Demir Leydi: Margaret Thatcher’ın çelişkilerle dolu iktidarı
Haberin Eklenme Tarihi: 23.05.2025 13:51:00 - Güncelleme Tarihi: 23.05.2025 14:41:00“Kadın olmayı hiçbir zaman bir engel olarak görmedim.” Margaret Thatcher
Margaret Hilda Thatcher’in İngiltere’nin ilk kadın başbakanı olmasının üstünden 2025 Mayıs ayı itibarıyla 46 yıl geçti. Şüphesiz Thatcher 20. yüzyılın en etkili ve tartışmalı siyasi figürlerinden biriydi. Bir bakkalın kızıyken Britanya’nın ilk kadın başbakanı olması, onu hem bir feminist ikon hem de muhafazakâr değerlerin sert savunucusu hâline getirdi. Kimilerine göre ülkesini modernleştiren bir reformcuydu; kimilerine göreyse toplumu parçalayan acımasız bir ideolog. Peki, bu "Demir Leydi" gerçekte kimdi?
Bir bakkalın kızından Downing Street’e
“Fikirlerimle büyüdüm, doğduğum evin küçüklüğüyle değil.” Margaret Thatcher
Margaret Hilda Roberts, 1925 yılında Grantham’da metodist bir ailede dünyaya geldi. Babası Alfred Roberts, yerel bir bakkal dükkânı işletiyor ve aynı zamanda belediye meclisinde görev yapıyordu. Bu mütevazı başlangıç, Thatcher’ın hayat felsefesini şekillendiren temel taşlardan biri oldu. Genç Margaret, erken yaşlarda siyasetle tanıştı. Oxford’da kimya eğitimi almasına rağmen, asıl tutkusu siyasetti. O, “Fikirlerimle büyüdüm, doğduğum evin küçüklüğüyle değil” diyerek kişisel geçmişinin değil, düşüncelerinin onu tanımladığını vurguluyordu.
Kadın olmayı hiçbir zaman bir engel olarak görmediğini dile getiren Thatcher, erkek egemen İngiliz siyasetinde kendine bir yer edinmek için mücadele etti. 1959’da Muhafazakâr Parti’den milletvekili seçildiğinde, İngiliz siyasetinin erkek egemen dünyasında kendine yer açmak zorundaydı. Kararlılığı ve azmiyle dikkat çekti. Onun kendi sözleriyle, "Eğer lider olmak istiyorsanız, kalabalığın arasından sıyrılmayı öğrenmelisiniz." Ve öyle de yaptı. Bu azimli yükseliş, onu hem bir feminist ikon hem de muhafazakâr değerlerin sert savunucusu hâline getirdi. Bir bakkalın kızıyken Britanya’nın ilk kadın başbakanı olması, onun bu çelişkili ama etkileyici imajını pekiştirdi.
Thatcherizm: Bir devrim mi, yoksa yıkım mı?
“Toplum diye bir şey yoktur. Bireyler, aileler vardır.” Margaret Thatcher
1979’da başbakanlık koltuğuna oturduğunda, İngiltere “İngiliz Hastalığı” olarak bilinen derin bir ekonomik durgunluğun pençesindeydi. Ülke, sendikaların aşırı gücü, enflasyon ve verimsiz devlet işletmeleri yüzünden adeta felç olmuştu. Thatcher’ın çözümü ise radikaldi: Serbest piyasa ekonomisi, özelleştirmeler ve deregülasyon. Bu politikalar, onun adıyla anılan “Thatcherizm”in temelini oluşturdu.
Thatcher, sendikaların gücünü kırmak için çetin mücadelelere girişti. 1984-85 madenciler grevi, bu mücadelenin en kanlı sayfalarından biriydi. Madenciler, Thatcher’ın demir iradesi karşısında uzun süre direnemedi. “U dönüşü yapmayacak kadar cesur olmalısınız” diyerek sendikaları dize getirdi ve gücünü kanıtladı. Bu zafer, onun sendikalara karşı sert tutumunu simgeliyordu ve işçi hareketinin İngiltere’deki gücünü önemli ölçüde azalttı.
