Avrupalıların seyir zevkine sunulması, Avrupa merkezci aklın mutlak çöküşünü simgeler. Ziyaretçilerin çitlerin arkasındaki Afrikalı çocuklara muz ve şeker atarak onları izlemesi, ırkçılığın ne denli derinlere kök saldığının, bir toplumun iliklerine kadar nasıl işlediğinin en sarsıcı delilidir.

Tüm bu tarihî arka plan ışığında, bugün Belçika’nın siyahi vatandaşlarıyla, bilhassa da göçmen kökenli bireylerle kurduğu ilişkiyi analiz etmek, devasa bir ironiyi gözler önüne seriyor. Bugün Belçika toplumu, bir yandan düzensiz göçmenleri ulusal güvenlik tehdidi ilan edip onları yaka paça sınır dışı etmenin, evlerini basmanın hukuki zeminini hazırlarken, öte yandan spor arenasında siyahi vatandaşlarının kazandığı başarılarla övünüyor. Spor, bilhassa da futbol, sömürgeci reflekslerin ve şarta bağlı kabul politikasının en net okunduğu laboratuvarlardan biri.

Kim bu “kahraman Belçikalılar”?

Belçika Millî Takımı, son yirmi yılda dünya futbolunda büyük bir ivme yakalamış, uluslararası turnuvalarda sürekli zirveye oynamıştı. Bu başarının mimarlarına baktığımızda, ağırlıklı olarak Afrika kökenli, göçmen ailelerin çocuklarını görürüz. Vincent Kompany, Romelu Lukaku, Jeremy Doku, Michy Batshuayi, Christian Benteke gibi sayısız isim, olağanüstü yetenekleriyle Belçika futbolunu sırtlamış, bu ülkeye tarifsiz sevinçler yaşatmışlardı. Bu futbolcular sahada fırtınalar estirirken, rakiplerini tek tek ekarte ederken, ağları havalandırırken onlar kesinlikle “kahraman Belçikalılardır”. Tribünlerde coşkuyla bayraklar sallanır, marşlar söylenir, krallar ve siyasetçiler onlarla yan yana fotoğraf çektirmek, o popülariteden pay almak için sıraya girer. Başarı, onların farklı kimliklerini tamamen görünmez kılar; ten renkleri, acılarla dolu göçmen geçmişleri altın madalyaların ve kazanılan kupaların ışıltısı altında kaybolur.

Fakat işler kötüye gittiğinde, kritik bir turnuvadan elenildiğinde, hayati bir penaltı kaçırıldığında ya da saha dışında en ufak bir hata yapıldığında, o sahte kabullenme maskeleri saniyeler içinde düşer. Dünyaca ünlü golcü Romelu Lukaku’nun yıllar önce verdiği bir röportajda dile getirdiği şu sözler, bu derin iki yüzlülüğün manifestosu niteliğinde: “İşler iyi gittiğinde bana Belçikalı forvet Lukaku diyorlar. İşler kötü gittiğinde ise Kongo asıllı Belçikalı forvet Lukaku diyorlar.” Bu tarihî cümle, entegrasyon adı altında dayatılan asimilasyonun ve şarta bağlı yurttaşlığın en çarpıcı özeti. Sen başarılıysan, bize kupa getiriyorsan, ekonomimize olağanüstü katkı sağlıyorsan, bizim koyduğumuz kurallar çerçevesinde eğlendiriyorsan tamamıyla bizdensin. Yok eğer tökezlersen, sistemin dışına çıkarsan veya kamu düzenini bozduğun iddia edilirse, derhâl öteki, yabancı, Kongolu ya da düzensiz göçmen statüsüne indirgenirsin.

