Çocuklarımızı sağlıklı bir şekilde sosyalleştirelim mi?
Toplu taşımada, trafikte ve kamusal alanlarda karşılaştığımız saygısız davranışların kökeninde ne var? Sosyalleşme süreci, çocuklukta öğrenilen sınırların, kuralların ve başkalarının haklarına saygının yetişkinlikteki davranışlara nasıl dönüştüğünü gösteriyor.
Bir metroda yanındakileri sıkıştırıp sıkıştırmadığına aldırmadan bacaklarını yayarak oturan bir adam düşünün ya da otobüste herkesin içinde telefonda bağıra çağıra konuşan bir başkasını. Trafikte arabalar dizilmiş, geçme sırasını beklerken soldan burnunu sokup araya girmeye çalışan veya kuyrukta beklemek yerine öne kaynak yapan, ortak yaşam alanlarını kendi özel mülküymüş gibi tüketen sayısız yetişkin...
Her gün karşılaştığımız bu can sıkıcı manzaraları çoğu zaman anlık bir “saygısızlık” ya da “kaba mizaç” deyip geçiyoruz. Oysa bu davranış bilinçsizliği bir gecede oluşmaz; bu durum çocukken sağlıklı ve tutarlı bir sosyalleşme sürecinden geçilmemesinin bir sonucudur. Vakti geriye sarıp henüz çocukken anne ya da babayla toplu taşımada seyahat ederken “Yavrum, yanındakinin üstüne ayağını sürüyorsun, düzgün otur” demek ya da sırada beklerken “Başkalarının önüne geçme, sıranı beklemelisin” diyerek o eksik uyarıları yapmak artık mümkün değildir.
Sosyolojide sosyalleşme diye bir kavram var. Bu kavram, bireyin içine doğduğu toplumun kurallarını, davranış biçimlerini, beklentilerini ve değerlerini öğrenme sürecidir. Bir çocuk dünyaya geldiğinde yalnızca biyolojik ihtiyaçlarının karşılanmasına muhtaç bir beden değildir. İnsan ilişkilerinin sosyalleşme sürecindeki bu hayati önemini anlamanın en kestirme yolu ise bazen o bağların mutlak yokluğuna bakmaktır. Sosyoloji literatüründeki "Anna vakası" bunun sarsıcı bir örneğidir. Evlilik dışı dünyaya geldiği için neredeyse doğduğu andan itibaren tecrit edilen Anna, karanlık bir odada tek başına tutulur. Annesi yalnızca karnını doyuracak kadar süt verir; onu kucağına almaz, onunla konuşmaz, göz teması dahi kurmaz ve hiçbir duygusal etkileşimde bulunmaz. Yıllar sonra bulunduğunda yürüyemeyen, konuşamayan, seslere ve çevresine tamamen tepkisiz bir çocuk vardır karşımızda. Uzun süren çabalara, uzman bakımına ve rehabilitasyona rağmen zihinsel kapasitesi ancak iki yaşındaki bir çocuğun seviyesine ulaşabilmiştir. Bu trajik örnek, bir çocuğun sadece gıdayla insan olamayacağını; zihnin, idrakin ve temel insani davranışların serpilebilmesi için başkalarıyla kurulacak doğrudan ve sıcak bir temasa muhtaç olduğunu kanıtlar.
Davranışlar nasihatle değil, tekrarla öğrenilir
Birey içinde yaşayacağı topluluğun dilini, jestlerini, tepkilerini, sembollerini ve yazılı olmayan uzlaşılarını kavramak zorundadır. Ancak bu sayede içinde bulunduğu toplumla uyumlu ve sürdürülebilir bir yaşam mümkün olur. Bununla birlikte bu öğrenme süreci, tek seferlik nutuklarla, kuru nasihatlerle ya da dikte edilen ahlak dersleriyle gerçekleşmez. Bir davranış kalıbının yerleşmesi, benzer durumlara zaman içinde defalarca maruz kalmayı ve bu durumları tecrübe etmeyi zorunlu kılar.
Tam bu noktada bu örneği çok severim, çocuğa misafirliğe gittiğinde buzdolabını karıştırmaması söylenir. Sonra yine söylenir ve yine… Ta ki bu uyarıya gerek kalmayana kadar. Ek olarak çevreden bir yetişkinin de başka birinin buzdolabını karıştırmadığını gözlemler. Belki çocuk yine açar buzdolabı ama artık onun çok da uygun bir davranış olmadığını ve yetişkinliğe eriştiğinde bunu yapmaması gerektiğini öğrenmiş olur. Bu arada bir parantez açarak neden misafirliğe gittiğimizde buzdolabını açmıyoruz? Açıkçası bunun nedenini de ilk defa düşünüyorum; çünkü çocukluktan yerleşmiş bir kalıp, düşünmeye hacet kalmamış. Bu kalıpların bazılarını kırmak adına uğraştığımız da bir vakaydı vakti zamanında ama şimdi en azından nedenleri üzerine tekrardan düşünebiliriz. Ve düşününce buzdolabını karıştırmamak gerçekten de doğru bir uyarıymış.
