Bilgi, ekran ve tüketim çağında yeni sorun: Zihinsel açlık

Haberin Eklenme Tarihi: 29.06.2026 14:30:00 - Güncelleme Tarihi: 29.06.2026 14:35:00

Karnı tok olmasına rağmen sürekli bir şeyler yemek isteyen, sosyal medyada yemek videoları arasında kaybolan ya da gün boyunca "bir şey eksik" hissinden kurtulamayan insanların sayısı giderek artıyor. Uzmanların "zihinsel açlık" olarak tanımladığı bu durum, yalnızca beslenme alışkanlıklarını değil, ruh sağlığını ve yaşam kalitesini de etkileyen yeni bir olgu olarak dikkat çekiyor.

Son yıllarda yapılan çalışmalar, açlık hissinin sadece fizyolojik bir ihtiyaçtan ibaret olmadığını ortaya koyuyor. Macquarie Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nden Richard Stevenson'ın 2024 yılında yayımlanan çalışmasına göre açlık, yalnızca biyolojik sinyallerle değil; öğrenme, hafıza ve psikolojik süreçlerle de şekillenen karmaşık bir durum olarak değerlendiriliyor. Araştırma, bireyin yemekle ilgili geçmiş deneyimlerinin ve zihinsel süreçlerinin açlık algısını doğrudan etkileyebildiğini ortaya koyuyor.

Bilim insanları ayrıca insanların çoğu zaman fiziksel açlık ile duygusal ya da zihinsel açlığı birbirine karıştırdığını belirtiyor. Açlık ve tokluk hissinin hafıza, duygu durumu ve çevresel uyaranlarla yakından ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar; özellikle stres, sıkıntı, yalnızlık ve dijital maruziyetin tüketim davranışlarını artırabildiğine işaret ediyor. Sosyal medya kullanımının da ihtiyaç dışı yeme isteğini güçlendirebildiği araştırmalarda vurgulanıyor.

Araştırmaların ortaya koyduğu bu bulgular, zihinsel açlığın yalnızca günlük bir alışkanlık değil, beynin işleyişiyle de yakından ilişkili bir süreç olduğunu gösteriyor. Uzmanlar ise bu süreci biyolojik ve psikolojik boyutlarıyla detaylandırdı.

“Vücudun enerji depoları tükenmemiş olsa bile…”

Zihinsel açlığın yalnızca davranışsal bir sorun ya da irade eksikliği olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aliye Özenoğlu, bu durumun akademik literatürde "hedonik açlık" olarak tanımlandığını söyledi. Özenoğlu, "Zihinsel açlık; beynin ödül, motivasyon ve dürtü kontrol mekanizmalarıyla doğrudan ilişkili nörobiyolojik bir süreçtir. Vücudun enerji depoları tükenmemiş olsa bile özellikle yağlı ve şekerli yiyeceklere yönelmeyi tetikleyebilir" dedi.

Açlığın iki farklı mekanizma üzerinden işlediğini anlatan Prof. Dr. Özenoğlu, homeostatik açlığın vücudun enerji ihtiyacından kaynaklanan fizyolojik bir süreç olduğunu, hedonik açlığın ise enerji ihtiyacı bulunmasa bile haz ve ödül beklentisiyle ortaya çıktığını ifade etti. "Homeostatik açlıkta kan şekeri düşer, mide guruldar ve enerji ihtiyacı karşılandığında tokluk sinyalleriyle yeme davranışı sonlanır. Hedonik açlıkta ise besinlerin görüntüsü, kokusu, reklamlar veya sosyal ortamlar yeme isteğini tetikleyebilir" diyen Özenoğlu, beynin ödül sisteminin bazı durumlarda hipotalamustan gelen tokluk sinyallerini görmezden gelebildiğini vurguladı.

Lezzetli yiyeceklerin beynin ödül merkezlerinde önemli biyokimyasal değişimler oluşturduğunu belirten Prof. Dr. Özenoğlu, "Besinlerin görüntüsü veya kokusu, nukleus akkumbens ve ventral tegmental alan gibi ödül merkezlerinde dopamin salınımını artırır. Bu durum besine yönelik isteği ve motivasyonu oluştururken, tüketim sırasında salgılanan endojen opioidler de alınan haz duygusunu yönetir" ifadelerini kullandı.

