İran, savaşı Hürmüz’den Hint Okyanusu’na taşıyabilir mi?
Haberin Eklenme Tarihi: 28.09.2026 16:46:00 - Güncelleme Tarihi: 28.09.2026 16:54:00İran Devrim Rehberi Mücteba Hamaney’in askerî danışmanı ve Devrim Muhafızları eski komutanı Tümgeneral Yahya Rahim Safevi, Fars Haber Ajansı’na verdiği demeçte, ABD ve İsrail’in İran’a yeniden saldırması durumunda savaşın Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’ndan Kızıldeniz’e, oradan Hint Okyanusu’na ve daha ötesine yayılabileceğini söyledi. Anadolu Ajansı’nın aktardığı bu sözler, Tahran'ın muhtemel bir savaşın maliyetini kendi sınırlarının dışında da hissettirme arayışına işaret ediyor. İran, geçmişte de kendisine yönelik askerî kampanya yoğunlaştığında komşu Arap devletlere karşı şiddetli misillemelerde bulunmuştu. Safavi’nin bu açıklamaları Yemen’deki Husi ilerleyişiyle birlikte düşünüldüğünde, İran’ın savaşta el yükseltme ve çatışmayı bölgede daha geniş bir alana yayma kabiliyetinin mümkün olduğunu gösteriyor.
Ancak açıklamanın asıl dikkat çekici yanı, tehdidin coğrafi ölçeğindeki niteliksel sıçramadır. Daha önceki tehditler Basra Körfezi, Hürmüz ve Kızıldeniz gibi İran’ın geleneksel etki alanı içinde kalırken, bu son açıklamayla birlikte Hint Okyanusu ve Diego Garcia iması, ABD-İngiltere’nin deniz aşırı üslerini hedef kapsamına alan yeni bir “uzak caydırıcılık” iddiası olarak okunabilir. Bu tehdidi, Ukrayna’nın Rusya derinliklerine yönelik son dönemde artırdığı saldırılarla birlikte ele aldığımızda, İran’ın Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan çıkardığı derin vuruş tekniğine ulaşıyoruz. Bu teknikte cephede yenemeyen taraf, savaşın maliyetini rakibin toplumunun ve yönetiminin içine taşıyarak onun savaş planını işlemez hâle getirmeyi hedefler.
Safevi’nin mesajını Rusya-Ukrayna Savaşı’yla okumak: Derin vuruş, yıpratma ve coğrafi yayılmanın sınırları
Tümgeneral Safevi’nin son açıklamaları “Cephenin Hint Okyanusu’na ve belki de ötesine ulaşması mümkündür” uyarısı, “kara ve deniz alanlarını birbirine bağlama” stratejisi, “Çıkarma yapan imha edilir” tehdidi ve 10 milyon Besic’li “mozaik savunma” vurgusu ilk bakışta birbirinden bağımsız askerî söylem parçaları gibi görünüyor. Oysa bu açıklamaların tamamı, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın öğrettiği tek bir dersin etrafında birleşiyor: Üstün ateş gücü, hızlı ve kesin sonuç garantisi vermez. Safevi mesajında, Tahran’ın ABD ve İsrail’in askerî üstünlüğünü inkâr etmek yerine, bu üstünlüğün kolay bir siyasi sonuca dönüşmeyeceğini öne sürüyor. Ukrayna’nın direnişi, savunan tarafın kendi arazisini tanıma, mevzilerini dağıtma ve saldırganı beklediği hızda ve bedelde başarı kazanmaktan alıkoyma kapasitesinin, güç asimetrisini tek başına belirleyici olmaktan çıkardığını bize gösterdi. Safevi’nin “Savaş bir irade mücadelesidir” sözü, tam olarak bu dersin İran versiyonudur.
Ukrayna’nın başta Moskova olmak üzere Rusya derinliklerine düzenlediği yıkıcı saldırılarla Safevi’nin tehdidi arasında güçlü bir bağlantı bulunuyor. Ukrayna, cephede Rusya’yı her noktada yenemedi. Ancak insansız hava araçlarıyla Rusya’nın kritik tesislerini, rafinerilerini ve yakıt altyapısını hedef alarak savaşın maliyetini Rus toplumunun ve yönetiminin içine taşıdı. Rusya’nın kendi derinliklerini koruyamaması, yakıt sıkıntısına ve yönetime yönelik iç baskıya dönüştü. Böylece Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik savaş planı, cephede kaybedilmeden önce arka cephede işlemez hâle geldi. Stratejik direncin özü rakibi her noktada yenmek yerine, onun savaş planını bütünüyle işlevsiz kılmaktır.
