2026 Pekin Zirvesi: Westphalia’nın sonu ve teknofeodal dönüşüm
Haberin Eklenme Tarihi: 20.05.2026 14:16:00 - Güncelleme Tarihi: 20.05.2026 14:20:00Westphalia ilkelerine dayanan, rasyonel kurallar bütünü ve BM normatif çerçevesiyle kurumsallaşan geleneksel uluslararası düzen, günümüzde yapısal bir kriz içerisindedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen ve Soğuk Savaş’ın sona ermesini takip eden "tarihin sonu" tezi ekseninde küreselleşen liberal hegemonik sistem, cari durumda derin bir meşruiyet kriziyle karşı karşıyadır. Bu süreçte uluslararası kurumların etkinliği zayıflamış, normatif kuralların bağlayıcılığı ise işlevselliğini büyük ölçüde yitirdi. Sistemik dönüşümün ve güç boşluğunun belirgin bir tezahürü olarak, 13-15 Mayıs 2026 tarihlerinde Pekin’de Donald Trump ve Xi Jinping arasında gerçekleşen zirve; konvansiyonel bir diplomatik temasın ötesinde anlamlar taşıyor. Söz konusu görüşme, küresel yönetişimin kural tabanlı yapısının yerini; liderlerin karar alma mekanizmalarına bağlı, şeffaflıktan uzak ve karşılıklı çıkar maksimizasyonuna dayalı pragmatist ve işlemsel bir modele bıraktığının somut bir göstergesidir. Zirve, uluslararası nizamın kurumsal meşruiyetten ziyade, büyük güçler arasındaki rasyonel ve pazarlıklar üzerinden yeniden şekillendiğini tescil ediyor.[1][2]
Liderlerin kurumsallıktan uzak ve kişiselleştirilmiş diplomasi tarzı, küresel piyasalardan sınır güvenliğine kadar pek çok makro değişkeni yapısal bir belirsizliğe sürüklüyor. Resmî söylemlerdeki küresel istikrar ve barış vurgularına tezat olarak; kapalı kapılar ardında yürütülen ticaret savaşları, tek taraflı yaptırımlar ve teknolojik ambargolar, mevcut uluslararası düzenin kırılganlığını ve hegemonik mücadelelerin derinliğini açıkça ortaya koyuyor.
Küresel siyasetin normatif söylemleri bir kenara bırakılıp realist parametreler incelendiğinde, büyük güçler arası çatışma potansiyelinin varlığını güçlü bir şekilde koruduğu görülüyor. Literatürde "Tukidides Tuzağı" olarak kavramsallaştırılan, yükselen bir gücün yerleşik hegemon ile giriştiği sistemik rekabet, günümüz jeopolitik gerçekliğinin merkezindedir. Bu çerçevede 2026 Pekin Zirvesi, yapısal ve kalıcı bir bölgesel ve küresel barışın tesisi için değil; iki kutuplu yeni sistemin aktörleri arasında çatışma maliyetlerini sınırlama ve rekabeti rasyonel bir düzlemde kriz yönetimine tabi tutma arayışıdır.[3]
Pekin Zirvesi ve yeni güç denklemi
Çin'in konvansiyonel/nükleer askerî modernizasyonu, finansal genişlemesi ve kritik teknolojilerdeki (mikroçip vb.) hamleleri, onu ABD karşısında asimetrik olmaktan çıkıp dengeli bir muadil rakip hâline getirdi. ABD'nin tek taraflı ve ulusal çıkar odaklı dış politika yönelimi, anarşik uluslararası yapıda hegemonik statüyü koruma güdüsünün doğrudan bir sonucudur. Güç Geçişi Kuramı çerçevesinde, mevcut statükoyu korumaya çalışan güç ile revizyonist aktör arasındaki yapısal gerilim sistemik bir kırılmaya işaret ediyor. Bu açıdan bakıldığında Pekin Zirvesi, nihai bir mutabakat metni olmaktan ziyade, stratejik mola niteliğindedir. Devletlerin birbirlerinin niyetlerine dair taşıdığı kronik belirsizlik ve güvenlik ikilemi varsayımı, Pekin-Washington hattında somutlaşıyor. Diplomatik zeminlerde sergilenen uzlaşmacı söylem, tarafların birbirine yönelik yapısal güvensizliğini ve ontolojik tehdit algısını gölgeleyemiyor.
