Doğu Akdeniz’de Türkiye kararlılığı
Haberin Eklenme Tarihi: 11.06.2026 20:10:00 - Güncelleme Tarihi: 11.06.2026 20:13:00Doğu Akdeniz havzasında tırmanan jeopolitik rekabet ve statükoyu tek taraflı olarak bozma girişimleri karşısında, Türkiye Cumhuriyeti'nin adadaki ve deniz yetki alanlarındaki haklarını koruma iradesi en net şekilde Millî Savunma Bakanlığı (MSB) tarafından ortaya konmuştur. MSB'nin yaptığı resmî açıklamalar, bölgede uluslararası hukuku hiçe sayarak "oldubitti" siyaseti gütmeye çalışan aktörlere karşı sarsılmaz bir diplomatik ve askerî barikat işlevi görüyor. Bakanlık; Doğu Akdeniz'de gerginliği artıran, mevcut hassas dengeleri tek taraflı hamlelerle sarsmaya yeltenen ve haksız adımlarına rağmen "mağduriyet algısı" oluşturarak uluslararası toplumu yanıltmaya çalışan girişimleri çok yakından ve dikkatle takip ettiğini ilan etti.
Bu deklarasyonun odağında, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) Doğu Akdeniz'de hem Türkiye'nin hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) deniz yetki alanlarındaki hak, alaka ve menfaatlerini tavizsiz bir şekilde koruma kararlılığı yer alıyor. Kıbrıs Türklerinin güvenliğini, yasal statüsünü ve egemen eşitliğini tehdit eden her türlü hasmane tutuma karşı TSK'nın gerekli askerî karşılığı verme gücüne ve stratejik hazırlığına tam manasıyla sahip olduğu vurgulandı. Sahada da karşılık bulan bu net duruş; Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) hattında gerçekleşen ve KKTC hava sahasını ihlal etme cüretini gösteren provokatif uçuşlara karşı, Türk F-16'larının anında reaksiyon göstererek havalanması ve hava sahası egemenliğini fiilen tesis etmesiyle perçinlendi. MSB'nin bu kararlı duruşu, Türkiye'nin 1960 Garanti Antlaşması'ndan doğan hak ve yükümlülüklerinin arkasında durarak adadaki barışın yegâne güvencesi olduğunu bir kez daha tüm dünyaya gösteriyor.
Fransa-GKRY ittifakı ve SOFA Anlaşması’nın perde arkası
Millî Savunma Bakanlığı'nın dikkat çektiği ve yakından izlediğini belirttiği Doğu Akdeniz'deki bu provokatif arka planın en somut halkasını, Fransa ile GKRY arasında imzalanan Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması (SOFA) oluşturuyor. Yakın Doğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Işıksal’ın stratejik değerlendirmelerine göre, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un geçmiş dönemdeki Rum kesimi ziyaretleriyle temelleri atılan bu anlaşma, beklendik ancak son derece tehlikeli bir gelişmedir. Prof. Dr. Işıksal, bu SOFA anlaşmasıyla birlikte Fransa ile Rum yönetimi arasında; ortak askerî tatbikatları, savunma sanayii iş birliğini, malzeme alımını, teknoloji paylaşımını ve geniş çaplı askerî eğitim faaliyetlerini kapsayan çok boyutlu bir şer ittifakının kurulduğuna işaret ediyor.
Bu yasal kılıfın en kritik hukuki ve askerî tehlikesi, Fransız askerî unsurlarının Kıbrıs adasında kalıcı olarak konuşlandırılabilmesi için gerekli olan yasal zeminin hazırlanmış olmasıdır. Prof. Dr. Işıksal'ın analizine göre Fransa; Kıbrıs'ın güneyindeki askerî üsleri, limanları ve hava sahasını meşru bir dayanakla kullanarak yalnızca Doğu Akdeniz'de değil; Afrika, Orta Doğu ve Süveyş Kanalı hattında çok geniş bir coğrafi aksa doğrudan müdahale edebilme yeteneği kazanıyor. 1960 Kıbrıs Kuruluş Antlaşmaları, garantör devletlerin (Türkiye, İngiltere, Yunanistan) ortak onayı olmaksızın adada üçüncü bir devlet lehine askerî imtiyaz tanınmasını kesin bir dille yasaklamasına rağmen, Rum tarafı bu "oldubitti" hamlesiyle uluslararası hukuku açıkça çiğnemektedir. Rum yönetimi, Kıbrıs Türk halkını yok sayan ve egemenliğini gasp eden sistematik politikasını bu tür küresel aktörleri adaya davet ederek tahkim etmeye çalışıyor. Prof. Dr. Işıksal; bu adımların sadece Kıbrıs'taki çözümsüzlüğü derinleştirmekle kalmayıp, Doğu Akdeniz'in genel istikrarını da havaya uçuracak bir potansiyele sahip olduğunu vurguluyor.