Safevi’nin tehdidi aynı mantığın İran’a uyarlanmış hâli gibi duruyor. İran, ABD ve İsrail’in füze savunmasını delip her hedefi vuracağını iddia etmiyor. İran’ın iddia ettiği şey, yeni bir saldırının tek seferlik bir askerî işlem olarak kalmayacağıdır. İran’ın füze ve insansız sistemleri, İsrail gibi küçük ve nüfusu yoğun bir coğrafyada derin vuruşun stratejik etkisini Ukrayna’nın Moskova’ya yönelik saldırılarından çok daha doğrudan üretebilir. Ukrayna’nın Rusya’nın yakıt altyapısını vurarak iç baskı yaratması gibi, İran da İsrail’in enerji, liman ve kritik altyapısını hedef alarak savaşın maliyetini İsrail toplumuna ve hükûmet hesaplarına taşımayı vaat ediyor. ABD açısından ise karşılık, bölgedeki üslerin ve deniz unsurlarının güvenliğinin sorgulanmasıdır. Haziran 2025’te El-Udeyd Hava Üssü’ne yönelik füze saldırısı, bu kapasitenin söylemden eyleme geçebildiğinin somut kanıtı olarak Safevi’nin söyleminin arkasında duruyor.
Rusya’nın ödediği maliyeti İran, ABD ve İsrail’e ödetebilir mi?
Buradan kritik soruya geliyoruz: Rusya’nın bu süreçte karşı karşıya kaldığı maliyet, İran tarafından ABD ve İsrail’e ödetilebilir mi? Bu sorunun cevabı, koşullu bir “kısmen evet, bütünüyle hayır”dır.
İran’ın ABD ve İsrail’e ödetebileceği boyutlar bulunuyor. İran’ın elinde Ukrayna’nınkine benzer bir uyum kapasitesi mevcut. Savaş uzadıkça öğrenilen derslerin üretime, üretimdeki değişimlerin cephedeki taktiklere yansıması, Ukrayna’nın insansız araç endüstrisinde görüldüğü gibi, İran’ın füze ve İHA programlarında da gözlemlenebilir bir süreç. İran’ın bölgesel ortakları, Kızıldeniz’de Bab el-Mendeb kontrolünü sıkılaştıran Husiler başta olmak üzere, çatışmanın maliyetini farklı coğrafyalara yayma imkânı sunuyor. Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı ise küresel enerji taşımacılığını, navlun ve sigorta maliyetlerini doğrudan etkileyerek ABD ve müttefiklerine Ukrayna Savaşı’nın Rusya’ya ödettiği türden ekonomik bedeller dayatıyor. Deniz ticaret yollarında güvenlik algısının bozulması, doğrudan vurulan hedeflerin ötesinde sonuçlar doğuruyor. Gemilerin rota tercihleri, sigorta primleri ve bölge devletlerinin güvenlik öncelikleri bu süreçte önemli ölçüde değişti.
Ancak İran’ın ABD ve İsrail’e maliyet ödetemeyeceği daha ağır boyutlar bulunuyor. İlk olarak; ABD Rusya değildir. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yaşadığı maliyetlerin önemli bir kısmı kendi planlama hatalarından ve lojistik zafiyetinden kaynaklanıyor. ABD’nin İran’a karşı bir kara harekâtı senaryosu, Rusya’nın Ukrayna’da girdiği türden bir yıpratma savaşına dönüşmek zorunda değil. İkinci olarak; İsrail’in çok katmanlı füze savunma sistemlerine dayanan hava savunma mimarisi Rusya’nın Ukrayna saldırıları karşısında sergilediği performansla kıyaslanamaz. Dolayısıyla derin vuruşun İsrail üzerindeki etkisi, Moskova üzerindeki etkisiyle aynı olmayacaktır. Üçüncü ve en önemlisi olarak; Ukrayna’nın direnişinin bel kemiği dış destektir. Batı’nın istihbarat paylaşımı, uydu görüntüleri, mali yardım ve silah akışı olmadan Ukrayna’nın böyle bir kapasite artışı düşünülemez. İran’ın dostları var ama Ukrayna dosyasında olduğu gibi kurtarıcıları ve hamileri yok. Bütün bunlara ilaveten, kendisi zaten ağır yaptırımlar altında ekonomik olarak yıpranmış bir ülke. Uzun savaş, İran’a yeni sistemler üretme baskısı yaratabilir fakat aynı zamanda nitelikli iş gücünü, altyapıyı ve mali dayanıklılığı tüketir. “Savaş uzarsa İran mutlaka güçlenir” demek bu nedenle mümkün değil. Yıpratma iki yönlü bir silahtır: Rusya’nın ödediği maliyetin bir kısmı kendi ekonomik yapısından kaynaklandı ve İran’ın ekonomisi, Rusya’nınkinden çok daha kırılgan.