Yıllarca ana akım uluslararası ilişkiler kürsülerinde ve Davos zirvelerinde aynı pembe senaryoyu dinledik: "Devletler ekonomik olarak birbirine ne kadar bağlanırsa, savaş o kadar imkânsızlaşır; ticaret barış getirir." Liberal karşılıklı bağımlılık teorisinin bu iyimser tezi, küreselleşmeyi dünyayı birleştiren kutsal bir bağ olarak pazarlandı. Ancak 2026 Pekin Zirvesi, bu entelektüel masalın üzerine soğuk duş etkisi yaptı. Realistlerin uzun süredir uyardığı gibi, küreselleşme devletler arası rekabeti bitirmedi; cephe hattını değiştirdi. Artık karşımızda, siyaset bilimciler Farrell ve Newman’ın literatüre kazandırdığı "Silahlandırılmış Karşılıklı Bağımlılık" gerçeği bulunuyor. Bu teori bize şunu söylemektedir: Küresel ekonomi, herkesin eşit ve özgürce ticaret yaptığı düz bir zemin değildir. Aksine, asimetrik ağlardan oluşan, merkezleri ve uçları olan devasa bir örümcek ağıdır. Küresel tedarik zincirlerini, SWIFT gibi finansal haberleşme ağlarını, deniz altı fiber optik kablolarını ve bulut veri merkezlerini elinde tutan süper güçler; bu altyapıları dünyayı zenginleştirmek için değil, rakiplerini cezalandırmak, gözetlemek ve tabiri caizse şantaj yapmak için kullanıyor. Buradaki kilit kavram, merkezi, hatta uluslararası ilişkiler literatüründe teknoloji ve jeopolitiği birleştiren düğüm noktalarıdır. Ağın kalbi konumundaki noktaları kontrol eden devletler, adeta dijital bir panoptikon inşa etmektedir. Bu panoptik güç, istediği an rakibinin finansal sistemini felç edebilmekte, çiplerin lojistiğini durdurabilmekte ve tek bir hamleyle bir ülkenin teknolojik şalterini indirebiliyor. Yani ticaret artık barışın garantörü değil, asimetrik savaşın en rafine silahıdır.[4][5]
Pekin Zirvesi’ni uluslararası ilişkiler tarihi için farklı kılan detay ise askerî ya da bürokratik protokol değil, heyetin arkasındaki gölge aktörlerdir. Trump’ın uçağından inen heyetin en ön safında Elon Musk, Tim Cook ve Jensen Huang gibi teknoloji baronları yürüdü. Bu manzara, klasik devlet-merkezli uluslararası ilişkiler okumalarını tamamen boşa çıkardı. Karşımızdaki tablo, ünlü iktisatçı Varoufakis’in kavramsallaştırdığı "teknofeodalizm" düzeninin ta kendisidir. Varoufakis’e göre kapitalizm evrim geçirerek yerini çok daha karanlık bir sisteme bıraktı. Bu yeni düzende geleneksel pazar yerleri yok; onun yerine Big Tech’in sahip olduğu "dijital platformlar" var. Fabrikaların ve ham maddenin yerini ise "bulut sermayesi" almıştır.[6] Pekin'de Trump ve Xi'nin arkasında duran bu teknoloji devleri, artık sadece zengin CEO'lar değil. Onlar, milyarlarca insanın verisini, davranışsal algoritmasını ve dikkatini kontrol eden, yapay zekâ egemenliğini elinde tutan, dijital emek ve veri sömürüsü üzerinden kendi ekosistemlerini yöneten modern zamanların bulut derebeyleridir. Bugün Ukrayna Savaşı’nda uydularıyla (Starlink) cephenin kaderini belirleyen Musk ya da küresel yapay zekâ devriminin donanımsal omurgasını tek başına üreten Nvidia CEO'su Huang, devletlerin ulusal güvenlik stratejilerinden bağımsız düşünelemiyor. 2026 Pekin Zirvesi bize gösterdi ki artık Westphalia düzeninin o eski "ulusal egemenlik" kavramı masada tek başına oturmuyor.[7]