Onun döneminde British Telecom, British Airways gibi dev kamu şirketleri özel sektöre devredildi. Bu özelleştirme dalgası, kamu hizmetlerinin verimliliğini artırma ve rekabeti teşvik etme amacı taşıyordu. Londra, “Big Bang” reformlarıyla küresel bir finans merkezi hâline geldi ve finansal serbestleşme yaşandı. Bu reformlar, Londra’yı dünyanın en önemli finans merkezlerinden biri yaptı. Ancak bu politikaların ağır bir bedeli oldu: İşsizlik 3 milyona fırladı, sanayi kentleri çöktü ve sosyal eşitsizlik arttı. Eski sanayi bölgeleri terk edilmiş, işsizlik ve yoksulluk buralarda derinleşmişti.
Bu “devrimci” adımlar, toplumda derin ayrışmalara yol açtı. Muhalif yazar John Pilger, “Thatcher, İngiltere’yi bir kumarhaneye çevirdi” diye eleştirirken, neoliberal iktisatçı Milton Friedman onu “Batı’nın kurtarıcısı” olarak yüceltti. Bu zıt görüşler, Thatcher’ın politikalarının ne kadar kutuplaştırıcı olduğunu açıkça gösteriyordu. Thatcher’ın kendi sözleriyle, “Toplum diye bir şey yoktur. Bireyler, aileler vardır.” Bu bakış açısı, onun bireyci politikalarının felsefi temelini oluşturuyordu ve kolektif sorumluluk yerine bireysel başarıyı ön plana çıkarıyordu. Bu yaklaşım, sosyal refah devletinin rolünü sorgulattı ve bireylerin kendi kaderlerini tayin etmeleri gerektiğini vurguladı.
Falkland Savaşı: Demir iradenin zaferi
“Büyük Britanya’nın gerilemesine izin veremeyiz.” Margaret Thatcher
Thatcher’ın en büyük sınavlarından biri, 1982’de Arjantin’in Falkland Adaları’nı işgal etmesiyle geldi. İngiltere’nin küresel gücü sorgulanırken, Thatcher tereddüt etmedi. “Büyük Britanya’nın gerilemesine izin veremeyiz” diyerek donanmayı adaların kurtarılması için gönderdi. Bu karar, çoğu kişi tarafından beklenmiyordu ve İngiltere’nin askerî kapasitesini sorgulayanlara karşı bir meydan okumaydı. 74 gün süren savaş, İngiliz zaferiyle sonuçlandı. Bu, onun popülaritesini tazeledi ve “Demir Leydi” lakabını pekiştirdi. Falkland Savaşı, Thatcher’ın kararlılığını ve liderlik vasfını bir kez daha tüm dünyaya kanıtladı.
Ancak bu zafer de eleştirilerden nasibini aldı. Eleştirmenler, savaşın “milliyetçilik pompalayan bir gösteri” olduğunu iddia etti. Oyun yazarı Harold Pinter ise “Kan dökerek siyasi kariyerini kurtardı” diye yazdı. Bu eleştiriler, savaşın insani ve siyasi maliyetine odaklanırken Thatcher için bu zafer, İngiltere’nin dünya sahnesindeki yerini yeniden tesis etme ve ulusal gururu yükseltme aracıydı. Falkland Savaşı, Thatcher’ın kararlı ve tavizsiz liderlik tarzının bir simgesi haline geldi. Bu olay, onun liderlik karakterinin ve dış politikadaki cesaretinin en belirgin örneklerinden biri olarak tarihe geçti.
Avrupa’yla kavga ve içerideki isyan
“Avrupa Birliği’nde federal bir süper devlete dönüşmeyeceğiz.” Margaret Thatcher
Thatcher’ın liderliği sadece içeride değil, dış politikada da tartışmalıydı. Özellikle Avrupa Birliği’ne (o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu) şüpheyle yaklaşıyordu. “Avrupa Birliği’nde federal bir süper devlete dönüşmeyeceğiz” diyerek ve “Biz Avrupalı değiliz, biz İngiliz’iz” diye ekleyerek Euro karşıtı duruşunu netleştirdi. Bu tutum, kendi partisi içinde de derin bölünmelere yol açtı. Avrupa ile entegrasyonu savunanlar ile ulusal egemenliği ön planda tutanlar arasında gerilim arttı.