Kıbrıs Türk tarafına yönelik "zamana oynama" tuzağı uyarısı
MSB'nin sahada gösterdiği tavizsiz reaksiyona karşılık, ada içindeki diplomatik süreçlerin yürütülüş biçimi Prof. Dr. Hüseyin Işıksal tarafından çok yönlü ve eleştirel bir süzgeçten geçiriliyor. Rum tarafı sahayı hızla askerîleştirip Batılı güçlerle somut askerî paktlar kurarken, KKTC Cumhurbaşkanlığı düzeyinde yürütülen diplomasinin ve sergilenen yumuşak duruşun taşıdığı risklere dikkat çeken Işıksal, Türk tarafının acilen daha proaktif bir çizgiye gelmesi gerektiğini savunuyor.
Prof. Dr. Işıksal; Türk tarafının Birleşmiş Milletler (BM) eksenli temaslara, BM Genel Sekreteri'nin kişisel temsilcisi Maria Angela Holguin Cuellar ile yapılan görüşmelere ve Rum liderliğiyle yürütülen ucu açık diyalog zeminlerine fazla odaklanmasını yapısal bir hata olarak değerlendiriyor. Sahada bu denli sert askerî adımlar atılırken, diplomatik masada ısrarla "barış dili" kullanılmasının, Rum tarafının zamana oynama ve statükoyu kendi lehine tahkim etme stratejisine hizmet ettiğini vurguluyor. Rum yönetimi, uluslararası kamuoyu önünde "çözüm isteyen ılımlı taraf" maskesini takıp müzakere süreçleriyle Türk tarafını oyalarken, arka planda adanın egemenliğini tek başına ele geçirecek oldubittilere imza atıyor. Işıksal'a göre, KKTC Cumhurbaşkanlığı'nın bu şer ittifaklarına karşı çok daha gür, proaktif ve caydırıcı bir diplomatik ses yükseltmesi gerekirken, edilgen bir tutumla süreci geçiştirmeye çalışması Kıbrıs Türk halkının asli haklarının korunmasını zorlaştırıyor.
Stratejik kararlılık ve gelecek projeksiyonu
Doğu Akdeniz'deki jeopolitik kördüğüm, Millî Savunma Bakanlığı'nın ortaya koyduğu devlet aklı ve askerî caydırıcılık sayesinde Türkiye ve KKTC aleyhine çözülemeyecek bir koruma kalkanına sahiptir. Prof. Dr. Hüseyin Işıksal'ın da isabetle belirttiği üzere, KKTC Cumhurbaşkanlığı daha yumuşak veya sessiz bir diplomasi yürütse dahi Ankara ve MSB'den yükselen bu kararlılık beyanları, Türkiye'nin adadaki gelişmeleri saniye saniye takip ettiğini ve kardeşinin hakkını kimsenin insafına bırakmayacağını net bir biçimde gösteriyor. Türkiye, hem kendi ulusal çıkarlarını hem de Kıbrıs Türk halkının egemenliğini, deniz yetki alanlarını ve mavi vatanını da sarsılmaz bir güvence altına aldı.
Bu konjonktürde Rum-Fransız ortaklığının kavraması gereken en yalın gerçek; silahsızlandırılmış statüdeki adaları askerîleştirerek, yabancı güçlere üs tahsis ederek ve Kıbrıs Türk’ünü azınlık statüsüne indirgemeye çalışarak bir sonuç elde edemeyecekleridir. Rum yönetimi, Batılı güçlerin gölgesine sığınarak maksimalist emeller peşinde koştuğu ve adadaki huzur iklimini baltalamaya devam ettiği müddetçe, bu tehlikeli çılgınlığın faturasını en başta kendisi ödemek zorunda kalacaktır. MSB'nin beyan ettiği üzere, TSK Doğu Akdeniz'de hakkı olanı müdafaa etme noktasında en ufak bir tereddüde sahip değildir. Ankara'dan verilen bu güçlü mesajların ilgili Batılı başkentler ve Rum yönetimi tarafından doğru okunması, bölgenin istikrarını ve barışını koruyacak yegâne stratejik zorunluluktur.