Tayvan Boğazı’nda teknoloji hegemonyası ve stratejik belirsizliğin çözülüşü
Bulut sermayesini elinde tutan bu yeni derebeylerinin ve devletlerin teknolojik hegemonya mücadelesinin jeopolitik düzlemde en somutlaştığı, adeta bir kırılma noktasına dönüştüğü coğrafya ise küresel mikroçip ve yarı iletken üretiminin kalbi konumundaki Tayvan Boğazı'dır. Küresel hegemonya mücadelesinin ontolojik sorunu olan Tayvan Boğazı, statükocu küresel güç ile revizyonist bölgesel güç arasındaki asimetrik güvenlik ilişkilerini yapısal realizmin parametreleriyle ortaya koymaktadır. Washington tarafından yürürlüğe konan 11 milyar dolarlık savunma destek paketi, Pekin’in bölgesel güvenlik algısında "kırmızı çizgi" ihlali olarak kodlandı.[8] 2026 Pekin Zirvesi, Çin'in üst düzey diplomatik sosyalizasyon mekanizmalarını kullanarak ABD liderliğinin algısal süreçlerini etkileme çabasına sahne oldu. Ancak ülkenin egemenlik iddialarından ve askerî caydırıcılık pozisyonundan ödün verilmeyeceği net bir biçimde ihsas ettirildi. Stratejik kırılma, zirve sonrasında ABD dış politika yapıcılarının Tayvan’a yönelik askerî taahhütlerin hızı ve kesinliği konusunda esneklik sinyalleri vermesiyle somutlaştı. Bu durum, 1982 yılından bu yana Washington’ın bölgedeki stratejik belirsizlik politikasını tahkim eden "Altı Güvence" ilkelerinin, rasyonel-transaksiyonel pazarlık süreçlerinde esnetilebileceğini gösterdi.[9][10]
Tayvan’ın jeopolitik varlığının ve demokratik rejiminin, makro ticari anlaşmalar için bir "pazarlık kozu" hâline getirilmesi, ABD'nin Asya-Pasifik'teki çok taraflı ittifak bir güven bunalımına yol açtı. Genişletilmiş caydırıcılık mekanizmasının işleme maliyetlerinin sorgulanması, ittifak sadakatini zedeledi; Tayvan’ın güvenliğini normatif değer ekseninden çıkarıp mikroçip arz güvenliği ve geo-ekonomik dengelerin sıfır toplamlı matrisine yerleştirdi. Zirvenin sistemik yapıdaki anarşik rekabeti ortadan kaldırmadığını, yalnızca tarafların iç politik ihtiyaçlarına yönelik taktiksel faydalar sağladığını teyit etti. Çin’in Amerikan LNG, tarım ve havacılık sektörlerinden yapmayı taahhüt ettiği milyarlarca dolarlık ithalat, ABD yönetimi için iç politikada konsolidasyon aracı işlevi gördü. Çin ise yapay zekâ ve yarı iletken ambargolarına karşı esnek diyalog kanalları açtırarak ve Tayvan’a silah akışını yavaşlatarak, kendi ekonomik dönüşümü ve iç istikrarı için elzem olan yapısal zamanı kazandı.[11] DTÖ gibi liberal çok taraflı kurumların by-pass edildiği bu süreç, küresel ticaretin kurumsal normlardan ziyade iki taraflı "lider diplomasisi" yoluyla yönetildiği yeni bir dönemi tescilliyor.[12]
