Drone çağında savaşın dönüşümü: Ukrayna-Rusya hattında derinleşen yıkım

Haberin Eklenme Tarihi: 24.08.2026 12:55:00 - Güncelleme Tarihi: 24.08.2026 12:58:00

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin yaptığı son açıklamalarda, en başından beri “neo-Nazi” olarak adlandırdığı Ukrayna yönetimine karşı savaşın hız kesmeyeceğini, Batı’yı arkasına alan Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski yönetiminin son günlerde Rusya içlerindeki ekonomik ve sivil bölgelere yönelik artırdığı “drone temelli” saldırılarıyla “Pandora’nın Kutusu’nu kendi elleriyle açtığını” ifade etti. Putin bu sözleri, Rus ordusunun, Zelenski'nin de doğum yeri olan Krivoy Rog (Krıvıy Rih) kentindeki bir alışveriş merkezine 21 Ağustos’ta gerçekleştirilen İHA’lı ağır füze saldırısından hemen sonra sarf etti. Saldırıda ilk belirlemelerde 11’i çocuk 16 sivilin hayatını kaybettiği, 130'dan fazla kişinin yaralandığı belirtildi. Daha da acı olanı, Ukrayna tarafı, saldırının iki aşamalı olduğunu, ikinci saldırının kurtarma çalışmaları sırasında gerçekleştiğini açıkladı.

Tıpkı İran Savaşı için Rus yetkililerin bir süre önce kullandığı “Pandora Kutusu”, ne yazık ki daha da uzun bir süredir Ukrayna Savaşı için de, özellikle sivil hayatların ve sivil tesislerin yıkımına yönelik, sonuna kadar açık durumda.  

Öte yandan bu tablonun artık Rusya aleyhine de oldukça farklı boyutlarda yıkım getirdiği bir gerçek. 22 Ağustos'ta Rusya'nın Krasnodar bölgesinde Ukrayna drone saldırısında iki çocuğun öldüğü Rus makamlarınca açıklandı. Aynı saldırı dalgasında Belgorod ve Bryansk bölgelerinde de can kayıpları bildirildi; Rusya Savunma Bakanlığı ise bir gece boyunca 500’e yakın Ukrayna drone’unun etkisiz hale getirildiğini duyurdu. Samara bölgesinde önemli bir lojistik merkezin ve bir sanayi tesisinin de hedef alındığı bildirildi. Keza 23 Ağustos’ta, Moskova’dan sonra en önemli merkezler olan St. Petersburg ve Orenburg bölgelerindeki ticari ve lojistik alanlara saldırıların sürdüğü belirtildi. Ukraynalılar gibi Rus siviller için de, evlerinde su, elektriğe ulaşmak, araçlarına yakıt almak ve bazı bölgelerde sokakta rahat yürümek dahi her geçen gün zorlaşıyor.

Bu esnada iki tarafın kendi kamuoylarına sunduğu anlatılar elbette birbirinden farklı. Ukrayna, esasen her şeyi başlatan Rus saldırılarını sivillere yönelik terör ve savaş suçları bağlamında sunarken; Moskova, Ukrayna saldırılarını Rusya'nın ekonomik ve askerî altyapısına yönelik “Batı destekli” ve tarihi arka planında 2. Dünya Savaşı sırasında Nazi rejimiyle işbirliği yapanların yeni dönem destekçilerinin “neo-Nazi” formatlı terör eylemleri olarak çerçeveliyor. Fakat bu “propaganda savaşı”nın ötesinde değişmeyen bir gerçek var: Net rakamlar belli olmasa da milyona vardığı düşünülen can kayıplarıyla savaşın bilançosu artık çok ağır ve savaş klasik anlamıyla “cephede bir anda olup biten yıkıcı bir araç” anlamının çok ötesinde “uzun süreli hayattan yıldırma stratejisi” haline çoktan gelmiş durumda.

 “Hissizleşen” saldırılar ve sivil kayıplar

Ukrayna savaşının belki de artık kitaplara geçecek en önemli mirası ve başta Kafkasya’da, İran’da ve diğer örneklerde de izlenmeye devam edilen etkisi, “İnsansız Hava Aracı (İHA) teknolojisinin modern savaşın karakterini temelinden değiştirdiği” savıyla paralel.