Kötülüğün sıradanlığı

Belçika Parlamentosu İçişleri Komisyonu’ndan geçen yeni sınır dışı yasası, kusursuz bir şekilde bu iki yüzlü sistemin yapısal bir yansıması. İltica ve Göç Bakanı ile Adalet Bakanı’nın hazırladığı bu tasarı, kâğıt üzerinde kamu düzenini ve vatandaşların güvenliğini korumayı amaçlıyor. Bakan Van Bossuyt, Leuven gibi bu düzenlemeyi uygulamayacağını açıklayan vicdanlı yerel yönetimlere dahi tepki göstererek, kent sakinlerinin güvenliğinin riske atıldığını savunuyır. Oysa kamu düzeni denilen mefhum, tarih boyunca muktedirlerin zayıfları ezmek, devleti elinde tutan bürokratik mekanizmanın kendi statükosunu muhafaza etmek için başvurduğu son derece kullanışlı bir enstrüman olmuştu. Belçika’nın, yıllarca Afrika’yı yağmalayarak, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürerek kurduğu o steril kamu düzeni, şimdi o yağmalanan coğrafyalardan, kurutulan topraklardan kaçarak hayatta kalmaya çalışan çaresiz insanları kapı dışarı etmek için ana gerekçe olarak sunuluyor.

Sığınmacıların başkent Brüksel’in sokaklarında, dondurucu kış soğuğunda yatmak zorunda bırakılması, barınma krizinin alelade bir kapasite yetersizliği olarak lanse edilmesi büyük bir aldatmaca. Bu durum, düpedüz bilinçli politik bir tercih. Yüz yıl önce atalarını zorla çalıştırıp tüm zenginliklerini gasp ettikleri insanların torunları, bugün o devasa zenginlikten küçük bir pay almak ya da asgari düzeyde insanca yaşamak için Avrupa'ya geldiklerinde, karşılarında son teknolojiyle donatılmış polisleri, katı göçmenlik bürosu yetkililerini ve zorla evlerine girilmesine cevaz veren yargı kararlarını buluyorlar. Yasa tasarısını savunan siyasetçiler, düzenlemenin genel bir hedef gösterme amacı taşımadığını ısrarla belirtseler de pratikte bu tür geniş yetkilerin kolluk kuvvetlerinin elinde nasıl bir sistematik ayrımcılık silahına dönüştüğü tüm çıplaklığıyla ortada. Sokakta sırf ten renginden ötürü sürekli kimlik kontrolüne tabi tutulan, potansiyel suçlu muamelesi gören savunmasız bireyler, bu hukuksuzluğun ilk kurbanları olacak.

Sömürgecilik, genel kanının aksine yirminci yüzyılın ortalarında bayrakların indirilmesi, kâğıt üzerinde bağımsızlık ilan edilmesi ve yeni ulusal marşların yazılmasıyla bitmiş bir süreç değil. Aksine, biçim değiştirerek, modern devlet kurumlarının derinliklerine sızarak, yasal metinlerin görünmez satır aralarına gizlenerek devam eden devasa bir küresel sistem. Büyük düşünür Frantz Fanon'un Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserinde betimlediği o kesin çizgilerle bölünmüş dünya tasarımı, bugün Avrupa şehirlerinin ışıltılı merkezleri ile yoksul banliyöleri arasında kusursuz bir biçimde yaşamaya devam ediyor. Merkezde beyaz, müreffeh, kendi konforunu ve güvenliğini her şeyin üstünde tutan ayrıcalıklı bir azınlık; çeperlerde ise sürekli gözetim altında tutulması gereken, her an potansiyel tehdit arz eden, ucuz işgücü olarak kullanılmaya hazır bekletilen devasa bir “ötekiler” yığını yer alıyor.

Bu noktada Hannah Arendt'in ufuk açıcı “kötülüğün sıradanlığı” kavramına atıfta bulunmak oldukça yerinde olacak. Arendt, kötülüğün her zaman şeytani bir niyetle, canavarca hislerle yapılmadığını; çoğu zaman devasa bir bürokratik mekanizmanın, sıradan memurların masa başında aldığı teknik kararların sıradan bir neticesi olarak ortaya çıktığını söyler. Belçika parlamentosunda oylanan bu yasa tasarısı da kelimenin tam anlamıyla böylesi bir sıradanlığın ürünü. Komisyonda el kaldıran milletvekilleri, metinleri hazırlayan hukukçular, “ulusal güvenlik” maddelerini yazan görevliler, muhtemelen kendilerini ırkçı olarak tanımlamaktan şiddetle kaçınacaklar. Onlara göre yaptıkları iş, mevcut yasaların güncellenmesi, işleyen bir devletin hukuki prosedürlerinin yerine getirilmesinden ibaret. Oysa masum bir bürokratik işlem gibi görünen bu adımlar, sahada bir ailenin evine gece yarısı koçbaşıyla girilmesi, bir babanın korku içindeki çocuklarının gözü önünde kelepçelenmesi, yıllarca sömürülmüş bir coğrafyaya ölüme terk edilmek üzere zorla uçağa bindirilmesi anlamına geliyor. Kötülük, tam da bu bürokratik sterilizasyonun ardında görünmezleşiyor, yasa maddelerine dönüştükçe sinsi bir meşruiyet kazanıyor.