Çocuklara yüklenen kurallar, davranış biçimleri aile içinde son derece sıradan anlarda işler. "Kardeşinin montunu iliklemesine yardım et" demek ya da hapşırırken ağzını kapatmasını hatırlatmak gibi basit günlük uyarılar, çocuğun toplum içine çıktığında başkalarıyla kuracağı ilişkinin ilk provalarıdır. Çocuklar hayatın sunduğu her farklı durumlarda nasıl durmaları gerektiğini de ilk olarak evde keşfederler. Evdeki bir kural sofrada başkadır, misafirlikte ya da sokakta başka. Bu nedenle çocuk, karşılaştığı yeni ve belirsiz durumları önce anne babasının yüz ifadesinden, onların olaylar karşısındaki tutumlarından ya da onaylayıcı bakışlarından analiz eder. Ona göre uygulayıp uygulamayacağını anlar.
Bu davranış kalıpları bilinçli veya bilinçsiz aktarımla gerçekleşir. Ebeveynler genellikle sofra adabını, teşekkür etmeyi ya da büyüklere saygıyı planlı, kasıtlı bir şekilde öğretmeye gayret ederler. Ancak bir kriz anının nasıl yönetileceği, bir anlaşmazlığın kavgasız ve medeni bir şekilde nasıl çözüleceği, bir haksızlığa karşı nasıl dik durulacağı ya da öfkenin nasıl dizginleneceği çocuğa ders verilerek değil, evdeki gündelik akış sırasında farkında olmadan aktarılır. Bu aktarılan davranışlar son derece önemlidir, çünkü aslında yeni nesile bırakılan miraslardır. Aynı zamanda anne ve babanın kendi arasındaki iletişimin niteliği, çocukla kuracakları bağın da temelini belirler. Aralarında saygı, hakkaniyet ve tutarlılık barındırmayan bir ortamda, çocuğa yöneltilen bireysel ilgi havada kalır; ebeveynlerin çocuklara verdiği nasihat ile davranışları arasında bir uyumsuzluk olduğunda ise çocuk nasihatten değil, ebeveynin davranışını benimser. Bir ebeveynin çocuğuna dürüstlükten bahsedip hemen ardından kendi işini çözmek için yalan söylemesi, çocuğun bu çelişkiyi görmesi için yeterlidir. İşte tam bu noktada, sosyalleşme sürecinin zedelenmeye başladığını söylemek mümkündür.
Çocukluktan yetişkinliğe uzanan izler
Elbette ailenin ve çevrenin belirleyici gücünü teslim ederken, çocuğun doğuştan getirdiği mizacını da göz ardı edemeyiz. Zira aynı evde, aynı anne babanın gözetiminde büyüyen çocukların bambaşka karakterlere evrilmesi, sosyalleşmenin tek taraflı bir şekillendirme süreci olmadığını kanıtlar.
Nitekim bir çocuğun "başarılı" ya da "başarısız" sosyalleştiği hükmü, aileden çıkıp geniş dünyaya adım attığında anlaşılır. Yetişkinlikte kurallara, çalışma hayatına ve insan ilişkilerine uyum sağlayabilenler, çocuklukta sağlıklı bir sosyalleşme zemininden beslenenlerdir. Ailenin insan üzerindeki bu belirleyici gücünü anlamak için hayatın en uç noktalarına bakmak yeterlidir: Kürsüye çıkıp ödül alan bir sanatçının veya bilim insanının ilk teşekkürünü ailesine adaması da parmaklıklar ardındaki birinin kendi çöküşünü anlatırken dönüp dolaşıp çocukluk evindeki ihmallere işaret etmesi de bu yüzdendir. Özellikle günümüzde canımızı son derece sıkan çocuk yaştaki kişilerin okulları silahlarla basması karşısında ilk olarak aileyi sorgulamamız da tam olarak bu yüzdendir. Zira toplumsal kurallara uyum ve empati yeteneği kendiliğinden gelişmez; çocuğun evde başlayan bu sosyalleşme sürecinde sınırları, sorumluluğu ve başkalarının haklarını doğru öğrenememesi en uç noktada böylesi ağır kırılmalara yol açabilmesinde etkili olduğunu görüyoruz.
Bugün sokakta, iş yerinde veya toplu taşımada karşılaştığımız hoyratlık, temelde çocuklukta edinilemeyen başarılı bir sosyalleşmenin gerçekleşmemiş olmasıyla ilişkilidir. Kendi rahatını başkalarının alanını daraltarak sağlayan bir yetişkin, çocukken "başkalarının hakları" fikriyle gerektiği gibi tanışmamıştır. Kamusal alandaki düzen ve saygı, sadece yasal düzenlemelerle ya da cezalarla sağlanamaz; kuralların önemli belirleyicisi bireylerin erken yaşta kazandığı alışkanlıklardır. Gelecekteki başarılar da toplu taşımada tanık olduğumuz o lakayt tavırlar da temelde aile içindeki bu ilk öğrenmelerle şekillenir. Başkalarının sınırlarına saygı duymayan bir çevreden şikâyet ediyorsak bakmamız gereken yer kurallar ya da tabelalar değil; çocuklara verilen tepkiler ve anne babanın hem birbiriyle hem de çocuklarıyla kurduğu ilişkilerde yatıyor.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.