“Depresyon dönemlerinde bireyler, olumsuz duygularla baş etmek için yüksek enerjili yiyeceklere yönelebiliyor”

Zihinsel açlığın stres ve ruh haliyle de yakından ilişkili olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Özenoğlu; leptin, ghrelin ve insülin gibi hormonların ödül yollarıyla etkileşiminin değişmesinin bu süreci güçlendirebildiğini söyledi. Özenoğlu, "Stres, anksiyete ve depresyon dönemlerinde bireyler olumsuz duygularla baş etmek amacıyla yüksek enerjili yiyeceklere yönelebiliyor. Bu durum çoğu zaman duygusal yeme davranışına dönüşüyor" dedi.

Bazı besinlerin beyinde alkol veya bazı maddelere benzer psikoaktif etkiler gösterebildiğini belirten Prof. Dr. Özenoğlu; özellikle yağ, şeker ve kakao içeren ürünlerin ödül sistemini güçlü biçimde uyardığını söyledi. "Bağımlılık geliştiren kişilerde aynı hazzı elde etmek için daha fazla tüketim ihtiyacı ortaya çıkabiliyor. Bu durum tolerans gelişimi ve kontrolsüz tüketim eğilimiyle sonuçlanabiliyor" diye konuştu.

Duygusal açlık ile fizyolojik açlık arasındaki farklara da değinen Prof. Dr. Özenoğlu; fizyolojik açlığın yavaş gelişen ve biyolojik sinyallerle ortaya çıkan bir süreç olduğunu, duygusal açlığın ise çoğu zaman aniden ortaya çıktığını ifade etti. "Duygusal açlık enerji ihtiyacından değil, kişinin içinde bulunduğu duygu durumundan beslenir. Stres, kaygı, yalnızlık veya depresyon dönemlerinde bireyler daha çok çikolata, tatlı ve fast-food gibi yüksek şekerli ve yağlı besinlere yöneliyor" dedi.

Yoğun stres dönemlerinde beynin karar verme ve dürtü kontrolünden sorumlu bölgelerinin işlevlerinin zayıflayabileceğini belirten Özenoğlu, bunun da yeme davranışı üzerindeki kontrolün kaybedilmesine yol açabileceğini söyledi. "Beğenme ve isteme mekanizmaları arasındaki denge bozulduğunda besin bağımlılığı ve tıkınırcasına yeme davranışları ortaya çıkabiliyor" ifadelerini kullandı.

“Bireyin davranışlarının arkasında yalnızca psikolojik sebepler yok”

Zihinsel açlığın altında yatan mekanizmalardan birinin de "ödül yetersizliği hipotezi" olduğunu belirten Prof. Dr. Özenoğlu, "Bu yaklaşıma göre aşırı yeme bir irade eksikliği değil, beyindeki düşük dopamin aktivasyonunu dengeleme çabasıdır. Yani bireyin davranışlarının arkasında yalnızca psikolojik değil, nörobiyolojik süreçler de bulunmaktadır" dedi.

Obezite tedavisinde kullanılan GLP-1 reseptör agonistlerinin etkilerine de değinen Prof. Dr. Özenoğlu, son yıllardaki araştırmaların bu ilaçların yalnızca fiziksel açlığı baskılamadığını ortaya koyduğunu belirtti. Özenoğlu, "GLP-1 benzeri tedaviler yalnızca homeostatik açlığı değil, yeme dürtüsünü ve hedonik açlığı da azaltabiliyor. Akademik çalışmalar bu ilaçların zihinsel iştah üzerinde güçlü antihedonik etkiler oluşturduğunu gösteriyor" değerlendirmesinde bulundu.

“Zihinsel açlık kavramı tek bir nedene indirgenebilecek durum değil”

Zihinsel açlığın yalnızca biyolojik süreçlerle açıklanamayacağını belirten Uzman Psikolog Esin Erek de bu durumun çok katmanlı bir yapıya sahip olduğuna dikkat çekti. Erek, klinik uygulamalarda zihinsel açlığın çoğu zaman kişinin fiziksel olarak tok olmasına rağmen yeme isteğinin devam etmesi veya yeme davranışının duygusal ve bilişsel süreçlerle tetiklenmesi şeklinde ortaya çıktığını söyledi.

Bu nedenle konunun yalnızca irade ya da davranış eksikliği olarak değerlendirilmesinin yetersiz kalacağını vurgulayan Erek, "Zihinsel açlık kavramı tek bir nedene indirgenebilecek bir durum değil. Hem biyolojik hem de psikolojik bileşenleri olan, öğrenilmiş ve zaman içinde pekişmiş bir düzenleme biçimi olarak ele alınmalı" dedi.