Hürmüz’den Diego Garcia’ya, oradan Hazar Denizi’ne: Yayılmanın sınırları
Coğrafi genişleme meselesi de bu çerçevede yeniden okunmalıdır. İran’ın geniş bir alanda baskı kurma iddiası iki farklı araca dayanıyor: Doğrudan kapasitesi ve ortaklarının eylemleri. Hürmüz çevresindeki gerilim İran’ın kendi kıyılarına yakın deniz sahasıyla ilgiliyken, Kızıldeniz’deki tablo ise büyük ölçüde Husiler üzerinden şekilleniyor. Safevi’nin açıklamasında Husilerin rolünü övmesi ve Bab el-Mendeb’i anması bu nedenle anlamlı. Ancak bir aktör üzerinde nüfuz sahibi olmak, onun bütün kararlarını doğrudan vermek anlamına gelmez. Kızıldeniz’deki baskı ile İran’ın doğrudan askerî eylemi olmasından ziyade dolaylı bir etkisi olarak okunmalıdır.
Hint Okyanusu ise başka bir ölçeği temsil ediyor. Burada mesele, İran’ın geniş deniz alanlarını sürekli kontrol edebilmesinin ötesinde uzaktaki bir hedefi tehdit etme ihtimalini rakibin planlamasına sokabilmesidir. Diego Garcia’ya yönelik İran’ın üssü iki balistik füzeyle hedef alması girişimi, hiçbir füzenin isabet etmemesi sebebiyle, başarılı bir vuruşun kanıtı olarak değerlendirilemez. Ancak bu girişim İran’ın uzak bir Amerikan-İngiliz tesisini hedef seçme iradesinin göstergesi olarak değerlendirilebilir. İsabet sağlanamaması askerî açıdan belirleyici bir sınırlamadır. Bir hedefe füze yöneltmek ile o hedefi güvenilir ve tekrarlanabilir biçimde vurabilmek farklı kabiliyetlerdir. Yine de başarısız bir girişim bütünüyle etkisiz değildir. Üs güvenliği, erken uyarı ve hava savunması hakkında yeni tedbirleri gündeme getirerek rakibin kaynaklarını bağlar. Safevi’nin Hint Okyanusu vurgusu tam bu belirsizlikten besleniyor; İran, okyanusta sürekli güç bulundurduğunu söylemiyor, karşı tarafa, çatışmanın etkilerini yalnızca İran çevresindeki üs ve gemilerle sınırlı düşünmemesi gerektiğini bildiriyor.
Safevi’nin sözlerinin stratejik anlamı burada düğümleniyor; İran, askerî güç dengesini kendi lehine çevirdiğini iddia etmekten çok, daha güçlü rakibin zafer hesabını karmaşıklaştırmaya çalışıyor. Rusya-Ukrayna Savaşı, savunmanın ve uzun süreli uyumun güç asimetrisine rağmen nasıl direnç üretebildiğini gösteriyor. Ukrayna’nın Moskova’ya ve Rusya’nın derinliklerine yönelik saldırıları, arka cepheyi koruyamayan bir saldırganın savaş planının nasıl işlemez hâle geldiğini ortaya koyuyor. Safevi’nin tehdidi, aynı dersi İsrail’in küçük coğrafyasına ve ABD’nin bölgesel üslerine uyarlama vaadidir. Ancak bu vaadin gerçekleşme kapasitesi, Ukrayna örneğinden farklı olarak dış destekten yoksun, ekonomik olarak kuşatılmış ve karşısında Rusya’dan çok daha yetenekli savunma sistemleri bulunan bir aktörün sınırları içinde kalır. Kızıldeniz’deki ortaklar ve Diego Garcia girişimi, İran’ın çatışmanın etkilerini farklı coğrafyalara taşıma arayışının iki ayrı biçimine işaret ediyor. Ancak tehdit kapasitesi ile kalıcı üstünlük aynı şey değil. Safevi’nin uyarısı, Hint Okyanusu’nda kurulmuş yeni bir cepheden ziyade, yeniden başlayacak bir savaşın nerede biteceğine dair belirsizliği büyütme girişimi olarak okunmalıdır. Bu belirsizlik, Ukrayna’nın Rusya’ya öğrettiği gibi, güçlü tarafın hesaplarına eklenen en ağır maliyet kalemidir.