Devam eden ölüm siyaseti

Irkçılığın yeniden hortladığını iddia etmek, onun bir süreliğine büsbütün ortadan kalktığını varsaymayı gerektirir. Gerçekte ise ırkçılık hiçbir zaman tamamen ölmedi; salt derin bir uykuya daldı, ya da daha doğru bir ifadeyle, yeraltına çekilerek görünmez bir ağ gibi toplumun kılcal damarlarına yerleşti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, kıtayı harabeye çeviren büyük felaketlerin yarattığı devasa travma ve insan hakları evrensel beyannamelerinin kabulü ile birlikte, Avrupa’nın ırkçılıkla nihai olarak hesaplaştığı yanılgısına düşüldü. Lakin, ünlü düşünür Achille Mbembe’nin “Nekropolitika” kavramıyla muazzam bir şekilde açıkladığı üzere ölüm siyaseti, egemen güç, kimin yaşamaya değer olduğuna ve kimin ölüme, sürgüne yahut mutlak dışlanmaya terk edilebileceğine karar verme yetkisini elinde tutmaya devam ediyor. Evlere yargı izni bahanesiyle zorla girilmesi, insanların rızaları hilafına gözaltına alınması ve yaka paça sınır dışı edilmesi, savunmasız bedenler üzerindeki bu mutlak tahakküm iddiasının açık doruk noktası.

Avrupa, kendi sınırlarını aşılmaz birer kaleye çevirirken, bu devasa duvarların dışında veya arafında kalanları kelimenin tam anlamıyla insanlık dışı bir alana itiyor. Akdeniz’in karanlık sularında can yeleksiz boğulan binlerce mülteci, tır kasalarında havasızlıktan can veren göçmenler ve Brüksel sokaklarında donarak ölen sığınmacılar, Avrupa’nın kendi sahte cennetini, o çok övündüğü refah devletini korumak için ödediği insanlık diyetleri. Bu noktada, vicdan sahibi her insanın sorması gereken temel bir soru beliriyor. Avrupa’nın dillerden düşürmediği hümanizmi, evrensel değerleri, insan hakları söylemleri tam olarak kimleri kapsıyor? Tarihsel pratikler bize çok acı bir şekilde gösteriyor ki, bu evrensel şemsiye, çoğunlukla yalnızca beyaz ve Batılı bireyleri korumak üzere dizayn edilmişti. Afrikalı, Asyalı ya da Ortadoğulu bir birey için insan hakları, her an geri alınabilecek, anlık siyasi rüzgarlara göre şekillenen, devletin lütfettiği eğreti bir ayrıcalıktan öteye gidemez. Spor sahalarında efsanevi goller attığı için çılgınca alkışlanan siyah bedenin, sokakta polisin şüpheli ve düşmanca bakışlarına maruz kalması; millî formayla kupa kaldıran o güçlü ellerin, havaalanlarında şüpheli paket muamelesi görmesi, bu derin ikiyüzlülüğün en saf, en dokunulmaz hâli.

Toplum içerisindeki göçmen algısının medyada nasıl kurgulandığı da bu yeni yasanın anlaşılması açısından son derece mühim. Ana akım medya, göçmenleri genellikle bir krizin nesnesi, sırtlanılması gereken bir yük yahut bir asayiş problemi formatında sunar. Göçmenlerin o ülkenin yeniden inşasında, demografik dinamizminde ve kültürel çeşitliliğinde oynadığı devasa rol sistematik olarak görünmez kılınır. Tıpkı sömürgecilik döneminde olduğu gibi, “medenileştirilmesi veya mutlak surette zapturapt altına alınması gereken kitleler” algısı, bugünün haber bültenlerinde, bitmek bilmeyen tartışma programlarında durmaksızın yeniden üretilir. Yasa tasarısını hazırlayan siyasetçilerin dayandığı kamuoyu baskısı argümanı, bizzat devlet ve medya aygıtları tarafından yıllar içinde ince ince işlenen bu yapay korku ikliminin bir ürünüdür. Korku siyaseti, kitleleri manipüle etmenin, onları sert ve otoriter önlemlere razı etmenin en kestirme yoludur. Göçmen, her türlü fenalığın kaynağı olan öteki ilan edilerek şeytanlaştırıldığında, onun evine mahkeme izniyle zorla girilmesi toplumun çoğunluğu nezdinde bir hak ihlali değil, yapılması mecburi haklı bir tedbir gibi algılanmaya başlar.

