Devlet, hazinesini nasıl korur?
Osmanlı’da hazine sıkıntısı baş gösterdiğinde Köprülü Mehmed Paşa’nın karşısına çıkan Şeyh Salim vakası, kamu kaynakları etrafında oluşan menfaat düzenlerini ve devletin bunlara karşı tavrını yeniden düşünmek için çarpıcı bir tarihî örnek sunuyor.
Türkiye’de yaşanan fon krizi etrafında pek çok şey konuşuldu. Meselenin teknik tarafı, mes’ûllerin kim olduğu, hangi mekanizmaların nasıl işletildiği… Fakat hadisenin bize yeniden hatırlattığı daha eski ve daha temel bir mesele var: Kamu kaynaklarının etrafında oluşan menfaat düzenleriyle karşı karşıya kalındığında devlet ne yapmalıdır?
Bu suale, Osmanlı tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birinde Köprülü Mehmed Paşa’nın verdiği cevap son derece açıktı.
Köprülü sadarete geldiğinde devlet yalnız siyasi ve askerî meselelerle boğuşmuyordu. Hazinenin durumu da iç açıcı değildi. Venediklerle devam eden harbin masrafları ve asker maaşlarının ödenmesi bütçeye hayli yük bindiriyordu. Fakat hazine sıkıntı içindeyken bazı kişilerin devletin farklı gelir kalemlerinden son derece yüksek meblağlar aldığı oluyordu.
Bunlardan biri Şeyh Salim’di, şeyh unvanlı bir müteşeyyih…
Şeyh Salim yaklaşık on beş yıldır İstanbul’da devlet ricali arasında tanınan bir isimdi. “Mağribî” diye şöhret bulmuş, havas ve cifirle uğraşmıştı. Naîmâ’nın anlatımına bakılırsa etrafında zamanla bir menfaat ve aldatma düzeni de meydana getirmişti. Öyle ki bir defasında iki baltacı, Valide Sultan’dan hüküm tezkeresi getirmiş gibi Şeyh Salim’in yanına gelmiş, birkaç yüz altın sunmuştu. Şeyh önce nazlanmış, ardından tezkereyi açıp okumuş, altınlar da -sözde- dervişler tarafından içeri taşınmıştı. Fakat ortada ne gerçek bir tezkere ne de gerçek altın vardı. Baltacılar Şeyh’in kendi adamları, altınlar ise sahteydi.
Bütün oyun, halkın gözünde Şeyh Salim’in itibarını yükseltmek içindi. İnsanlara, “Şeyh Efendi ne büyük adammış ki bu kadar iltifata mazhar oluyor” dedirtilecek, ardından bu itibar sayesinde menfaat temin edilecekti.
Gerçek yüzü ortaya çıkmayan Şeyh Salim, bir taraftan devlet ricalinin hürmetini görüyor, diğer taraftan Hazret-i Ebubekir’in soyundan geldiğini iddia ederek nüfuzunu kuvvetlendiriyordu. Sonunda gümrükten, ipekten, başka mukataalardan ve vakıflardan kendisine günlük toplam bin akçeye ulaşan gelir tahsis ettirmişti.
Bu sırada Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü isimlerinden biri olan Köprülü Mehmed Paşa sadrazam oldu. Onun sadarete geldiği yıllar hazine sıkıntıdaydı, savaş devam ediyordu ve üst kademelerde istikrarsızlık hâkimdi.
Buna karşılık devletin farklı kalemlerinden birden fazla gelir elde eden insanlar vardı. Dolayısıyla Köprülü, işe maaş ve vazifeleri gözden geçirmekle başladı. Defterleri kontrol ettirdiğinde iki, üç yerden kendisine gelir tahsis ettirenlerle karşılaştı ki bunlardan biri de Şeyh Salim’di. Şeyh Salim gelirlerinin kesileceğini öğrenince elindeki beratla sadrazamın karşısına çıktı. Zira yıllardır yaptığı propaganda ile üst kademelerdeki hâmilerine güvenerek epey palazlanmıştı.
Hazine hassasiyeti
Köprülü Mehmed Paşa karşısına dikilen Şeyh Salim’e “İstanbul gümrüğünden iki yüz akçe ibkâ eylen. Şeyhin ma‘îşetine kifâyet eder. Kusûr kalan yedi sekiz yüz akçe hazîne-mânde olsun.” yani günlük bin akçelik gelirin iki yüz akçesi Şeyh Salim’e bırakılsın, kalan yedi sekiz yüz akçe hazineye dönsün emri verince Şeyh Salim buna itiraz etti: “Padişah ihsânıdır, niçin kat’ edersiz?”
İhtiyar Köprülü ilk anda sertleşmedi. Hazinenin sıkıntıda olduğunu, sefere çıkılacağını, şimdilik bu miktarla idare etmesini, devlet rahatladığında kendisine tekrar ihsanda bulunulabileceğini ifade etti. Fakat Şeyh Salim buna karşılık cüretsizce “Bizi siz gör, ne işleriz” diye mırıldandı. Kaynaklar Köprülü Mehmed Paşa’nın yüzünde, öfkeden tebessüm eden insanların yüzündeki hâl olduğunu kaydetmektedir. Derhâl Asesbaşı Zülfikar Ağa’yı yanına çağıran Köprülü, durumu anlatan telhisi de yazarak Şeyh Salim’i boğdurtup denize attırdı.
Bugünden bakıldığında üzerinde durulması gereken nokta infazın kendisi değildir. O, yaşandığı devrin hukuk ve siyaset anlayışı içinde değerlendirilmesi gereken ayrı bir meseledir. Asıl mühim olan bundan sonra yapılanlardır. Zira Köprülü, Şeyh Salim hadisesini tek bir şahsın tasfiyesiyle kapatmadı. Bütün vazifeleri ve vazife sahiplerini yoklamaya tâbi tuttu.
İkinci maaşı bulunanların gelirlerini kestirdi. Vakıftan veya başka yerlerden geliri olanların durumunu inceletti. Çalışmaya muktedir olmayanlar ve çeşitli şekillerde fazladan gelir sağlayanları ayıklattı. Buna karşılık gerçekten geçim imkânı bulunmayanların istihkaklarını da muhafaza ettirdi.
Bu suistimalin şahsî nüfuz, itibar ve çevre gözetilmeksizin en ağır şekilde cezalandırılması devletin adaleti tesis etmede attığı en bariz adımdı. Diğer taraftan malî krizler, yalnız para meselesi değildir. Aynı zamanda devletin kendi kaynakları üzerinde gerçekten hâkim olup olmadığının sınandığı anlardır. Çünkü işler yolundayken görülmeyen imtiyazlar, mükerrer gelirler ve suistimaller hazine daraldığında birer birer görünür hâle gelir. Hele insanların binbir güçlükle geçinirken, memleket savaşın ortasındayken birtakım açık gözlerin kamu gelirlerini şahsî menfaatlerine celp etmesi affı mümkün olmayan bir şenaattir.
Üç buçuk asır önceki bir devlet adamının uygulamalarını bugünün hukuk düzenine aynen taşımak elbette mümkün değildir. Fakat o uygulamanın arkasındaki devlet refleksi üzerinde düşünmeye değer…

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.