Eskiden yüzlerce kilometre uzaktaki bir hedefi vurmak büyük miktarda askerî altyapı, pilot, uçak veya füze gerektirirdi; bugün ise çok daha düşük maliyetli insansız sistemlerle aynı coğrafyaya yüzlerce saldırı aracı gönderilebiliyor. Sivillerin bir anda veya “kazara” orada olması ise otomasyona geçen bu makineleşmiş modelde ne yazık ki pek bir anlam ifade etmiyor, zira tıpkı bir bilgisayar oyununu andırırcasına temel amaç net: “Hedefi bul ve yok et”

Rusya'nın Sovyetler mirası askeri operasyonelliği İran menşeli sistemlerle birleştirip kitlesel biçimde kullanmasıyla karşılık bulan süreçte, Ukrayna, gerek kendi sanayi gerek İsrail, Türkiye gibi ülkelerle ve tabi, Batı’dan süren desteklerle kendi uzun menzilli İHA/drone kapasitesini hızla geliştirdi ve ortaya karşılıklı bir teknoloji savaşı çıktı. Zelenski’nin de açıkça beyan ettiği gibi İran Savaşı ve Ukrayna Savaşı hem taraflar hem de kullanılan silah ve yeni teknolojiler nedeniyle çoktan bir birinin içine geçmiş durumda.

Örneğin, 18 Ağustos'ta Moskova ve çevresinde Ukrayna tarafından düzenlenen büyük drone saldırısında yüzlerce insansız hava aracının kullanıldığı bildirildi. Moskova Belediye Başkanı Sergey Sobyanin saldırının başkent çevresinde şimdiye kadarki en büyük saldırılardan biri olduğunu açıklarken, Rusya hava savunmasının çok sayıda İHA’yı düşürdüğünü duyurdu.

Bugün saldırıların yalnızca askerî hedeflere yönelik olmadığı görülüyor. Enerji tesisleri, rafineriler, depolar, lojistik merkezleri ve ekonomik altyapı da hedef hâline geliyor. Ukrayna açısından bunun çokça zikredilen “rasyonel bir askerî mantığı” var: Rusya'nın savaş ekonomisini zayıflatmak, petrol gelirlerini azaltmak ve lojistik kapasitesini bozmak. Rusya'nın Ukrayna'daki enerji altyapısını hedef almasında da benzer bir mantık bulunuyor: Ukrayna'nın enerji sistemini, üretimini ve sivil hayatını baskı altına almak.

Ancak tabiatıyla bu noktada savaşın en tehlikeli dönüşümlerinden biri ortaya çıkıyor: Mesafe arttıkça öldürme eylemi “hissizleşiyor”, kurban seçilen insanlar ve gruplar daha da marjinelleşiyor ve çatışmalarda karşı tarafa “her tür sonucu yaşatmak”, yani karşı tarafın da “insan” olduğunu unuturcasına amaca yönelmek temel alınıyor. Bir operatör binlerce kilometre öteden drone gönderdiğinde hedef bir insan yüzü olmaktan çıkıp “koordinat”a bu şekilde dönüşüyor- yani ”ekrandaki bir nokta”, birkaç dakika sonra ise sadece bir “ateş balonu”na döndüğünde “insani hisler” ve “mekanik zaferler” arası ince denge çoktan belirsizleşmiş oluyor.

Bu manada son olarak, Krivoy Rog 'daki alışveriş merkezinin enkazından gelen görüntüler, drone teknolojisinin savaşı daha "akıllı" hâle getirdiği savını ne yazık ki çöpe atabilecek bir nitelik taşımakta. Nitekim, insani çizgiyi geçen bir aktörün elinde, bir kılıçtan, tüfeğe, nükleer başlıktan drone teknolojisine nitelik hep aynı kalmakta. Yani daha insani olmanın tam tersine, öldürme/yok etme eylemini, “nizami şekilde ölçeklendirme”yle süratle bir araya getirmeyi maharet sayan bu yeni döneme hazır mıyız? Bu soruyu belki de tekraren sormamız gereken dönemdeyiz.