Irkçılık dünyanın tam merkezinde

Belçika Parlamentosu İçişleri Komisyonu’ndan geçen düzensiz göçmenlerin sınır dışı edilmesini kolaylaştıran yasa tasarısı, olağan bir hukuki düzenleme metni statüsünde asla okunamaz. Bu tasarı, Belçika’nın sömürgeci geçmişiyle, Kral Leopold’un milyonlarca insanın kanına giren karanlık mirasıyla, 1958’in utanç verici insanat bahçeleriyle ve bugün futbol sahalarında sergilenen o pragmatist, faydacı ikiyüzlü politikalarla entegre bir biçimde değerlendirilmek zorundadır. Bir devlet, bir yanda kendi asli zenginliğini borçlu olduğu coğrafyaların insanlarına kapılarını sımsıkı kapatıp, onları yaşadıkları evlerden polis zoruyla çıkararak sınır dışı etmeye çabalarken, diğer yanda o insanların çocuklarının olağanüstü yeteneklerini kendi millî çıkarları ve ulusal prestiji için tepe tepe kullanıyorsa, orada muazzam bir ahlaki enkaz var demektir.

Irkçılık, kaba saba sloganlarla, beyaz kukuletalarla ya da doğrudan nefret söylemleriyle yapılmak mecburiyetinde olan arkaik bir olgu değildir. Bugünün ırkçılığı, kravatlı siyasetçiler tarafından meclis kürsülerinden, ulusal güvenlik, kamu düzeni, sınır kontrolü gibi kulağa son derece rasyonel, hukuki ve steril gelen kavramlarla inşa ediliyor. Lakin bu steril kelimelerin arkasında yatan mutlak gerçek; kölelik döneminden, vahşi sömürgecilik çağından zerre kadar farksız olan o devasa tahakküm arzusu. İnsanları yarattıkları ekonomik katma değere, attıkları gollere, getirdikleri madalyalara göre hiyerarşik bir sıraya koyan; faydalı olanı vitrine yerleştirip, yük olarak gördüğünü gece yarısı polis operasyonlarıyla sınır dışı eden bu zihniyet, insanlığın ortak hafızasında ebediyen mahkûm edilmeye mecbur.

Evet, ırkçılık yeniden hortlamıştır. Belki de mevcut durumu özetleyecek en isabetli ifadeyse şu: Irkçılık makyajını tazeleyerek, son moda bir takım elbise giyerek ve elinde kalın yasa dosyaları tutarak medeni dünyanın tam merkezine geri döndü. Hafızasını yitirmeyenler, tarihin o kanlı sayfalarını bilincinde sızlayarak taşıyanlar için, Brüksel'in şatafatlı binalarında yankılanan bu yasaların soğuk ayak sesleri, Kongo’daki kauçuk ormanlarında havada şaklayan kırbaç seslerinin modern versiyonundan başkası olamaz. Vicdanları günden güne sağırlaştıran bu karanlık gidişata dur diyebilmek, sahte entegrasyon masallarına aldanmadan, insanı sırf insan olduğu için değerli ve dokunulmaz gören, sömürgeci hiyerarşileri tümden elinin tersiyle iten sahici bir hakikat ve adalet mücadelesiyle olanaklı kılınacak. Aksi takdirde, dünün utanç verici insanat bahçeleri, bugünün mülteci kamplarına, insanlık dışı geri gönderme merkezlerine dönüşmeye aralıksız devam edecek; Avrupa, kendi elleriyle inşa ettiği bu devasa ahlaki çöküş kuyusunda yavaş yavaş boğulmayı sürdürecek.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...