Gümrük tarifelerinin %57’den %47’ye revize edilmesi de liberal bir ticaret serbestleşmesi değil, nadir toprak elementleri arzı ve fentanil kimyasallarının kısıtlanmasına dayalı bir "koşullu mütekabiliyet" stratejisidir. ABD iç hukukunda yaşanan yargısal müdahaleler dış politikanın araçsallaştırılmasında iç hukuk-dış politika senkronizasyonunun bozulduğunu gösteriyor. Tarifelerin ulusal güvenlik gerekçesiyle bu denli oynak bir dış politika enstrümanına dönüştürülmesi, küresel tedarik zincirlerinin öngörülebilirliğini yapısal olarak sarsıyor. Jeopolitik denklemin diğer bir boyutu olan Orta Doğu’daki bölgesel krizler, süper güçler tarafından küresel rekabette birer yıpratma stratejisi olarak konumlandırılıyor. Washington’ın Çin’den İran’ı diplomatik ve ekonomik olarak çevreleme talebi, Pekin tarafından stratejik bir aciliyet olarak görülmüyor. Aksine Çin, ABD’nin askerî ve lojistik kaynaklarının Orta Doğu havzasında konuşlu kalmasını, Washington’ın Hint-Pasifik stratejisini tam kapasiteyle uygulamasını engelleyen asimetrik bir dışsal faktör olarak değerlendiriyor. Küresel sistem, kolektif güvenlik ilkelerinden uzak, saf bir güç maksimizasyonu mantığıyla hareket ediyor. Sonuç olarak zirvede gözlemlenen diplomatik jestler ve popüler kültür retoriği, devletlerin dış politika yapımında karşı tarafın liderlik tipolojisini ve psikolojik zafiyetlerini rasyonel fayda sağlamak amacıyla nasıl rasyonel bir yaklaşımla analiz ettiğini ortaya koyuyor.[13]
Ertelenen savaş, belirsiz statü
2026 Pekin Zirvesi’nin ampirik verileri ve diplomatik çıktıları, uluslararası ilişkiler literatürünün temel iki sorusu olan "Savaş riski ortadan kalktı mı?" ve "Tayvan’ın statüsü ne olacak?" başlıklarına net, rasyonel ve karamsar bir çerçeve çiziyor. Westphalia ilkelerine dayalı kural tabanlı çok taraflı nizamın çözüldüğü ve yerini teknofeodal aktörlerin de dahil olduğu transaksiyonel bir güç dengesi modeline bıraktığı bu yeni konjonktürde, her iki soruya da kuramsal bir derinlikle yanıt verilmesi gerekiyor.
İlk olarak, büyük güçler arası savaş riskinin ortadan kalktığını iddia etmek, sistemik gerçeklikle bağdaşmıyor. Pekin Zirvesi, yapısal bir barış enstrümanı ya da nihai bir kolektif güvenlik paktı değil; revizyonist güç (Çin) ile statükocu güç (ABD) arasında çatışma maliyetlerini yönetilebilir sınırlar içinde tutma arayışından ibarettir. Gümrük tarifelerindeki kısmi indirimler, fentanil krizine yönelik koşullu takaslar veya enerji kısıtlamalarındaki esnemeler yapısal gerilimi çözmedi. Dolayısıyla savaş riski yok olmadı, sadece iki rasyonel aktörün maliyet-fayda analizi çerçevesinde geçici olarak ertelendi.
İkinci olarak, Tayvan’ın gelecekteki statüsü, normatif egemenlik ve demokrasi söylemlerinden tamamen arındırılarak asimetrik bir geo-ekonomik pazarlık matrisine hapsedildi. Trump yönetiminin 44 yıllık "Altı Güvence" taahhüdünü esnetme sinyali vermesi ve adaya yönelik savunma lojistiğini makro ticari tavizler karşılığında bir pazarlık kozuna dönüştürmesi, stratejik kırılmanın merkezidir. Tayvan’ın statüsü artık tek taraflı bir askerî ilhak ya da mutlak bir bağımsızlık ikileminden ziyade; yarı iletken arz güvenliği, bulut sermayesinin kontrolü ve asimetrik ağ düğümlerinin mülkiyeti üzerinden belirlenecektir.