Batı’dan İsrail’e ve Elon Musk’a, dış desteklerle hızla gelişen saldırı yeteneği

Ülkesindeki ağır yıkıma ve yolsuzluk tartışmalarına, savaş ortamında buna ilave demokratik seçimleri gerçekleştirememesiyle iyice yorulan iç siyasetine rağmen Ukrayna, savaşın bir başka önemli dönüşümünü bize gösterdi; istenirse kısa sürede Rusya gibi dev bir ülkenin dahi yalnızca sınır bölgelerini değil, derinliklerini ve kalbini de hedefleyebilecek bir kapasiteye ulaşılabilir. Son olarak Moskova çevresinde yüzlerce drone görülmesi bu açıdan yalnızca askerî değil, psikolojik bir gelişmedir. Çünkü savaş Rusya'nın büyük bölümünün gündelik hayatına artık daha doğrudan dokunuyor.

Ukrayna açısından bu kapasite büyük ölçüde kendi savaş teknolojisinin gelişmesinden kaynaklanıyor. Kiev artık yalnızca Batı'nın gönderdiği silahlara bel bağlamıyor; savaş deneyimini yeni nesil insansız araçlar ve uzun menzilli sistemlere dönüştüren bir savunma teknolojisi ekosistemi oluşturmuş durumda.

Ancak tabiatıyla bu dönüşümün arkasında Batı'nın teknolojik desteği kadar, Orta Doğu’daki zulümlerine her gün yenisini katsa da, tarihsel ve beşeri bağlarıyla “bağımsız Ukrayna” adına uzun zamandır propaganda yaptığı bilinen İsrail'in de katkısı biliniyor. Bu yıkıcı ülkenin uzun yıllardır geliştirdiği insansız sistemler, hassas vuruş teknolojileri ve istihbarat kapasitesinin Ukrayna açısından önemli bir referans oluşturduğu, bilhassa sosyal medya mesajlarından da ilan edildiği şekliyle bir sır değil. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar ile Zelenskiy’nin Kiev’de geçtiğimiz yılki son görüşmesi bu süreçte dönüm noktalarından biri olurken, bu tarihten sonra Ukrayna’nın geniş istihbarata dayalı Rusya-içi eylemleri oldukça hız kazandı.  İsrail’le görüşmelerde, “ortak silah üretimi fırsatları”ndan, Kiev’de İsrail yapımı bir erken uyarı sisteminin konuşlandırılmasına ve Ukrayna’ya yüz milyonlarca dolarlık mali yardım sağlanması da gündemdeydi.

Bu noktada tabii bir de Elon Musk gibi çarpıcı figürlerin etkisi var. Starlink, Ukrayna'nın savaş boyunca iletişim altyapısının en önemli unsurlarından biri oldu. Böylece özel bir şirketin geliştirdiği uydu ağı, bir devletin savaş kapasitesinin kritik parçalarından birine dönüştü. Ukrayna'nın son dönemde Starlink'in Rusya içindeki operasyonlarda daha geniş biçimde kullanılmasına yönelik artan talepleri ise, savaşın devletlerarası olmaktan çıkıp teknoloji şirketlerinin kararlarının da savaşın sonucunu etkilediği yeni bir döneme girdiğini gösteriyor. Bu, 21. yüzyıl savaşının çok önemli bir sorusunu gündeme getiriyor: Bir devletin savaş kapasitesinin ne kadarı artık anılan devletin kendisine aittir?

Artık mesele yalnızca Ukrayna-Rusya meselesi olmaktan çıkıyor diyenler elbette bu manada haklı. Devletler, şirketler, yapay zekâ sistemleri, uydu ağları ve insansız teknolojiler aynı savaş alanında buluşuyor. Bu nedenle Ukrayna savaşı, geleceğin savaşlarının laboratuvarı olarak da görülüyor. Fakat unutmamak gerekir ki, laboratuvarda test edilen şey yalnızca yeni silahlarla sınırlı kalmıyor ve insanın savaşa dayanma kapasitesi de temel test meselesi haline bu şekilde getiriliyor.