1990 yılında, Thatcher’ın vergi reformları ve AB politikaları nedeniyle kabine içinde bir isyan patlak verdi. Parti içi muhalefetin artması ve liderliğine olan güvenin azalması, onun için zorlu bir süreç başlattı. “Artık partiyi birleştiremiyorum” diyerek istifa etmek zorunda kaldı. Bu, 11 yıllık iktidarının sonu oldu. Thatcher’ın devrilmesi, partisi içindeki derin ayrılıkların ve onun tavizsiz yönetim tarzının bir sonucuydu. Yıllar sonra Boris Johnson, “Thatcher’ın mirası Brexit’in temelidir” diyerek onun Avrupa karşıtı duruşunun İngiltere’nin AB’den ayrılma kararında önemli bir rol oynadığını vurgulayacaktı. Bu, Thatcher’ın Avrupa politikasının uzun vadeli etkilerinin bir kanıtıydı.
Miras: Bölünmüş bir ülke, dönüşen bir siyaset
“Thatcher’ın en büyük başarısı, solun sağa kaymasını sağlamaktı.” Tony Benn
Margaret Thatcher’ın siyasi mirası hâlâ İngiltere’de tartışma konusu. Destekçileri onu, “İngiltere’yi modernleştiren, sosyalizmi alt eden bir kahraman” olarak görür. Onlara göre Thatcher, ülkeyi ekonomik durgunluktan kurtarmış, sendikal gücü dizginlemiş ve bireysel özgürlükleri artırmıştır. Muhalifleri ise onu, “Toplumu parçalayan, yoksulluğu derinleştiren bir figür” olarak lanetler. Bu kesimler, Thatcher’ın politikalarının sosyal eşitsizliği artırdığını, işsizliği yükselttiğini ve toplumsal dokuyu zayıflattığını iddia eder.
The Guardian gazetesi, “Thatcherizm, insanları tüketiciye dönüştürdü” derken, The Telegraph gazetesi, “O olmasaydı, İngiltere bugünkü refahına ulaşamazdı” diye savunur. Bu farklı yorumlar, Thatcher’ın mirasının ne kadar karmaşık ve çok boyutlu olduğunu gösterir. Tony Benn’in dediği gibi, “Thatcher’ın en büyük başarısı, solun sağa kaymasını sağlamaktı.” Bu yorum, onun politikalarının sadece kendi partisini değil; muhalif partileri bile nasıl etkilediğini ve siyasi yelpazeyi nasıl sağa çektiğini özetler.
2013’te öldüğünde, cenazesine binlerce kişi saygı duruşunda bulundu. Bu, onun ne kadar büyük bir hayran kitlesine sahip olduğunun da bir göstergesiydi. Ancak aynı zamanda sokaklarda “Şeytan öldü!” sloganları da yankılandı. Bu zıt tepkiler, onun ölümünün bile toplumda yarattığı bölünmeyi gözler önüne serdi. Bugün bile Thatcher hem hayranlık hem nefret uyandırıyor. Christopher Hitchens’ın dediği gibi: “O ya sevdiğiniz ya da nefret ettiğiniz biriydi; kayıtsız kalabileceğiniz biri değil.” Bu sözler, onun kişiliğinin ve politikalarının İngiliz toplumu üzerindeki derin etkisini anlatır.
Margaret Thatcher’ın mirası, siyasetin “kararlılık” ile “acımasızlık” arasındaki ince çizgide nasıl şekillendiğini gösteren çarpıcı bir örnek. O, bir liderin aldığı radikal kararların hem anlık başarılar hem de uzun vadeli toplumsal sonuçlar yaratabileceğini kanıtladı. Belki de onun en büyük mirası, siyasetin doğasında var olan bu gerilimi cesurca sergilemesiydi. O, “Hiç pişmanlık duymadım. Hiçbir şeyden” diyerek ardında tavizsiz bir figür portresi bıraktı. Bu sözler, onun kendine olan sarsılmaz inancının ve bıraktığı tartışmalı ama bir o kadar da etkileyici mirasın bir özeti niteliğinde. Tarih onu nasıl hatırlayacak? Belki de kendi sözleriyle, “Tarih, beni haklı çıkaracak.” Bu iddialı ifade, onun zamanın testinden geçeceğine olan inancını ve kendinden emin duruşunu bir kez daha ortaya koyuyor…