Özenoğlu'nun dikkat çektiği ödül mekanizmalarına işaret eden Erek; beynin ödül sistemi, dopamin yolakları ve iştah düzenleyici mekanizmalarının bu süreçte belirleyici rol oynadığını belirtti. Erek, "Özellikle yüksek kalorili gıdalar beyinde kısa süreli rahatlama ve ödül hissi oluşturuyor. Bu nedenle stres ya da duygusal zorlanma dönemlerinde yeme davranışı daha güçlü şekilde devreye girebiliyor" ifadelerini kullandı.

"Amaç çoğu zaman açlığı gidermek değil"

Duygusal açlık ile fizyolojik açlık arasındaki farklara da değinen Erek, fizyolojik açlığın bedensel sinyallerle ortaya çıkan ve yemek sonrasında doyumla sonuçlanan doğal bir süreç olduğunu söyledi. Duygusal açlığın ise çoğu zaman aniden başladığını ve belirli duygu durumlarıyla bağlantılı olduğunu ifade eden Erek; "Özellikle stres, kaygı, yalnızlık veya çökkünlük dönemlerinde bireyler yeme davranışını bir tür duygu düzenleme aracı olarak kullanabiliyor. Bu durumda amaç fiziksel açlığı gidermekten çok duygusal bir boşluğu doldurmak oluyor" dedi.

Klinik gözlemlerinde sık karşılaştığı bir duruma da dikkat çeken Erek, kişinin yedikten sonra fiziksel olarak doymasına rağmen psikolojik olarak rahatlayamadığını söyledi. Erek, "Bu durumda suçluluk, pişmanlık veya kontrol kaybı hissi ortaya çıkabiliyor. Bu duygular da kişiyi yeniden yeme davranışına yönlendirerek döngünün devam etmesine neden olabiliyor" diye konuştu.

"Yeme düşüncesi de azalabiliyor"

Son yıllarda obezite tedavisinde kullanılan GLP-1 agonistlerinin yalnızca fiziksel açlık üzerinde değil, zihinsel iştah üzerinde de etkili olduğuna yönelik bulguların arttığını belirten Erek, "Klinik çalışmalar bu ilaçların sadece mide boşluğu hissini değil, yeme düşüncesini ve yemekle ilgili zihinsel meşguliyeti de azaltabildiğini gösteriyor" dedi.

Benzer bir durumun bariatrik cerrahi sonrasında da gözlemlendiğini ifade eden Erek, "Takip ettiğimiz danışanlarda yalnızca porsiyonların küçülmesi değil, kişinin yemekle kurduğu zihinsel ilişkinin de değiştiğini görüyoruz. Ancak biyolojik müdahaleler tek başına yeterli olmayabiliyor" değerlendirmesinde bulundu.

Kişinin yeme davranışının altında yatan duygusal düzenleme biçimlerinin, stresle baş etme yöntemlerinin ve öğrenilmiş alışkanlıklarının değişmemesi hâlinde eski örüntülerin yeniden ortaya çıkabileceğini belirten Erek, psikolojik desteğin tedavi sürecinin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladı.

Yeme davranışının yalnızca irade kavramı üzerinden açıklanamayacağını ifade eden Erek, "Güncel bilimsel modeller bunun biyoloji, duygu düzenleme, öğrenme geçmişi ve çevresel faktörlerin birlikte şekillendirdiği çok katmanlı bir sistem olduğunu gösteriyor. Bu nedenle zihinsel açlığı, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi de kapsayan bütüncül bir çerçevede değerlendirmek gerekiyor" dedi.

Uzmanların değerlendirmeleri, zihinsel açlığın yalnızca yemekle ilgili bir durum olmadığını gösteriyor. Fiziksel açlık çoğu zaman bedenin verdiği net sinyallerle anlaşılabilirken, zihinsel açlık stres, kaygı, alışkanlıklar ve beynin ödül sistemiyle birlikte şekilleniyor. Bu nedenle kişi tok olsa bile yemek yeme isteğini durdurmakta zorlanabiliyor ya da gün içinde sürekli bir şeyler atıştırma ihtiyacı hissedebiliyor.

Özellikle dijital çağın kesintisiz içerik akışı, sosyal medya ve reklamların etkisi, hedonik açlık olarak tanımlanan bu durumu daha görünür hâle getiriyor. Araştırmalar, insanların kimi zaman gerçek fiziksel ihtiyaçlarıyla duygusal ihtiyaçlarını ayırt etmekte zorlandığını ve bunun da yeme davranışını doğrudan etkilediğini ortaya koyuyor.

Bu nedenle yeme isteği geldiğinde kısa bir an durup bunun gerçekten fiziksel bir açlık mı, yoksa başka bir ihtiyacın ifadesi mi olduğunu fark etmek, süreci anlamada önemli bir başlangıç olabilir.

Kaynak: https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/37495211/