Sert güç doktrini ve sonu gelmeyecek döngü

Putin’in yazımızın başında belirttiğimiz ahiren vurguladığı “uzun dönemli” ve belki de “sonsuz döngü”deki savaşa devam ve Batı’ya direnme temalı çağrı, Moskova açısından bakıldığında çatışmaların tekrar giderek sertleşmesiyle ve Kremlin'in, tarihinden miras aldığı katı güvenlik anlayışında hiçbir sapma olmamasıyla bağlantılı.

Rusya, Ukrayna'nın Batı'ya ve NATO'ya daha fazla yaklaşmasını kendi güvenlik çevresinin daralması olarak görüyor. Kremlin açısından Ukrayna meselesi yalnızca iki ülke arasındaki bir sınır veya toprak anlaşmazlığı olmanın çok ötesinde; Rusya'nın Avrupa güvenlik düzenindeki konumu ve ontolojik tartışmalarında her daim mevcut “Batı ile rekabet” mevzuuyla bağlantılı çok daha büyük bir stratejik mesele. Ahiren gelen “cepheye sürülecek 300 bin yeni Rus askeri” haberi de bu derin meseleyi doğruluyor.

Bu nedenle Moskova'nın savaştan vazgeçmesi yalnızca askerî bir geri çekilme olarak değil, büyük bir jeopolitik yenilgi olarak algılanabilecek ve muhtemel olarak, büyük federasyonu içindeki özerk yapılarla senaryoyu Moskova için çok daha karamsar bir tablo haline getirebilecektir. Ve tabi bu karamsarlıkta en dehşet verici tabloda ise, halen dünyadaki en fazla nükleer başlığa sahip olduğu söylenen bu ülkenin açık açık bu kapasitesini bu uğurda sahaya sürmesi ihtimali her zaman var.

Burada savaşın kendi kendisini besleyen döngüsü ortaya çıkıyor. Rusya Kiev’i vuruyor. Ukrayna Moskova'yı, Rusya'nın petrol tesislerini veya lojistik merkezlerini hedefliyor. Rusya daha fazla füze ve drone gönderiyor. Ukrayna daha uzun menzilli drone geliştiriyor. Ve her iki taraf da bir önceki saldırıyı bir sonraki saldırının gerekçesi hâline getiriyor ki, bu, klasik savaş mantığının en tehlikeli biçimlerinden birini bize sunuyor. Çünkü taraflardan biri "daha fazla saldırının daha iyi bir müzakere pozisyonu sağlayacağı”na inanıyorsa, barış için gereken geri adımı atmak nasıl mümkün kılınacak, en büyük mesele bu oluyor.

“Maşa ile Koca Ayı” bile yasaklanırken hala ümit var mı?

Savaşın geldiği noktayı anlatmak için belki de Maşa ile Koca Ayı örneğinden daha çarpıcı bir sembol bulmak zor. Ülkemiz dahil dünyada da geniş bir hayran kitlesi olan Rusya yapımı çizgi dizinin son olarak Ukrayna'da Kremlin propagandasıyla ilişkilendirilerek yaptırım kapsamına alınması, savaşın ne yazık ki yegâne “tanklar ve füzeler” üzerinden yürütülmediğini gösteriyor. Kültür, medya ve hatta çocuklara yönelik popüler karakterler bile savaşın siyasi cephesine dönüşebiliyor.

Gelinen aşama, iki halk arasında pek çok konuda ortaklıklara ve beşeri bağlara rağmen, savaşın ne kadar derin bir toplumsal ve psikolojik kopuş yarattığının göstergesi olurken belki de bu nedenle diplomasiye ihtiyaç her zamankinden daha fazla durumda.