Sonuç olarak, barışın küresel ticaret ağlarıyla garanti altına alındığı yönündeki liberal yanılsama tamamen çökmüş; yerini ticaretin, çiplerin ve verinin birer kitle imha silahına dönüştüğü silahlandırılmış karşılıklı bağımlılık evresine bırakmıştır diyebiliriz. Bu akademik stabiliteden uzak, belirsiz ve kuralsız yeni düzende, Tayvan Boğazı’ndaki statüko kalıcı bir huzurun değil, iki devasa gücün birbirini çevreleme stratejisinde attığı taktiksel geri adımların ve psikolojik hamlelerin üzerinde sallanan bir sarkaçtır.
Notlar
[1] "President Xi Jinping Holds Talks with U.S. President Donald J. Trump", Ministry of Foreign Affairs People’s Republic of China, https://www.fmprc.gov.cn/eng/xw/zyxw/202605/t20260514_11910330.html, (Erişim Tarihi: 18.05.2026).
[2] "President Donald Trump Participates in a Bilateral Meeting with Chinese President Xi Jinping", The White House, https://www.whitehouse.gov/gallery/president-donald-trump-participates-in-a-bilateral-meeting-with-chinese-president-xi-jinping/, (Erişim Tarihi: 18.05.2026).
[3] “What is the Thucydides Trap and why did Xi Jinping mention it in his meeting with Donald Trump?”, The Guardian, https://www.theguardian.com/us-news/2026/may/15/thucydides-trap-explained-xi-jinping-donald-trump-us-china-taiwan, (Erişim Tarihi: 18.05.2026).
[4] “Weaponized Interdependence: How Global Economic Networks Shape State Coercion”, Harvard Kennedy School, https://www.belfercenter.org/publication/weaponized-interdependence-how-global-economic-networks-shape-state-coercion, (Erişim Tarihi: 18.05.2026).
[5] Saura García, C. (2024). "The age of datafeudalism: From digital panopticon to synthetic democracy." Philosophy & Technology, 37(3), 98.
[6] Varoufakis, Y. (2026). Teknofeodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi? (M. Güdük, Çev.). Diplomat Yayınevi.
[7] "Elon Musk and Jensen Huang among CEOs joining Trump on China trip", BBC, https://www.bbc.com/news/articles/c5yx757w048o, (Erişim Tarihi: 18.05.2026).
[8] "Trump-Xi summit: The 3 big takeaways from historic meeting in Beijing", CNBC, https://www.cnbc.com/2026/05/15/trump-xi-summit-the-3-big-takeaways-from-historic-meeting-in-beijing.html, (Erişim Tarihi: 18.05.2026).
[9] “Trump Challenges 44-Year-Old U.S. Commitment to Taiwan”, The Chosun Daily, https://www.chosun.com/english/world-en/2026/05/18/CSBVCR7V5BE35BSHADRUE4MSZQ/, (Erişim Tarihi: 18.05.2026).
[10] “Beyond Taiwan, a ‘Decent Peace’ at the Trump-Xi Summit”, CFR, https://www.cfr.org/articles/beyond-taiwan-a-decent-peace-at-the-trump-xi-summit, (Erişim Tarihi: 18.05.2026).
[11] "Media Briefing: Making Sense of the Trump-Xi Summit", Council on Foreign Relations (CFR), https://www.cfr.org/event/media-briefing-making-sense-of-the-trump-xi-summit, (Erişim Tarihi: 18.05.2026).
[12] "Trump-Xi Summit", The New York Times, https://www.nytimes.com/live/2026/05/13/world/trump-xi-summit-china, (Erişim Tarihi: 18.05.2026).
[13] "Fentanyl, China, and Trump's 2025 tariffs", PIIE, https://www.piie.com/blogs/realtime-economics/2026/fentanyl-china-and-trumps-2025-tariffs, (Erişim Tarihi: 18.05.2026).