Bugün itibarıyla Rusya ve Ukrayna karşılıklı saldırıları ara vermeksizin sürerken, diplomatik kanallar tamamen kapanmış değil. Moskova'dan bazı yetkililer yeni fikirlerin değerlendirilebileceğini söylerken, Ukrayna tarafı da güvenlik garantileri ve toprak bütünlüğü konusunda ısrarını sürdürüyor. Tabiatıyla iki tarafın savaş alanındaki hedefleri ile müzakere masasındaki beklentileri arasındaki mesafe hâlâ çok büyük.

Rusya sert gücü yoluyla haksız başlattığı ilhak ve işgal stratejileri sonucu elde ettiği mevcut sahadaki kazanımlarının müzakerenin temelini oluşturmasını istiyor. Ukrayna ise işgal edilen toprakların kalıcı biçimde kaybedilmesini kabul etmeye ve gelecekte yeni bir saldırıya açık bırakılmaya yanaşmıyor, diğer bir deyişle bu durumu Batı’nın değişmeyen bir ortağı olarak tescillenerek sonlandırmak istiyor. Dolayısıyla evet, diplomasi var; farklı zeminlerde sayısız somut görüşme de mevcut ve fakat henüz ortak bir anlayış yok.

Yanılgıları zafer saymamak

Böyle bir zor çerçevede, sayısız arabuluculuk girişiminin mimarı Türkiye gibi aktörlerin önemi ise her daim teslim edilmeli. Karadeniz’de artık daha da artarak ticari gemilerini kurban veren, hatta can kayıpları yaşayan, her gün her iki savaşan taraftan farklı askeri mühimmat kıyılarına vuran Türkiye her şeye rağmen, aynı Orta Doğu’daki pervasız aktörlere karşı olduğu gibi, “sağ duyu” deyince akla gelen ilk taraflardan biri olmayı sürdürüyor.

Belki de son NATO ve ABD temasları nedeniyle, Rusya'nın geçtiğimiz günlerde Türkiye'nin Karadeniz'de yeni bir ateşkes girişimine dönme teklifine mesafeli yaklaşması diplomasinin, geçtiğimiz aylara nazaran ne kadar zorlaştığını gösterse de, başta Karadeniz'de güvenlik, esir değişimleri, tüm dünya halklarını ilgilendiren tahıl koridoru ve daha önceki müzakere girişimleri düşünüldüğünde Ankara'nın hem Moskova hem Kiev ile konuşabilme kapasitesi, tamamen kaybolması an meselesi olan iletişim kanallarının yeniden canladırılması açısından değer taşıyor.

Bu diplomatik ruha tezat surette bugün Ukrayna savaşının en büyük yanılgısı ise, teknolojik üstünlüğün siyasi çözüm üretebileceği düşüncesi olabilir. Drone'lar Moskova'ya ulaşabilir. Füzeler Kiev'i vurabilir. Petrol rafinerileri yakılabilir. Lojistik merkezleri imha edilebilir. Ama bunların hiçbiri tek başına barış üretmez. Çünkü savaşın teknolojisi gelişirken diplomasinin dili aynı hızda gelişmezse, ortaya yalnızca daha etkili bir yıkım kapasitesi ve daha da marjinalleşen ve hırçınlaşan halklar çıkar. Bugün Ukrayna’daki alışveriş merkezinde hayatını kaybeden sivillerle Rusya'nın sivil alanlarında öldüğü bildirilen çocukların ortak hiçbir jeopolitik hesabı bu açıdan yoktu. Onlar, devletlerin stratejik hesaplarının yıkıcı bedelini ödeyen insanlardı. Bu nedenle Ukrayna savaşında artık yalnızca "kim kazanıyor?" diye sormak hiç olmadığı kadar yetersiz hale geliyor.

Diğer bir deyişle her savaşta olduğu gibi Rusya-Ukrayna ihtilafının da en büyük trajedisi, tarafların birbirine ulaşabilecek kadar güçlü hâle gelmiş olmalarına karşın birbirleriyle konuşabilecek kadar yaklaşmayı, hâlen “acizlik” saymaları ve bu esnada, savaşı teknolojik olarak kazanılabilir görmelerinin, toplumsal ve siyasi olarak da zafer anlamına gelebileceği yanılgısından ne yazık ki çıkamamaları oluyor.